Büyük Orta Doğu Projesi kavramı bir zamanlar sıklıkla karşımıza çıksa da bugün nadiren kullanılıyor. BOP olarak kısaltılan bu kavramı geçmişten günümüze incelemek, bugünkü Orta Doğu’yu anlamak açısından oldukça önemli. Büyük Orta Doğu Projesi, ABD’nin bir dönem uyguladığı Orta Doğu politikasını tanımlasa da bu politika süreklilik gösterip günümüze kadar uzanmıştır.
Büyük Orta Doğu Projesi Ne Amaçladı?
2004 yılında, ABD’nin o dönemki başkanı George W. Bush tarafından ilk kez Büyük Orta Doğu Projesi ortaya atıldı. Bu projenin gündeme gelmesinden önceki koşulları hatırlayalım: ABD, 2001 yılında New York’taki İkiz Kuleler’e düzenlenen 11 Eylül saldırılarını gerekçe göstererek Afganistan’ı işgal etti. Yaklaşık yirmi yıl süren bu işgal, Afganistan’ı harap etti. Ardından ABD, 2003 yılında kimyasal silah iddialarını öne sürerek Irak’a saldırdı. Saddam rejimini deviren ABD, Irak’ı da yağmaladı.
Bu iki işgalde Amerikan askerleri bizzat sahada görev aldı ve kayıplar verdi. Aynı anda beş-altı ülkeyi işgal edecek askerî ve ekonomik güce sahip olmayan ABD, bunun üzerine yeni bir projeyle ortaya çıktı: Büyük Orta Doğu Projesi.
Büyük Orta Doğu Projesi’nin öne çıkarılan amaçları oldukça “insancıldı”: Fas’tan Afganistan’a kadar uzanan Orta Doğu ve Kuzey Afrika coğrafyasındaki ülkelerde demokratikleşme süreçlerini hızlandırmak, insan haklarını geliştirmek ve sivil toplum kuruluşlarını güçlendirmek. O dönemde ABD ve AB, demokrasi ve hukuk gibi kavramları öne çıkararak politikalarını meşrulaştırmaya çalışıyordu. Bugün ise Trump, bu tür söylemlere başvurmadan amaçlarını doğrudan ifade ediyor.
Ancak ABD’nin asıl BOP planı emperyalist amaçlar taşıyordu: Bölgede kendisine karşı duran rejimleri devirmek, müttefiki olan krallıkları ve prenslikleri desteklemek, başta petrol olmak üzere bölgenin enerji kaynakları üzerindeki denetimini sürdürmek, İsrail’i her ne pahasına olursa olsun korumak ve bölgedeki hegemonyasını pekiştirmek. BOP’un gerçek yüzü ise çok geçmeden Arap Baharı ve sonrasında yaşanan gelişmelerle ortaya çıkacaktı.
BOP’un Gerçek Yüzü: Arap Baharı
2010 yılında özellikle Arap coğrafyasında işsizlik, yoksulluk ve kötü yaşam koşulları nedeniyle biriken öfke patlak verdi. İlk kıvılcım, Tunus’ta bir seyyar satıcının kendini yakmasıyla ateşlendi. Tunus’ta başlayan halk isyanı, domino etkisiyle Mısır, Yemen, Cezayir ve Ürdün’e sıçradı. Yalnızca bu ülkelerde değil; Irak, Suriye, İran ve Bahreyn gibi bölge ülkelerinde de halk sokaklara döküldü.
Halkın tepkisi ülkeden ülkeye değişiklik gösterse de haklı ve meşruydu. Ancak ABD ve diğer emperyalist güçler, halkın bu meşru tepkisini kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya çalıştı. İzledikleri yol açıktı: Müttefikleri olan ülkelerde mevcut rejimleri korumak için ellerinden geleni yaparken, düşman olarak gördükleri rejimlerin devrilmesi için tüm güçlerini seferber ettiler.
Örneğin Bahreyn’de krala karşı sokaklara dökülen göstericilere hiçbir destek vermeyip monarşinin arkasında duran emperyalistler, Libya’da ise Kaddafi yönetimine karşı gelişen hareketi destekledi, örgütledi, silahlandırdı ve yönlendirdi.
Arap Baharı’nı tamamen BOP planının bir ürünü olarak görmek, ABD emperyalizmine olduğundan daha fazla güç atfetmek olur. Arap Baharı sürecinde Tunus ve Mısır gibi ülkelerdeki halk ayaklanmalarının büyük ölçüde kendiliğinden geliştiği açıktır. Mısır’da otuz yıldır iktidarda bulunan Hüsnü Mübarek, ABD ve İsrail’in yakın müttefikiydi. Buna rağmen halkın direnişi karşısında koltuğunu bırakmak zorunda kaldı. Libya örneğinde ise Muammer Kaddafi, tıpkı Saddam Hüseyin gibi emperyalizmin denetimi altında değildi ve dönem dönem emperyalist ülkeler ile gerilim yaşıyordu. Arap Baharı’nın yarattığı ortamdan yararlanan ABD, BM kararları ve NATO müdahalesiyle Libya’yı iç savaşa sürükledi. Kaddafi’nin linç edilmesinin ardından ise ülke, emperyalist müdahalenin de etkisiyle bugüne kadar süren bir kaosun içine itildi.
Büyük Orta Doğu Projesi sayesinde ABD, Arap Baharı’nın yarattığı ortamdan da yararlanarak düşman olarak gördüğü rejimleri devirmeyi, ülkeleri kaosa sürüklemeyi ve bölgedeki hegemonyasını artırmayı başardı. Amaç, bölgede kendisine rakip olabilecek ya da çarkına çomak sokabilecek hiçbir gücün kalmamasını sağlamaktı.
BOP, Arap Baharı ve Suriye
Büyük Orta Doğu Projesi ve Arap Baharı’nın karanlık yüzü, ne yazık ki Suriye’de tüm açıklığıyla ortaya çıktı. Batı’yla uyum yönünde bazı adımlar atsa da Esad yönetimindeki Suriye, kendine özgü laik karakteri ve değişmeyen İsrail karşıtı politikası nedeniyle ABD ve emperyalist güçlerin hedefindeydi.
Arap Baharı’nın etkisiyle halkın sokağa dökülmesi, ABD ve emperyalizm için bulunmaz bir fırsat yarattı. Uzun zamandır bu sürece hazırlanan emperyalist devletler, daha önce “muhalif” olarak tanımladıkları silahlı grupları eğitip donatmış, onları Suriye’de çatışmaya girmeye hazır hâle getirmişti.
İlk baştaki eylemler sivil ve barışçıl olsa da ABD ve AB’nin etkisiyle gösteriler silahlı ve kanlı bir hâl almaya başladı. ABD, Türkiye gibi ülkelerin ve AB’nin desteğiyle Suriye, yıllar sürecek bir iç savaşa sürüklendi.
On dört yıla yakın süren iç savaş boyunca ABD, ABve İsrail Esad’ın düşmesi için ellerinden geleni ardına koymadı. Türkiye de üstüne düşen görevi yerine getirmek için muhalif süsü verilen ÖSO militanlarına eğitimler verdi. Rusya ve İran ise Suriye’ye destek verdi. Emperyalizmin bölgedeki hegemonyasının artmasından endişe duyan Rusya, İran vb. ülkelerin desteği Suriye’yi bir süre ayakta tutmayı başarsa da Ukrayna-Rusya Savaşı ve emperyalizmin Suriye’ye yönelik saldırı ve ambargo adımlarının artması tüm dengeleri bozdu.
Yaklaşık yarım milyon kişinin ölümüne neden olan bu iç savaş, böylece emperyalizmin istediği şekilde sona erdi. HTŞ’nin kontrolüne giren Suriye, ABD’nin istediği şekle getirilmişti. Böylece ABD ve İsrail’le uyumlu olmayan Suriye, uyumlu hâle getirilmiş oldu. Suriye’nin düşürülmesinin, özellikle günümüzde devam eden ABD’nin İran’a yönelik saldırılarına hazırlık amacı da taşıdığını anlıyoruz. Suriye hava sahasını rahatça kullanan ABD ve İsrail, İran’a saldırırken herhangi bir sorun yaşamıyor.
Emperyalizmin Son Hedefi: İran
2026 yılında ABD ve İsrail, Orta Doğu’daki hegemonyalarına engel olabilecek tek güç olarak gördükleri İran’a, “nükleer enerji” müzakereleri devam ederken büyük çaplı bir saldırı düzenledi. İran’ın dini lideri Ali Hamaney’i, birçok üst düzey yetkiliyi ve yüzlerce sivili öldüren ABD ve İsrail, İran’ı bu şekilde boyun eğdirmeyi amaçladı.
İran ise, tüm saldırılara askeri olarak beklentiden daha fazla direnmiş; İsrail ve NATO müttefiki ülkelere bir cevap vermiştir. Bölgedeki Amerikan üsleri vuruldu, İsrail’in başkenti dâhil birçok kentine füze saldırıları düzenlendi. İran, Hürmüz Boğazı’nı kapatarak petrol tankerlerinin geçişini engelledi. Böylece İran’ın kolay lokma olmadığı ortaya çıktı.
Müzakere ve çatışma döngüsüne giren ABD-İran Savaşı’nın nasıl sonuçlanacağını henüz bilmiyoruz. Ancak İran sayesinde emperyalizmin ve siyonizmin yenilmez olmadığını bir kez daha görmüş olduk.
Antiemperyalizm Tek Çözümdür!
Ankara’da gerçekleştirilen NATO Zirvesi’nde bir kez daha gördüğümüz üzere Türkiye, ABD’nin bölgedeki üssü konumuna düşürülmüştür. ABD Başkanı Donald Trump, zirve kapsamında yaptığı açıklamada İran’ı tehdit etti ve aynı gün İran’a yeni saldırılar düzenledi.
Adı Büyük Orta Doğu Projesi ya da başka bir şey olabilir; ancak emperyalizm, Orta Doğu için planlar yapmaya devam edecektir. Bu planları boşa çıkarmak için yapmamız gereken, antiemperyalist mücadeleyi yükseltmektir.
Sadece antiemperyalizm yetmez; emperyalizmi doğuran kapitalizme ve emperyalizmin beslediği gericiliğe karşı da mücadele etmek zorundayız. Daha aydınlık, daha eşitlikçi ve daha huzurlu bir gelecek, bu mücadeleye bağlıdır.


