Bölgesel Asgari Ücret Nereden Çıktı?
Patron örgütleri tarafından belirli aralıklarla dile getirilen “bölgesel asgari ücret” tartışmaları yeniden gündemde. İktidara yakın medya organları, sektörel ve bölgesel asgari ücret uygulamaları için çalışmalara başlandığını yazıyor. Peki, bu tartışma yeni mi?
Türkiye’de asgari ücret, 1936 tarihli ve 3008 sayılı İş Kanunu ile kabul edilmesine rağmen ilk kez 1951 yılında uygulanmaya başlandı. Mevcut 4857 sayılı İş Kanunu’nun 39. maddesine göre asgari ücret; işçinin gıda, konut, giyim, sağlık ve ulaşım gibi zorunlu ihtiyaçlarını karşılaması için ödenmesi gereken en alt sınırdır. Ancak bugün işçiler temel ihtiyaçlarını gerçekten karşılayabilmesi için mevcut asgari ücretin en az dört katı bir gelire ihtiyaç duymaktadır.
Gündeme getirilen bölgesel asgari ücret sistemi Türkiye’de 1951 ile 1974 yılları arasında fiilen uygulandı. 1951 yılından 1967 yılına kadar asgari ücret, yerel düzeydeki katılımcılardan oluşan “mahalli tespit komisyonları” tarafından belirlendi. 1967 yılında yürürlüğe giren 931 sayılı İş Kanunu ile asgari ücret belirleme sürecinde mahalli komisyonlar uygulamasına son verilerek merkezi bir komisyon kuruldu. Bu yasal değişiklikle birlikte, asgari ücretin ulusal ölçekli bir kurul tarafından saptanması ilkesi resmi olarak benimsendi. Ancak yeni kurulan bu merkezi komisyona, asgari ücreti Türkiye genelinde “altı bölge” esasına göre belirleme yetkisi tanınmıştı.
DİSK’in Asgari Ücret Raporu[1]
1968 yılında, kuruluşundan kısa bir süre sonra DİSK, 13 sayfalık bir asgari ücret raporu hazırlayarak dört yıldır güncellenmeyen ücretlerin acilen yeniden tespit edilmesini talep etti. Raporda, 931 sayılı İş Kanunu’nun asgari ücretin en geç iki yılda bir belirlenmesi gerektiği yönündeki hükmüne atıf yapıldı; fiyat artışlarının mevcut ücretleri sembolik düzeylere indirdiği, örneğin 16 yaşından büyükler için asgari ücretin İstanbul’da 160, İzmir’de ise 130 kuruş olduğu örnekleriyle açıklandı.
DİSK’in raporunda asgari ücret belirlenirken yaş ve işkolu ayrımı yapılması eleştirilmiş, taban ücretin her sektörde aynı olması ve farklılıkların ancak toplu iş sözleşmeleriyle sağlanması gerektiği savunulmuştur. Metinde vurgulanan en önemli itirazlardan biri de asgari ücret tespitinde işçinin tek başına, adeta sokakta kalmış bir insan gibi ele alınmasıdır. DİSK, işçinin bir aile hayatı olduğunun kabul edilmesi gerektiğini belirterek, ağır şartlarda çalışan bir aile reisinin geçim sınırının hesaplanması gerektiğini vurgulamıştır. Asgari ücretin sıradan bir ücret pazarlığı veya işverenlerin mali durumlarına göre şekillenecek bir konu değil, sosyal bir mesele olduğuna dikkat çekilmiştir. Ayrıca, asgari ücretin kamu düzenini ilgilendirdiği ve Anayasa’nın 11. maddesindeki “herkes için insanlık haysiyetine yaraşır bir yaşam seviyesi sağlanması” ilkesinin temel alınması gerektiği belirtilmiştir.
Asgari Ücret Tespit Komisyonu’na davet edilmeyen DİSK, 14 Ekim 1968 tarihli kararıyla bu durumu protesto etmek için eylem kararı almış ve işverenlerin ağırlıkta olduğu eski bölgesel komisyonların zararlı yapısına dikkat çekerek tamamen merkezi bir komisyon kurulmasını talep etmiştir. Nitekim 931 sayılı İş Kanunu 11ile sistemde köklü bir değişikliğe gidildi. Çalışma Bakanlığının belirleyeceği bir başkanın yönetiminde; devlet bürokratları ile işçi ve işveren temsilcilerinden beşer kişinin yer aldığı 15 kişilik bu yeni komisyonun, en az 10 üye ile toplanıp oy çokluğuyla karar alması kurala bağlandı.
Yeni kurulan ulusal ölçekli komisyon, ilk asgari ücreti 1969 yılında, 11 ay 27 gün süren ve 37 toplantıyı kapsayan tarihi bir mesainin ardından belirledi. İşveren temsilcileri son toplantıya katılmayarak erteleme talep etse de zamanında duyuru yapıldığı için bu talep reddedildi. Alınan kararla 1969 yılı günlük asgari ücreti, 6 bölge esasına göre 15,50 TL ile 19,50 TL arasında saptandı (İstanbul için 19,50 TL olarak uygulandı).
Bu süreç, 1971’de çıkarılan 1475 sayılı İş Kanunu ile aynı tespit yöntemi üzerinden devam etti. 1972 yılında dört bölge esasına göre tespit edilen asgari ücrette, 1974 yılına gelindiğinde bölgesel uygulamadan tamamen vazgeçilerek ulusal ölçekli tek bir asgari ücret sistemine geçildi. 1989’da ise tarım ve sanayi ayrımı da kaldırılarak ülke çapında tek bir asgari ücret uygulaması kalıcı hale getirildi.
Patronlar Neden Bölgesel Asgari Ücreti Geri İstiyor?
Son yıllarda MÜSİAD gibi patron örgütleri sıklıkla bölgesel asgari ücret tartışmasını yeniden açıyor. Mevcut asgari ücret tutarını yüksek bulduklarını her asgari ücret belirleme komisyonu toplantılarında dile getiriyorlar. Bölgesel asgari ücret sistemi aracılığıyla daha düşük ücretler belirlenmesine zemin hazırlamak istiyor. Bu uygulamanın hayata geçmesi; şehirler arasındaki gelir uçurumunu daha da derinleştirecek ve düşük ücretli bölgelerden nispeten daha yüksek ücret veren şehirlere doğru kitlesel bir göç dalgasını tetikleyecektir. Görece yoksul ve küçük şehirler ise ucuz işçi düzenine dönüşecek ve sermaye sahipleri için kârlı birer yatırım olacak.
Bugün, asgari ücret tartışmalarındaki temel sorun, asgari ücretin bir “genel ücrete” dönüşmüş olmasıdır. Gelinen noktada Türkiye’de asgari ücret civarında maaş alanların oranı yüzde 50 dolaylarında.
Yandaş ve sarı sendikaların sermaye ve iktidar ile kurduğu ilişki, sınıf sendikacılığı iddiasında bulunanların ise düzen partilerinin siyasi tercihlerine göre hareket eden bir eksene girmesinin işçi sınıfının başta insanca ücret olmak üzere haklarına dair taleplerini silikleştirmiş durumda.
Sermaye düzeninin devreye soktuğu Şimşek programı ve OVP’ler sermayeyi güçlendirirken işçi sınıfının tüm kazanılmış haklarına göz dikmektedir. Bölgesel asgari ücret tartışmalarına da bu gözle yaklaşmak gerekmektedir.
Emek-sermaye arasındaki mücadelenin yansıması olan bu duruma işçi sınıfının kendi cephesinden güçlü bir yanıt vermesi için ise düzen muhalefetinin ufkunu aşan yeni bir sınıf hareketinin yaratılması zorunluluk olarak karşımızda duruyor.
[1]DİSK Tarihi 1. Cilt: Varoluş ve Direniş (1967-1970). 2. Basım. İstanbul: DİSK Yayınları, 2020.https://arastirma.disk.org.tr/wp-content/uploads/2025/02/DISK-Tarihi-C1-2B-E.pdf.


