Ana SayfaMercekÖzelleştirme Tarihi: Sata Sata Bitiremediler

Özelleştirme Tarihi: Sata Sata Bitiremediler

İktidarın geçen günlerde açıkladığı, üç yıllık ekonomik yol haritasını belirleyen Orta Vadeli Program’da (OVP) özelleştirmelerden 107,3 milyar TL gelir elde edilmesi planlanıyor. Son günlerde köprüleri, otoyolları ve çevre yollarını bile satışa çıkaran AKP’nin tarihi, bir açıdan özelleştirmeler tarihi olarak okunabilir. Hem dünyayı hem de ülkemizin içinde bulunduğu durumu ve bu durumdan kurtuluş yollarını daha iyi anlamak için bu tarihe daha yakından bakmak gerekiyor.

Neoliberalizmin Çocuğu: Özelleştirme

Özelleştirme denilen uygulamanın Türkiye’ye özgü olmadığını biliyoruz. 1970’lerde küresel kapitalist sistem ekonomik kriz ve stagflasyon sorunları yaşıyordu. Bu krizi aşmak için o dönemde hâkim olan Keynesyen ekonomi politikaları terk edilerek neoliberal modele geçiş yapıldı. Neoliberal ekonomi modelinin ayrılmaz bir parçası olarak özelleştirmeler yaygın bir uygulamaya dönüştü.

Neoliberalizmden önce emperyalistler Sovyetler Birliği’nin varlığı, yükselen işçi sınıfı hareketlerinin ve devrim tehdidinin baskısıyla Keynesyen politikalara sarılmış; reformlar ve tavizlerle işçi sınıfının yaşam koşullarını nispeten geliştirerek işçileri devrim hedefinden uzaklaştırmayı başarmışlardı.

ABD’de Ronald Reagan ve İngiltere’de Margaret Thatcher’ın önderlik ettiği neoliberalizmle birlikte devletin küçülmesi, özel sermayenin tamamen serbestleştirilmesi (deregülasyon) ve kamunun elindekilerin sermayeye peşkeş çekilmesi (özelleştirme) devlet politikalarına dönüştü. Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası gibi kapitalist ekonomi kurumları, Türkiye gibi dışa bağımlı ülkelere borç ve kredi vermeden önce özelleştirmeleri şart koştu. Ekonomik krizler yaşayan ülkeleri özelleştirmeler yapmak konusunda rehberlik etti.

Türkiye’de özelleştirmelerin yolu 12 Eylül Darbesi ve 24 Ocak Kararlarıyla açıldı. Dönemin başbakanlık müsteşarı Turgut Özal tarafından hazırlanan ekonomi planı, devlet güdümlü ithal ikamecilikten küresel sermayeye uyumlu, neoliberal serbest piyasa sistemine geçmeyi öngörüyordu. 24 Ocak 1980’de bu kararlar açıklansa da işçi sınıfının örgütlülüğü, sendikaların gücü ve etkili grev dalgaları bu dönüşümün önünde engel oluşturdu. Öncelikle bu engelin kaldırılması gerekiyordu.

12 Eylül Darbesiyle Türkiye’de siyasi partilerin ve sendikaların faaliyetleri durduruldu; işçi sınıfının ve toplumsal muhalefetin örgütlülüğü ağır bir darbe vuruldu. Ancak küresel ve yerli burjuvazi için Türkiye dikensiz bir gül bahçesi haline getirildikten sonra neoliberalizm Türkiye’de rahatça uygulanmaya başladı. Böylece neoliberalizmin çocuğu özelleştirmeler de hayatımıza girdi. 

Turgut Özal’ın Özelleştirme Adımı

Neoliberalizmin Türkiye’deki yılmaz savunucusu ve 24 Ocak Kararları’nın mimarı Turgut Özal, Anavatan Partisi (ANAP) Genel Başkanı olarak 1983 seçimleri öncesinde katıldığı TRT’deki bir tartışma programında, “Boğaziçi Köprüsü’nü satacağız,” dedi. Programda tepkiyle karşılaşınca ise geri adım atmak bir yana, “Satarız. Hem de çok rahat satarız,” diyerek özelleştirme konusundaki kararlılığını göğsünü gere gere ortaya koydu. 

1983 seçimlerinde tek başına iktidara gelen ANAP’ın Genel Başkanı Turgut Özal, programda söylediklerini hayata geçirmekte gecikmedi. 1984 yılından itibaren özelleştirmelerin önünü açan yasal düzenlemeler çıkarıldı ve kamu işletmelerinin satışına başlandı. Ülkemizde fiilen gerçekleştirilen ilk özelleştirme ise 1985 yılında Sümerbank’a ait Iğdır Pamuklu Dokuma Tesisi’nin satılması oldu.

“Devlet bakkallık yapmaz, köftecilik yapmaz,” diyerek özelleştirmeleri savunan Turgut Özal, Kamu İktisadi Teşebbüslerini (KİT) ve devlet fabrikalarını satışa çıkardı. Ancak özelleştirmelerin fikir babası olmasına rağmen Özal, bu alanda istediği kadar rahat hareket edemedi. Anayasa Mahkemesi ve Danıştay’ın kararları, özelleştirme politikalarının önünde önemli bir engel oluşturdu. Özal’ın iktidarı boyunca yaklaşık 600 milyon dolarlık özelleştirme gerçekleştirildi.

Ancak direnen maden işçilerinin deyimiyle “Çankaya’nın Şişmanı, İşçi Düşmanı” Turgut Özal’ı bile özelleştirme konusunda açık ara geride bırakacak bir parti, 2000’li yılların başında sahneye çıkacaktı: AKP.

Özelleştirme Ustası: AKP 

Memleketimizdeki özelleştirme tarihine baktığımızda, bunu AKP öncesi ve sonrası olarak iki döneme ayırabiliriz. AKP için özelleştirme konusunda “boynuz kulağı geçti” demek yanlış olmaz. 12 Eylül Darbesi ve Turgut Özal’ın açtığı yolu AKP, önceki dönemlerden çok daha kapsamlı bir biçimde kullandı.

1986-2002 arasındaki 16 yıllık süreçte toplam 8,2 milyar dolarlık özelleştirme gerçekleştirilmişken, AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılından bu yana gerçekleştirilen özelleştirmelerin toplamı 65,6 milyar dolara ulaştı. Başka bir ifadeyle, Türkiye tarihindeki toplam özelleştirmelerin yaklaşık yüzde 89’u AKP döneminde gerçekleştirildi. Özelleştirme konusunda AKP’nin, kendisinden önceki dönemlerin toplamını açık ara geride bıraktığı görülüyor.

Bu açıdan baktığımızda, AKP öncesindeki özelleştirmeler devede kulak kalıyor. AKP’nin iktidara gelmesinde 2001 Ekonomik Krizi’nin büyük bir rolü vardı. Tek başına iktidara gelen AKP, IMF ve Dünya Bankası’nın ekonomik programını büyük ölçüde uygulamaya devam etti. Yurt dışından gelen sıcak para sayesinde ekonomi canlanırken, bu süreçte büyük çaplı özelleştirmeler gerçekleştirildi. Sosyalistler, komünistler ve devrimciler bu özelleştirmelere karşı çıkarken, liberal sol çevreler ise “devletin küçülmesi”ni sağladığı için özelleştirmeleri alkışladı.

AKP’nin Özelleştirme Tarihi

2002 yılında iktidara gelen AKP’nin uzun özelleştirmeler tarihini kendi içinde farklı dönemlere ayırmak mümkün. 2002-2004 arasında AKP, Anayasa Mahkemesi ve Danıştay’ın özelleştirme süreçlerini engellememesi için çeşitli yasal düzenlemeler yaptı. Yargı kararlarının uygulanmasını zorlaştıran veya bu kararların etrafından dolaşılmasını sağlayan idari formüller hayata geçirildi. Önceki dönemlerde özelleştirme süreci başlatılmış olan kurum ve kuruluşların satışı ise parça parça devam ettirildi.

2005-2013 yılları arası, özelleştirmeler açısından AKP döneminin “altın çağı” olarak adlandırılabilir. Bu dönemde ülkenin en büyük, en stratejik ve en yüksek gelir sağlayan sanayi kuruluşları birbiri ardına satıldı. 2013 yılında gerçekleştirilen 12,5 milyar dolarlık özelleştirmeyle Cumhuriyet tarihinin yıllık özelleştirme rekoru kırıldı.

Türk Telekom, Tüpraş, Erdemir, Petkim ve Tekel gibi stratejik ve değerli kamu kuruluşları sermayeye peşkeş çekildi. Dönemin Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın “Babalar gibi satarız” sözü, dönemin özelleştirme anlayışını bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyordu. Turgut Özal’ın açtığı yoldan ilerleyen AKP, özelleştirme mirasını çok daha ileri bir noktaya taşıdı.

Elinde satılacak büyük sanayi kuruluşu kalmayan AKP, bu kez TEDAŞ’a bağlı 21 elektrik dağıtım bölgesinin tamamını özel sektöre devretti. Elektrik üretim santralleri ve limanlar da yine bu dönemde özelleştirildi. 2018’de şeker fabrikaları satıldı; Milli Piyango bile özel sermayeye bırakıldı. Son yıllarda ise devletin elindeki araziler ve kent merkezlerindeki değerli arsalar satılırken; sıra otoyollara, köprülere ve çevre yollarına geldi.

Özelleştirmelerin Sonucu

Yıllar içerisinde engellenemeyen özelleştirmelerin bugün halka faturası her açıdan ağır oldu. Günümüzde fahiş elektrik faturalarından tutun, temel tüketim ürünlerindeki kontrolsüz fiyat artışlarına kadar yaşadığımız pek çok sorunda özelleştirmelerin önemli etkileri bulunuyor. Emekçilerin yaşamını her geçen gün daha da zorlaştıran fiyat artışları ve yükselen yaşam maliyeti, özelleştirme politikalarının topluma çıkardığı faturanın bir parçası. Çünkü elektrik gibi kritik sektörlerde devletin sahip olduğu üretim ve denetim gücü büyük ölçüde özel sektörün ve sermayenin insafına bırakıldı.

Şirketlerin özelleştirme sonrasında yaptığı ilk işlerden biri, işçi sayısını azaltmak ve kalan işçilerin çalışma statülerini değiştirmek oldu. Bunun sonucunda işsizlik artarken, çalışmaya devam eden işçiler daha güvencesiz ve kötü çalışma koşullarına mahkûm edildi. Taşeronlaşma ve sendikasızlaşma yaygınlaştı. Kısacası özelleştirmeler, yalnızca kamu işletmelerinin el değiştirmesine değil, emekçilerin çalışma koşullarının da giderek ağırlaşmasına yol açtı.

Özelleştirmelerin bir başka sonucu da enerji, su ve internet gibi temel hizmetlerde altyapı yatırımlarının ihmal edilmesi ve hizmet kalitesinin düşmesi oldu. Şirketlerin temel amacı kamu hizmeti sunmak değil, kâr elde etmek olduğu için altyapı yatırımları çoğu zaman maliyet kalemi olarak görülüyor. Bunun ağır sonuçlarını geçtiğimiz yıllarda ülkemizde yaşanan orman yangınlarında da gördük. Bazı yangınların elektrik dağıtım altyapısındaki bakım ve denetim eksiklikleriyle bağlantılı olduğu ortaya çıktı.

Özelleştirme Değil, Kamulaştırma!

Birlik ve Dayanışma Hareketi olarak halka ait varlıkların patronlara peşkeş çekilmesine karşı çıkıyoruz. Kamu kaynaklarının sermayenin kâr hırsına değil, toplumun ihtiyaçlarına hizmet etmesini istiyoruz. 

Kârın değil toplumsal faydanın esas alınması için özelleştirilen tüm varlıklar yeniden kamulaştırılmalıdır! Halka ait olan her şey tekrar halka verilmelidir. Patronlar değil halk gülmeli!

Yazımızı, Birlik ve Dayanışma Hareketi’nin Mücadele Programı’ndan bir alıntıyla bitirelim:

“Birlik ve Dayanışmacılar, özelleştirmeye ve tekelleşmeye karşı toplumsal çıkarların ve kamuculuğun yanındadır.”

TEKEL Direnişi

2009’da TEKEL’in sigara fabrikaları ve markaları İngiliz tütün şirketine satıldı. Şirket, satın aldığı fabrikaları kapatarak işçilerin büyük bölümünü işten çıkardı. İşçilerin çalışmaya devam edebilmeleri için ise 4-C statüsünü kabul etmeleri istendi.

Bu haksızlığı kabul etmeyen TEKEL işçileri, kış aylarında Ankara’nın soğuğunda direnişe geçti. Türk-İş Genel Merkezi’nin önünde kurdukları direniş çadırlarında mücadelelerini sürdürdüler. Polisin sert müdahalelerine rağmen günlerce direnişlerine devam ettiler. Komünistlerin ve devrimcilerin desteğiyle güç kazanan direniş, iktidarı endişelendirmeye başladı. Ülke çapındaki destek eylemleri ve genel grev, TEKEL direnişinin toplumda gördüğü desteğin göstergeleriydi.

78 gün süren bu direniş, Türkiye’de işçi sınıfının en güçlü eylemlerinden biri olarak hafızalara kazındı. TEKEL direnişi, Türkiye işçi sınıfına ve devrimcilere önemli deneyimler kazandırdı ve kendisinden sonra gelen işçi direnişlerine örnek oldu.

SEKA’nın Satılması

1936 yılında İzmit’te Türkiye’nin ilk yerli kâğıt fabrikası olarak kurulan SEKA (Türkiye Selüloz ve Kâğıt Fabrikaları A.Ş.), zaman içerisinde memleketin dört bir yanında fabrikalar kurarak ülkenin kâğıt ve selüloz ihtiyacını tek başına karşılar hâle geldi.

1980’lerden sonra SEKA’ya yönelik teknolojik yatırımlar kesildi ve fabrikalar bilerek zarar ettirildi. 1998 yılında özelleştirme kapsamına alınan SEKA’nın önce taşradaki işletmeleri satıldı. 2005 senesinde SEKA’nın kalbi olan İzmit fabrikasının kapatılma kararı, işçilerin direnişiyle karşılaştı. Direniş, kapatma kararının ertelenmesini sağladı. Ancak İzmit fabrikası daha sonra belediyeye devredildi ve üretimine son verildi.

Türkiye’de selüloz üreten tek kurum olan SEKA’nın özelleştirilmesi, selüloz açısından tamamen dışa bağımlı olmamıza sebep oldu. Kâğıt için gerekli hammadde yurt dışından ithal edildiği için döviz kurlarındaki artışlar, kitap, dergi ve gazete gibi ürünlerin basım maliyetlerinin ve fiyatlarının hızla artmasına neden oldu. 

Son Eklenenler

Birlik Ve Dayanışma Gazetesi 15. Sayısı İle Alanlarda!

Birlik ve Dayanışma Gazetesi 15. sayısı ile alanlarda! Birlik ve Dayanışma Hareketi’nin, iki haftalık halk...

Yeni Eğitim Yılına Girerken: Eğitimi Ve Geleceğimizi Savunmak

İstanbul Esenyurt Birlik ve Dayanışma Hareketi - Can Erol Yeni bir eğitim öğretim yılına başlıyoruz....

İşçi Sınıfına Darbe: 12 Eylül

“Çalışkan ve vatanperver Türk işçisinin ekonomik koşullar çerçevesinde her türlü hakları korunacaktır. Ancak, temiz...

Emperyalizm-Sömürü Kıskacında Suriye

Emperyalizm kavramını o kadar çok kullanıyoruz ki –haklı olarak- bir noktadan sonra sanki önemsizleşiyor....