Ana SayfaBirlik ve Dayanışma HareketiYeni Eğitim Yılına Girerken: Eğitimi Ve Geleceğimizi Savunmak

Yeni Eğitim Yılına Girerken: Eğitimi Ve Geleceğimizi Savunmak

İstanbul Esenyurt Birlik ve Dayanışma Hareketi – Can Erol

Yeni bir eğitim öğretim yılına başlıyoruz. Milyonlarca öğrenci yeniden okul sıralarına oturacak, yüz binlerce öğretmen sınıflarına girecek. Öğrenciler yeni bir eğitim yılına başlamanın heyecanını yaşarken veliler artan okul masraflarını nasıl karşılayacağını düşünmeye başlayacak. Öğretmenler ise ağırlaşan çalışma koşulları, artan iş yükü, güvencesizlik, şiddet ve güvenlik sorunlarının gölgesinde öğrencilerine ulaşmaya ve mesleklerini yapmaya çalışacak.

Önümüzde duran tabloyu yalnızca “eğitimde yaşanan sorunlar” başlığı altında değerlendirmek yetersiz kalır. Çünkü mesele birkaç yanlış uygulama ya da birkaç kötü yönetim kararından ibaret değildir. Mesele, nasıl bir toplum ve nasıl bir gelecek istendiğiyle ilgilidir. Bugün eğitim politikalarına baktığımızda karşımızda sermayenin ihtiyaçlarına göre biçimlendirilen, öğretmen emeğini değersizleştiren ve çocukların eleştirel düşünme yeteneği yerine itaatkârlığı önceleyen bir anlayış görüyoruz.

Türkiye’de yaşanan ekonomik kriz, eğitim alanını da derinden etkiliyor. Kriz derinleştikçe eğitimdeki eşitsizlik de büyüyor. Bir tarafta çocuğuna özel ders, kurs, yabancı dil ve özel okul imkânı sağlayabilen aileler; diğer tarafta temel eğitim ihtiyaçlarını dahi karşılamakta zorlanan milyonlarca çocuk…Kamusal eğitim zayıflatıldıkça bu tablo daha da ağırlaşıyor. Eğitim böylece toplumsal eşitsizlikleri ortadan kaldıran bir hak olmaktan çıkıp, mevcut sınıfsal eşitsizlikleri yeniden üreten bir mekanizmaya dönüşüyor. Devlet okullarının ihtiyaçlarının yeterince karşılanmaması, eğitim harcamalarının giderek velilerin üzerine bırakılması ve özel eğitim kurumlarının yaygınlaşması, kamusal eğitimin zayıflatılmasının sonuçlarıdır.

Eğitimin piyasaya açılması yalnızca özel okul sayısının artması anlamına gelmiyor. Eğitim hakkının giderek satın alınabilir bir hizmete dönüştürülmesi anlamına geliyor. Biz eğitim emekçileri açısından eğitim bir meta değildir.

Eğitimde yaşanan dönüşümün diğer ayağı ise gericileştirmedir. Laik ve bilimsel eğitimin zayıflatılması, eğitim programlarının ve okulların dini yapıların etki alanına açılması birbirinden bağımsız gelişmeler değildir. ÇEDES gibi uygulamalar üzerinden okulların pedagojik sınırlarının dışına çıkarılması, eğitimin bilimsel niteliği açısından ciddi sorunlar yaratmaktadır. 

Bu gerici dönüşümün önemli başlıklarından biri de karma eğitime yönelik tartışmalardır. Karma eğitim, kız ve erkek çocukların eşit koşullarda bir arada eğitim görmesini sağlayan temel kazanımlardan biridir. Karma eğitimin zayıflatılması, yalnızca okul düzeninin değiştirilmesi değildir. Kız çocuklarının eğitim hakkını, toplumsal eşitliği ve kadınların kamusal yaşamdaki varlığını doğrudan ilgilendirir.

MESEM uygulaması ise eğitim ile emek arasındaki ilişkinin en tartışmalı örneklerinden biri olarak önümüzde duruyor. Çocukların eğitim hakkı ile çalışma hayatı arasındaki sınırların belirsizleştirildiği, çocukların işyerlerinde iş kazaları ve ölüm riskiyle karşı karşıya bırakıldığı bir sistem eğitim politikası olarak savunulamaz. Çocuklar ucuz işgücü değildir. Bir çocuğun okulda olması gereken yaşta işyerinde bulunması ve sermayenin ihtiyaçlarına göre şekillendirilen bir çalışma düzenine dahil edilmesi normalleştirilemez. Eğitim hakkı, sermayenin ucuz işgücü ihtiyacından önce gelir. Çocukların geleceğini korumak istiyorsak çocuk emeğinin sömürüsünü eğitim politikası haline getiren anlayışa karşı çıkmak zorundayız.

Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli de bu bütünün dışında değerlendirilemez. Her müfredat değişikliği aslında nasıl bir insan yetiştirilmek istendiğine ilişkin politik bir tercihtir. Eğitimdeki dönüşümün doğal sonucu öğretmenin konumunun da değiştirilmesidir. Atanamayan öğretmenler yıllarca beklerken okullarda öğretmen açığı bulunması, sistemin plansızlığını ortaya koyuyor. Üniversitelerde öğretmen olmak için eğitim alan gençler, yıllarca sınav ve atama belirsizliği içerisinde tutuluyor. Diğer tarafta özel okullarda çalışan binlerce öğretmen düşük ücretlerle, uzun çalışma saatleriyle, iş güvencesizliğiyle ve mobbingle karşı karşıya kalıyor. Yani öğretmenliğin iki ucunda da güvencesizlik bulunuyor: Bir tarafta atanamayan öğretmen, diğer tarafta geçinemeyen öğretmen.

Milli Eğitim Akademileri de bu tartışmanın önemli bir parçası. Öğretmen yetiştirme süreçlerinin bilimsel ve akademik temellerinin güçlendirilmesi elbette gereklidir. Ancak bunun yolu eğitim fakültelerinin birikimini değersizleştiren, öğretmenlerin mesleki özerkliğini zayıflatan yeni bir eleme ve biçimlendirme mekanizması kurmak değildir. 

Bütün bunlara bir de okul güvenliği sorununu eklemek gerekiyor. Çocukların ve öğretmenlerin kendilerini güvende hissetmediği bir okulda nitelikli eğitimden söz edilebilir mi? 

Son yıllarda okullarda öğretmenlerin ve öğrencilerin şiddetin hedefi olduğu, hatta öğretmenlerin sınıfta öldürüldüğü olaylara tanık olduk. Bir öğretmenin ders anlattığı sınıfta öldürülmesi, tek başına bir “güvenlik olayı” değildir. Öğretmenlerin can güvenliğinin sağlanması, okulların güvenli mekânlar haline getirilmesi ve şiddeti önleyecek kamusal politikaların oluşturulması zorunluluktur.

Eğitimde piyasalaşma sermayenin ihtiyaçlarıyla, gericileşme ise mevcut siyasal anlayışla buluşuyor. Bu süreçte öğretmen emeği değersizleşirken çocukların eğitim hakkı da giderek sınıfsal eşitsizliklerin içine itiliyor.

Biz eğitim emekçileri bütün bu tablo karşısında sessiz kalmak zorunda değiliz. Tam tersine, eğitimin geleceği konusunda söz söylemek, itiraz etmek ve mücadele etmek zorundayız. 

Çünkü biz eğitimin bir ayrıcalık değil, hak olduğunu biliyoruz. 

Çocuğun emeğinin sermayenin kullanımına sunulacak ucuz bir kaynak değil, korunması gereken bir gelecek olduğunu biliyoruz. Ve biliyoruz ki laik ve bilimsel eğitim mücadelesi aynı zamanda eşitlik ve özgürlük mücadelesidir. Yeni eğitim öğretim yılına girerken önümüzde iki seçenek var: Ya eğitimin piyasalaştırılmasına, gericileştirilmesine ve eğitim emekçilerinin güvencesizleştirilmesine sessiz kalacağız; ya da yan yana gelip bu düzenin karşısına dikileceğiz. Biz ikinci yolu seçiyoruz. Çünkü çocuklarımızın geleceğini ne sermayenin kâr hesaplarına ne de gerici ideolojik dayatmalara bırakacağız. Okullarımızı patronların kâr alanı, çocuklarımızı ucuz işgücü, öğretmenlerimizi güvencesiz emekçiler ve eğitimi ideolojik biçimlendirme alanı yaptırmayacağız.

Yeni eğitim yılı başlarken sözümüz nettir:

Laik, bilimsel, kamusal ve eşit eğitim için; çocuklarımızın ve eğitim emekçilerinin geleceği için mücadele edeceğiz.

Çünkü eğitimi savunmak, geleceği savunmaktır.

Son Eklenenler

Özelleştirme Tarihi: Sata Sata Bitiremediler

İktidarın geçen günlerde açıkladığı, üç yıllık ekonomik yol haritasını belirleyen Orta Vadeli Program’da (OVP)...

Birlik Ve Dayanışma Gazetesi 15. Sayısı İle Alanlarda!

Birlik ve Dayanışma Gazetesi 15. sayısı ile alanlarda! Birlik ve Dayanışma Hareketi’nin, iki haftalık halk...

İşçi Sınıfına Darbe: 12 Eylül

“Çalışkan ve vatanperver Türk işçisinin ekonomik koşullar çerçevesinde her türlü hakları korunacaktır. Ancak, temiz...

Emperyalizm-Sömürü Kıskacında Suriye

Emperyalizm kavramını o kadar çok kullanıyoruz ki –haklı olarak- bir noktadan sonra sanki önemsizleşiyor....