Bu yazı Birlik ve Dayanışma Gazetesi’nin 12. sayısında yayımlanmıştır.
7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara, emperyalizmin savaş örgütü NATO’nun zirvesine ev sahipliği yaptı. Zirve boyunca sermaye medyası NATO’nun tarihsel ve güncel kanlı misyonunu tartışmak yerine liderlerin ayakkabılarından kılık kıyafetlerine, hatta tuvalet kullanımlarına kadar en sığ ayrıntıları konuşmayı tercih etti. Bu magazinel yaklaşımın ötesinde ise siyasi iktidar, kendi işbirlikçi pozisyonunu gizlemek için “büyük güç olma” ve “merkez güç olma” temalı hamasi nutuklar attı. Ancak bu nutukların gölgesinde Türkiye’yi emperyalizmin yeni savaş konseptine daha sıkı bağlayan NATO 3.0 kararlarına imza atıldı.
Adım Adım Teslimiyet
Türkiye’nin NATO’ya katılımıyla üstlendiği Sovyetler’e karşı ileri karakol rolü, NATO 3.0 ile birlikte çok daha tehlikeli bir boyuta evriliyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan NATO’nun kuruluşundan günümüze gelişimini kaba hatlarıyla özetlersek, başkentte yapılan toplantının önemini ve sonuçlarının ülkemize nasıl yansıyacağını öngörebiliriz.
Genç Cumhuriyet’in kurtuluş ve kuruluş mücadelesine destek vermiş olan Sovyetler Birliği’ne karşı kurulan bu pakta girebilmek adına atılan adımlar, sadece dış politikayı değil, Türkiye’nin iç dinamiklerini ve toplumsal yapısını da kökten belirleyen tarihi bir kırılma noktası olmuştur.
Soğuk Savaş yıllarını kapsayan NATO 1.0 döneminde Türkiye, “Yeşil Kuşak” projesi çerçevesinde laikliğini ve bağımsızlığını aşındıran bir sürece sokularak emperyalizmin ileri karakolu haline getirilmiştir. Askeri darbeler ve katliamlar eliyle bu aşınmalar gerçekleştirilmiştir.
SSCB’nin çözülmesiyle birlikte NATO 2.0 dönemi başladı. SSCB’nin çözülmesiyle zafer ilan eden emperyalizm, dizginlerinden boşalmış bir şekilde önce Yugoslavya’ya, ardından hegemonyasını genişletmek için Orta Doğu’ya müdahale etmeye başladı. NATO’nun bu yeni evresinde ülkemize, Orta Doğu’da ABD’nin çıkarları doğrultusunda karakol görevi verildi. Yeni Osmanlıcı dış politika, emperyalizmin bu yeni misyonuyla birlikte şekillendi.
Bugün gelinen noktada Yeni Osmanlıcılık sürmekle birlikte, NATO 3.0 evresiyle bu çizgiye yepyeni misyonlar ve çok daha ağır görevler yüklenmektedir. Günümüzde Türkiye, emperyalist güçlerin çıkarları doğrultusunda Avrupa’nın güvenliğini sağlayan bir jandarma statüsüne itilmekte, Orta Doğu’da İsrail hegemonyasını korumaya zorlanmakta ve asıl odağını Asya-Pasifik’e çeviren ABD’nin merkez cephe ülkesi konumuna getirilerek emperyalizmin tampon bölgesi haline sürüklenmektedir.
Askeri Bağımlılık ve Tampon Bölge
Bu dönüşüm sadece kâğıt üzerinde kalmıyor, coğrafyamızın fiziksel olarak emperyalist savaş makinesine peşkeş çekilmesiyle sahada da inşa ediliyor. Adana’daki yeni NATO Kolordu Karargâhı ve İstanbul’daki Deniz Unsur Komutanlığı, basit birer askeri koordinasyon merkezi değildir. Adana, NATO’nun Levant ve Orta Doğu sınırındaki emperyalist “ileri karakol” operasyonlarının komuta merkezine dönüştürülürken; İstanbul üzerinden Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin tarihsel dengesi fiilen aşındırılmakta ve Karadeniz bir NATO-Rusya çatışma gölüne çevrilmek istenmektedir.
Hava savunma sistemleri üzerinden yürütülen tartışma ise tam bir aldatmaca. Konya’daki 3. Ana Jet Üssü’ne konuşlandırılan SAMP/T, İncirlik’e getirilen Patriot sistemleri ve Kürecik Radar Üssü Türkiye’nin semalarını korumak için değil; bu toprakları Batı Avrupa’yı kalkan gibi koruyacak bir radar süngeri haline getirmek için oradadır. İktidar tarafından, NATO üyesi olmayan İsrail’e bilgi paylaşımı yapılmadığı iddia edilse de, ABD tarafından bunun dolaylı olarak yapıldığı tartışmasız bir gerçektir
Bu sistemlerin dost-düşman tanıma yazılımlarının (IFF) anahtarı bütünüyle Washington ve Brüksel’in elindedir. Bu durum, Türkiye’nin savunma bağımsızlığını kırarak emperyalizmin teknolojik ve askeri tekelini tesis etmeyi ve güçlendirmeyi amaçlamaktadır.
ABD Başkanı Trump’ın Erdoğan için kullandığı “sadık olacağını düşündüğümüz birçok ülkeden daha sadık” ifadesi, bu yapısal teslimiyetin diplomatik bir tescili ve iktidarın bu planlara ne denli boyun eğdiğinin acı bir itirafıdır.
Silah Zinciri ve Ekonomik Pranga
Zirvenin sonuç bildirgesinde yer alan ve dikkatlerden kaçırılmak istenen en yakıcı başlıklardan biri 50 milyar dolarlık silah anlaşması ve savunma harcamalarının Gayrisafi Yurt İçi Hasıla’nın yüzde 5’ine çıkartılması hedefidir. Bu durum zaten ekonomik krizle boğuşan Türkiye halkı ve emekçileri için daha fazla vergi, daha fazla yoksulluk ve kaynakların halkın cebinden alınıp silah tekellerine aktarılması demektir.
Ayrıca Ukrayna üzerinden Rusya ile girilen vekalet savaşına 70 milyar dolarlık yeni bir destek paketi açıklanırken, NATO’nun doğrudan İran’ı hedef alması, Türkiye’nin komşularına yönelik askeri müdahalenin bir parçası olması anlamını taşımaktadır. Komşu ülkelerin ateş çemberine atılması, bölgedeki ve ülkedeki emekçiler açısından daha fazla yıkım getirecektir.
Emekçiler ve Halk İçin Tek Çıkış: Bağımsızlık ve Sosyalizm
NATO’nun bu yeni konsepti Türkiye’ye güvenlik değil; daha fazla kriz, daha fazla yoksulluk ve bölgesel savaş riski vaat ediyor. İktidarın ve sessiz kalarak bu sürece onay veren düzen muhalefetinin halka sunacağı hiçbir gelecek yoktur. Bu memleket emperyalizmin bekçiliğini yapanların değil; alın teriyle geçinen emekçilerin, kadınların ve gençlerin yurdudur.
NATO’nun ileri karakolu olmayı reddetmek sadece askeri bir tercih değil, aynı zamanda insanlığın barbarlığa teslim olmama mücadelesidir. Türkiye’nin kurtuluşu; emperyalist üslerin kapatılmasından, NATO’dan çıkılmasından ve tam bağımsız, laik, sosyalist bir Türkiye’nin kurulmasından geçmektedir.


