“Çalışkan ve vatanperver Türk işçisinin ekonomik koşullar çerçevesinde her türlü hakları korunacaktır. Ancak, temiz Türk işçisini sömüren, onları kendi ideolojik görüşleri istikametinde kullanmak için her türlü baskı oyunlarına başvuran, işçinin hakkı yerine kendi menfaatlerini ön planda tutan bazı ağaların bu faaliyetlerine asla müsaade edilmeyecektir. Tüm işverenlerin iş barışının koşullarını sağlayacak esaslardan ayrılmadan üretimin artırılması ve ihracata yönelik gayretlerin gelişmesine yardımcı olmaları için her türlü tedbir alınacaktır.” Kenan Evren– 12 Eylül 1980
İthal ikameci sanayi politikası ile Türkiye burjuvazisi, batıdan ithal edilen ara mal, makine ve lisans hakları ile emperyalizm ile ilişkisini sürdürüyordu. Bu bağımlılık gerçek bir sanayi yaratamamıştı. İşçi sınıfı ise sendikal örgütlülük ile mücadelesini sürdürüyordu. Türkiye’de işçi sınıfının mücadelesi ve kazanımları, emperyalizm açısından geleceğe dönük olarak kaygı vericiydi. Acil ihtiyaç, doğal kaynakların sömürülerek hammaddeye ulaşımı kadar, ucuz işgücüydü. Tıkanan ekonominin önünü ise uluslararası rekabet, ihracat açabilirdi ve bunun için de öncelikli olarak yapılması gereken, işçi ücretlerini geriletmekti. Bu nedenle IMF ve Dünya Bankası’nın başrolünde olduğu, Türkiye’yi küresel kapitalizmin ucuz işgücü ve hammadde tedarikçisi yapan bir ekonomik politikayı örmek gerekiyordu, sermaye karşı savaşa başlıyordu. 24 Ocak Kararları ilan edildi. Ancak kararların alınması yetmiyordu, bu kararların uygulanmasını sağlayacak koşullar da hazırlanmalıydı. Bu adım işçi sınıfına, onun örgütlülüğüne yönelik bir darbeyi gerektiriyordu.
Kenan Evren hedefini çok net gösteriyordu:
“İstanbul’da bir otelde, otelin ismini vermeyeceğim, çalışan metrdotelin maaşı, aldığı ücret 100 bin lira. Eline geçen 57 bin lira. Benim elime geçen 40 bin lira. Sayın vatandaşlarım, bu adalet değildir. Bir otelde, diğer bir otelde çalışan şef garsonun eline geçen net 47 bin lira, diğer bir garsonun o otelde eline geçen net para 36 bin lira. Başka bir otelde 35 bin lira. Başka bir otelde 30 bin lira, bunlar eline geçen net paralar. Ayrıca, bahşişler buna dahil değil. Ondan sonra, tutuyorlar bunları yapanlar, karşımıza geçip sosyal adaletten bahsediyorlar. Bu mu sosyal adalet?”
1980 İŞÇİ SINIFININ DURUMU
“Maden-İş’in büyük grevi, işçi hak ve özgürlüklerini yok etmek, sendikaları parçalamak, ücret artışlarını engellemek isteyen MESS’e ve onun şahsında işbirlikçi tekelci sermayeye bir uyarıdır” DİSK Genel Sekreteri Mehmet Karaca- 30 Mayıs 1977
1980 yılı Ekim ayı itibariyle Türkiye’de gelir getirici bir işte çalışan 18,5 milyon kişinin 6,2 milyonu ücretliydi. Ücretlilerin faal işgücüne oranı yüzde 33,5 idi. Kendi hesabına çalışanların sayısı 2 milyon 277 bin, ücretsiz aile çalışanlarının sayısı ise 7 milyon 860 idi. Kırsal bölgelerde veya kentlerde kendi işinde çalışanlar ve onlara işyerinde yardım eden aile bireyleri, gelir getirici bir işte çalışanların yüzde 54,8’ini oluşturuyordu (10 milyon 137 bin kişi). 1980 yılında kamu kesiminde toplu sözleşme yapmak için Başbakanlık Toplu İş Sözleşmesi Koordinasyon Kurulu’na başvuran sendikaların toplu sözleşme kapsamındaki işçi sayısı 568.341 idi. Bu işçilerin 475 bini Türk-İş’e, 45 bini DİSK’e bağlı sendikalara üyeydi.
İşçiler örgütlüydü, kayıtlı sanayi işçisinin ikisinden biri sendika üyesiydi. İşçi sınıfının milli gelirden aldığı pay, tarihsel olarak en yüksek seviyelerine ulaşmıştı. Yüksek enflasyona rağmen, toplu iş sözleşmeleri sayesinde reel ücretler enflasyonun üzerinde tutulabiliyordu.
24 Ocak 1980 kararlarının ilk sonucu Türk Lirasının değerinin hızla düşmesi oldu. Ağır zamlar yoksullaşmayı hızlandırdı. Ücretler ve dolayısıyla sendikalar baskı altına alınmalıydı. Toplu İş Sözleşmeleri bir kurul tarafından denetlenmeye başladığında Haziran 1980’e gelmiştik. 1980 yılının ilk 8 ayında Türkiye tarihinin o güne kadarki en yüksek grev sayılarına ulaşıldı. 1980 yılında greve katılan işçi sayısı 80 binin üzerine çıktı, kaybedilen iş günü sayısı ise rekor kırdı. Metal grevleri sanayiyi yavaşlattı, üretimden gelen güçlerini kullanan işçiler fabrikaları işgale başladı.
DARBE İLE BİRLİKTE GERİLEYEN HAKLAR
” 20 yıldır biz ağladık, onlar güldü. Dengenin bozulduğu bir ortamda 12 Eylül’e gelen olaylar yaşandı. Grev hakkı ekonomik ve milli sınırları aştığı takdirde sınırlandırılmalıdır. Sendikalar, yalnızca sendikal faaliyet içinde kalmalıdır.” Halit Narin- TİSK Başkanı 23 Şubat 1983
Darbe, ilk olarak 24 Ocak Kararları sonucu yükselen sınıf mücadelesine saldırıya geçti. Öncelikle işçi sınıfının siyaset ile ilişkisi kesilmeye çalışıldı. Sendikalar; siyasi parti, dernek ve vakıflar ile ilişkiye girmeyecek, birlikte eylem ve açıklama yapmayacaktı. Genel grev, dayanışma, hak grevi ile birlikte iş yavaşlatma yasaklandı. Toplu sözleşme sürecindeki uyuşmazlık varsa grev yapılabilecekti, diğerleri anayasal suç kapsamına alındı. Bakanlar Kurulu’na, “genel sağlık” veya “milli güvenlik” gerekçesiyle grevleri 60 gün süreyle erteleme yetkisi verildi. Bu ertelemeler pratikte grevin fiilen yasaklanması ve Yüksek Hakem Kurulu’na sevk edilmesi demekti. İş kolu barajı şartı ile birlikte işyerinde sendikaya üye olmanın oranı %50+1 üyeye çıkartıldı, muhalif sendikaların önü kesildi, sarı sendikalara yol açıldı.
Tüm bu süreçte DİSK, muhalif, bağımsız sendikaların yöneticileri hapis cezaları ve baskılar ile karşılaştılar, sendikacılığa geri dönmelerinin yolu kapatılmaya çalışıldı. Yol-İş/ Petrol-İş gibi sendikaların haricinde genel olarak TÜRK-İŞ ve tümüyle HAK-İŞ darbeyi işçi sınıfı açısından meşru hale getirmeye çalışan adımlar attı. Ve hatta TÜRK-İŞ Genel Sekreteri Sadık Şide bu dönemde Sosyal Güvenlik Bakanı oldu. Bu meşruluk katma adımlarından birini ILO’da TÜRK-İŞ Başkanı İbrahim Denizer şu sözlerle dile getirdi. “12 Eylül 1980 tarihinde Türkiye’de olan şey bir darbe değildir; ülkenin Anayasasında belirttiği gibi, Türk Silahlı Kuvvetlerinin, normal komuta zinciri içinde ve bütünüyle birlikte, ülkedeki demokrasiyi korumak için meşru biçimde müdahale etmesidir… Ülkenin yeni Anayasası, Türk-İş’in de aktif katkılarıyla hazırlanmaktadır… Askerler, çeşitli vesilelerle, işçi haklarından asla geriye gitme olmayacağını açıkça belirtmişler ve söz vermişlerdir.”
Bu elden alınan haklar ile 1983 yılına gelindiğinde TİSK’e bağlı patronların işyerlerindeki işçilerin maaşı, 1980’e göre 0,5 geriledi. Bu oran devlet memurlarında net gerçek aylıklarda % 10,3 oldu.
1986-1989: 1980 ÖNCESİNDEN MİRAS
” 1965 yılından beri ilk defa böyle bir grev yapıyoruz. Bu işyerinde çok daha kötü durumlarda bile greve çıkılmadı. Bu grev çok tepki topladı, Netaş gibi bir fabrika greve çıkamaz dediler. Bu ilk grevimiz sonuna kadar dayanacağız. 18 Kasım Salı gününden beri grevdeyiz işveren hiçbir tepki göstermedi. İki saatte bir gündüzleri, bir saatte geceleri nöbet değişimi yapıyoruz. Maddi sorunlarımız önemli değil, önemli olan demokratik haklarımız.” Yalçın Kürklü, Zeki Engin NETAŞ Grev Gözcüleri- 22 Kasım 1986
Darbenin toplum üzerindeki baskısı, ekonomik uygulamaları mücadele geçmişine sahip işçi sınıfının yeniden ayağa kalkma çabasına dönüştü. NETAŞ sonrasında Kazlıçeşme Deri, Seydişehir Alüminyum grevleri peşi sıra geldiler.
1986 yılındaki grevlerin, kitleselliğe dönüşmesi, eylemlerin 12 Eylül darbesinden bu yana bu kadar yaygınlaşması 1989 Bahar Eylemleri ile oldu. Neo liberal politikaları barındıran 24 Ocak kararlarının uygulanması, 10 yıl içinde gerçek ücretleri % 50 oranında eritmişti. Mart-Mayıs 1989 tarihleri arasında kamu kesiminde çalışan yaklaşık 600 bin işçinin toplu iş sözleşmesi (TİS) görüşmeleri tıkandı. Bunun sonucunda eylemler başladı. Grev yasakları, işçiler üzerindeki baskı; iş yavaşlatarak, toplu viziteye çıkarak, yemek protestoları, çıplak ayaklarla yürüyüş ve oturma eylemleri ile aşılmaya çalışıldı. Sonucunda gerçek ücretin erimesi % 140-300 arası artışlarla telafi edilmeye çalışıldı. Sınıfın yeniden kazandığı özgüven ANAP iktidarını düşürdü. Bu güç, işçi sınıfını 1990-91 Zonguldak Madenci Yürüyüşü’ne taşıdı.
GÜNÜMÜZDE İŞÇİ SINIFINA DARBENİN ETKİLERİ
“Bizim çocuklar işi bitirdi” Paul Henze CIA Türkiye Masası Şefi- 12 Eylül 1980
Darbenin üzerinden 46 yıl geçti ama siyasi ve ekonomik yansımaları, toplum üzerindeki etkisi devam ediyor. Daha sonra çeşitli değişikliklere uğrasa da 1982 anayasası sermayeyi koruyan ana ruhunu hiç kaybetmedi ve bugüne kadar da geldi. Bugün özel sektörde örgütlenmenin önünü kesen baraj sistemi, milli güvenlik veya başka nedenlerle grevlerin ertelenme kararları yürürlükte. Kıdem tazminatına patronlar lehine yapılan değişiklikler, taşeronlaşmanın yerleşmesi, güvencesiz çalışmanın temelleri 12 Eylül darbesi ile atıldı ve sürüyor.
BİRLİK VE DAYANIŞMA İLE MÜCADELE
“Birlik ve Dayanışmacılar, çocuk işçiliğine ve staj adı altında gençlerin sömürülmesine karşıdır.İstihdamın artması, işsizliğin azalması, günlük ve haftalık çalışma süresinin azaltılması, izin sürelerinin artması, mobingin cezalandırılması, angaryanın azaltılması için mücadele eder.Kadınlar için eşit işe eşit ücreti savunur, sigortalı, güvenli, örgütlü çalışma için mücadele eder.Emeklilik yaşının düşürülerek emeklilerin ücretlerinin insanca yaşam standartlarına ulaşmasını talep eder.” Birlik ve Dayanışma Hareketi- Kasım 2025
12 Eylül darbesi, sınıf ile siyasetin arasındaki bağı koparmak için emperyalizmin desteği ile yapılmıştı ve 46 yıl sonunda kısmen de olsa başarılı oldu. Ancak 12 Eylül’ün toplumdaki etkisi kırılacaktır. 12 Eylül ile sembolik olarak hesaplaşılamaz. Ucuz iş gücü rejimine, güvencesiz çalışmaya, özelleştirmelere ve kamu kaynaklarının sermayeye aktarılmasına karşı, mücadele ederek hesaplaşabiliriz. Tarihimiz sınıfın kazandığı zaferler ile doludur. Bu zaferleri günümüze taşımak, örgütlü mücadele etmek ile mümkündür.
“Buradan tek çıkış, tek kurtuluş yolu bellidir. Bu ülkenin işçileri, emekçileri, yoksulları için kendi kaderlerini ellerine almanın vakti gelip geçmektedir. Artık balık istifi toplu ulaşımlarla vardığımız, iliğimize kadar sömürüldüğümüz işyerlerimizden yorgun argın döndüğümüzde kafamızı kaldırıp yalnızca kötülükleri, müdahale edemeyeceğimizi düşündüğümüz gelişmeleri, değişmeyeceğini sandığımız bu düzenin çürümüşlüğünü görmeyeceğiz. Birlik ve Dayanışma ile hareket eden emekçileri, kadınları, gençleri göreceğiz. Eşit, adil bir düzen umudumuzu bulunduğumuz her yerde yeniden yeşerteceğiz.” Birlik ve Dayanışma Hareketi- Ekim 2025


