Ana SayfaMercekAltın Varaklı Sefalet: “Güçlü Devlet” İllüzyonu ve Halkın Gerçekleri

Altın Varaklı Sefalet: “Güçlü Devlet” İllüzyonu ve Halkın Gerçekleri

Altın Varaklı Sefalet: “Güçlü Devlet” İllüzyonu ve Halkın Gerçekleri

Bir akşamüstü, iş çıkışı saatinde otobüs durağında bekleyen bir işçiyi hayal edip kendimizi onun yerine koyalım. Cebindeki son bozuk paraları sayarken, eve ekmek mi alacağını yoksa çocuğuna süt mü götüreceğini hesaplayan o insanın gözlerinin içine baktığımızda, gördüğümüz şey derin bir kırgınlık olacaktır. Tabii ki aynı zamanda o gözlerde yoksulluğun, çaresizliğin ve geleceğe dair umutlarını her geçen gün daha da zayıfladığını göreceğiz. Mutfaktaki yangın hali, ay sonunu getiremeyen emeklinin çaresizliğiyle, deprem günü yalnız bırakılmış bir halkın hafızasıyla yüzleştiğimizde iktidarın çizdiği tablo çatlamaya başlar. Türkiye’de milyonlarca insan derin bir yoksulluğun, geleceksizlik hissinin ve ağır bir güvencesizliğin altında ezilirken, iktidarın yandaş ekranlarından, gazete manşetlerinden ve meclis kürsülerinden aralıksız pompalamaya çalıştığı tek bir anlatı var: O da “Güçlü Devlet” anlatısı.

Peki, nedir bu güçlü devlet? Mutfağında tenceresi kaynamayan, hastanesinde randevu bulamayan, depremde günlerce göçük altında yardım bekleyen yurttaşına el uzatamayan bir aygıt; sırf elindeki sopayı daha sert sallıyor diye “güçlü” sayılabilir mi?

Sermaye ve iktidar bloğunun bugün yapmaya çalıştığı şey tam olarak budur: Halkın temel ihtiyaçlarına yanıt veremeyen, yoksullaşmayı derinleştirmekten başka bir şey yapmayan, toplumsal krizi yönetemez hale gelen atıl ve işlevsiz devlet algısını, “içeride ve dışarıda kudretli” bir devlet miti inşa ederek gizlemek. Bu miti;  yeni Osmanlıcı politikalarla, yargı operasyonlarıyla, sahte dış politika gerilimleriyle ve toplumsal dayanışmayı suç sayan hamlelerle yaratmaktadırlar.

Kamusal Çöküş ve Dayanışmanın İstismarı

Sermaye düzeninin acziyeti en çok ne zaman ortaya çıkar? Şüphesiz ki halkın başı sıkıştığında. Depremlerde, felaketlerde, ekonomik çöküş anlarında. 6 Şubat’ta halk, devlet mekanizmasının felç olduğu o en karanlık günlerde komşusuna sarıldı; ekmeğini, battaniyesini, çorbasını paylaştı. Ahbap Derneği gibi sivil ağlar ya da mahallelerde örgütlenen halk dayanışmaları, iktidarın yönetemediği o büyük boşluğu doldurdu. Ancak bu tablonun arkasında gözden kaçırılmaması gereken çok temel bir illüzyon vardı.

Deprem sonrasında kitlelere “bağımsız”, “muhalif” ve “kurtarıcı” ambalajıyla sunulan Haluk Levent, Oğuzhan Uğur gibi figürler, aslında iktidarla hiçbir zaman gerçek bir karşıtlık içinde olmadı. Bizler, onların iktidarla, bakanlarla yan yana verdikleri sıcak fotoğrafları, düzenle uyum içinde yürüttükleri o pragmatik yolu gayet iyi biliyorduk. Yaratılan o sahte muhalif imaj, iktidarın kamusal sorumluluklarını devrettiği, üzerindeki yükü hafiflettiği kullanışlı bir aparattan ibaretti.

Peki, bugün ne oldu da dün iktidar ile yan yana poz verirken, bugün adliye koridorlarında, tutuklama talepleriyle yargılanır hale geldiler?

İktidar ile bu yapılar arasındaki o zımni anlaşma bozulup, sahte muhalif imajın arkasına gizlenen akçeli ilişkiler ve yolsuzluklar devlet eliyle bir bir ortaya saçıldığında, asıl darbeyi yine halk yemiş oldu. Yıllarca denetlenmeyen, göz yumulan, hatta alan açılan bu sistem ile bağlar koptuğunda; iktidar kendi sorumluluğunu bu figürleri linç ettirerek üzerini örttü. Olan ise “kurtarıcı” diye bel bağladığı yapıların da kirlenmişliğini gören halkın umuduna, güvenine ve dayanışma inancına oldu. İktidarın bilinçli ihmali ve aciziyeti, halkı katmanlı bir umutsuzluğa hapsetti.

İşte tam da burada Victor Hugo’nun o tarihsel sözünü hatırlamalıyız: “Siz yardım edilmiş yoksullar istiyorsunuz, biz ise ortadan kaldırılmış yoksulluk!”

İktidar, anayasal bir yükümlülüğü olan sosyal güvenceyi, afette organize olma yeteneğini ve halkın can/mal güvenliğini sağlamak yerine; sorumluluğu şov dünyasının aktörlerine devretti. Sonra da o aktörlerle girdiği kirli ilişkinin faturasını topluma kesti. Bizlerin maruz kaldığı bu çürümüşlük, sermaye düzeninin asli görevlerini terk etmesinin doğrudan sonucudur. Ne iktidarın kendi yarattığı figürlerle hesaplaşması devleti “güçlü” kılar, ne de o sahte kurtarıcıların yöntemleri halkı özgürleştirir. Yoksulluğun ve çaresizliğin yardım kolilerine, bağış kampanyalarına ve şov figürlerine muhtaç edilmediği;  kamusal sorumlulukların eksiksiz yerine getirildiği bir düzeni kurmak dışında hiçbir seçeneğimiz yok.

İç Cephenin Tahkimi

İktidarın bu bahsettiğimiz “güçlü devlet” kurgusunun en stratejik ayaklarından biri de içerdeki muhalefeti tamamen etkisiz hale getirme ve düzeni kendi çıkarlarına göre yeniden yapılandırma, dizayn etme çabasıdır. Meclis gündemindeki “Terörsüz Türkiye” başlıklı çerçeve yasa tasarıları da bu mantıkla ilerliyor.

Görünürde bir “çözüm”, “çatışmasızlık” veya “kardeşlik” vaat eden bu süreç; özünde MGK, MİT ve TSK’nin raporlarına endekslenmiş, son kararı Cumhurbaşkanlığı yetkisine bağlamış bir sistem tasarımıdır. Masada “kod yasa” veya “çerçeve yasa” adıyla yürütülen pazarlıklar; iktidar, sermaye düzeni ve emperyalizm koordinasyonunda şekillenmektedir. Numan Kurtulmuş’un meclis turları, İçişleri ve Adalet Bakanlarının Bahçeli’ye sunduğu taslaklar veya İmralı’ya giden heyetlerin mekik diplomasisi, halka yansıtıldığı gibi bir “çözüm” değil; emperyalizmin ve sermaye düzeninin yönetimlerine entegrasyon arayışıdır.

Bu tasarımın en somut ayağı ana muhalefeti felç etme hamleleridir. CHP üzerine karabasan gibi çöken adli süreçler, Yargıtay’ın kararları erteleyerek partiyi “mutlak butlan” krizlerine, “Yeni Parti” arayışlarına ve iç bölünmelere sürükleyen belirsizlik ortamı, tesadüfî yargı gecikmeleri değildir. Muhalefet kendi derdine düşsün, kurultay kavgalarıyla boğuşsun, parçalansın ki; iktidar aradığı anayasa değişikliği için gerekli zemini dilediğince kursun.

AKP’li Hayati Yazıcı’nın “referandum” vurgusu, tam da bu felç edilmiş, krizlere boğulmuş muhalefet ikliminde anlam kazanmaktadır. “Yeni Anayasa” söylemi, emekçilerin haklarını genişletmek için değil; “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” adıyla kurumsallaşan rejimi, toplumun tüm kılcal damarlarına kadar tahkim etmek için bir kılıf olarak kullanılmaktadır. İktidar, bir yandan “Terörsüz Türkiye” kartıyla yeni- Osmanlıcılığı meşrulaştırmakta, diğer yandan ana muhalefeti adli kıskaca alıp parçalayarak kendi kurduğu rejiminin sürdürülebilirliğine çalışmaktadır.

Burada asıl vurgulanması gereken temel husus şudur: Sermaye düzeninin bu sorunu halkların lehine, eşitlikçi bir zeminde çözme ehliyeti de niyeti de yoktur. Onların “çözüm”den anladığı; ya emperyalizmin bölgesel planlarına tam entegrasyon ya da kendi iktidarlarını tahkim etmektir. Bir yanda iktidar kanadının “ağırlaştırılmış müebbet alanlar ve üst düzey yöneticiler kapsam dışı kalacak, adli kontrol ve siyaset yasağı uygulanacak” yönündeki dayatmaları; diğer yanda Kürt Siyasi Hareketinin, ‘Öcalan’a statü içermeyen bir yasa, süreci sabote eder’ resti; meselenin toplumsal bir çözümden uzak olduğunu göstermektedir.

Tabii, buradaki önemli bir sorun da Türkiye solunun önemli bir kesimi yıllardır Kürt siyasi Hareketi’nin veya düzen muhalefetinin etkisinden çıkıp kendi bağımsız hattını kuramamasıdır. İhtiyaç duyulan şey düzen muhalefetinin belirlediği sınırlara hapsolmamaktır. Türk ve Kürt emekçilerinin gerçek kurtuluşu; burjuva demokrasisi ya da liberal illüzyonlar da değil, amasız fakatsız bir anti-emperyalist, anti-kapitalist ve gericilik karşıtı tutumla işçi sınıfının bağımsız devrimci iktidarını kurmaktan geçmektedir.

Dış Siyasetteki İkiyüzlü Tiyatro

Sınırların dışına baktığımızda ise bu “güçlü devlet” retoriğinin ne denli ikiyüzlü olduğunu görmekteyiz. İsrail medyasında ve siyasilerinde Türkiye’nin “yeni İran” olarak hedef gösterilmesi, “Final Türkiye ile olacak” tarzı savaş çığırtkanlıkları, iktidar basını tarafından “Bakın, İsrail bile bizden korkuyor” edasıyla bir gurur vesilesi gibi sunuluyor.

Oysa madalyonun arkasındaki gerçek yine oldukça sınıfsaldır. Filistin’de taş üstünde taş kalmazken, binlerce çocuk bombalar altında can verirken; İran’a yönelik saldırıları ciddi boyutlarda sürerken; AKP iktidarı aylarca İsrail ile olan ticareti durdurmamıştır. “Katliam ayrı, ticaret ayrı” psikolojisindeki bir pişkinlikle, yerli patronların kârlarına kâr katması sağlanmıştır. Filistin halkı katledilirken ekrandan İsrail’e lanet okuyan bu ikiyüzlü iktidar, arka tarafta ticaret çarklarını döndürmeye devam etti. Tepkiler üzerine İsrail’e ihracat kâğıt üzerinde durdurulunca, aynı mallar bu kez evrakta ‘Filistin’e satılıyor’ denilerek İsrail limanlarına sevk edildi. İsrail’in savaş makinelerini besleyen petrol ise Bakü-Tiflis-Ceyhan hattı üzerinden Türkiye topraklarından akmaya devam etti. Tüm bu hülleli ticaret, bu rejimin halkın vicdanına değil, sermayenin kârına hizmet ettiğinin çok açık net bir kanıtıdır. İsrail’in savaş makinelerini besleyen petrol Türkiye topraklarından akarken, ABD’nin amfibi hücum gemileri İzmir limanına demirlerken ekranlarda atılan anti-Siyonist tiyatral gözyaşının hiçbir hükmü yoktur. Kendini “Büyük Ortadoğu Projesi Eş başkanı” ilan eden bu anlayış için belirleyici olan halkın vicdanı değil, emperyalist tekellerin ve NATO’nun çıkarlarıdır.

Kurulduğu günden bu yana dünya halkları için kan, savaş ve sömürü anlamına gelen; ülkemizde de Gladio ve kontrgerilla örgütlenmeleriyle devrimcileri ve emekçileri hedef alan terör örgütü NATO, Türkiye’nin bağımsızlığının karşısındaki en büyük engeldir. Bugün AKP iktidarı; Adana’da NATO Çokuluslu Kolordu Karargâhı (MNC-TUR) ve İstanbul Boğazı’nda kurulması planlanan Deniz Unsur Komutanlığı gibi tehlikeli adımlarla, ülkemizi emperyalizmin savaş planlarına daha derinden entegre etmektedir. Memleketi ABD ve Trump için “dikensiz gül bahçesi” haline getirmeye çalışan iktidar, ülkemizde düzenlenen NATO Zirvesi vesilesiyle memleketin devrimcileri tutuklayarak emperyalizmin bekçiliğini yaptığını bir kez daha tescillemiştir.

Öte yandan, düzen muhalefeti de NATO’ya akıl verme yarışına girerek, emperyalizmi ittifak unsuru gören çizgisiyle bu suça ortak olmaktadır. Oysa ne NATO şemsiyesi altında “dünya liderliği” masalları anlatan AKP zorbalığı ne de emperyalizme göz kırpan düzen partileri bu ülkeye barış ve bağımsızlık getirebilir. Türkiye’yi bu karanlıktan çıkaracak güç; İncirlik ve Kürecik başta olmak üzere tüm emperyalist üslerin kapatılmasını, NATO’dan derhal çıkılmasını savunan ve Deniz’lerin 6. Filo’ya karşı başlattığı yürüyüşü bugün Sosyalist Türkiye hedefine taşıyan örgütlü emekçilerin bağımsızlık mücadelesidir.

Sınıfın Bilinci ve Gerçek Güç

Tuzla tersanelerinde, Antep’in dokuma fabrikalarında, İzmir’in belediye şirketlerinde işten çıkarılan; taban maaş hakkı gasp edildiği için bakanlık önünde polis barikatlarına direnen Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası üyesi öğretmenler; SSS Holding’e bağlı Doruk Madencilik emekçilerinin ardından Elazığ Eti Gümüş’te aylardır ödenmeyen ücretleri için Ankara’ya yürümeye hazırlanan madenciler; depolardan fabrikalara sefalet zamlarına karşı greve çıkan binlerce emekçi için bu dış politika tiyatroları ne anlam ifade etmekte?

Acı olan şudur ki; iktidar bu “güçlü devlet” illüzyonunu toplumun kılcal damarlarına kadar zerk etmeyi amaçlamaktadır. Mutfakta yangın büyürken, emekçiler sermaye karşısında güvencesizliğe ve ağır sömürü koşullarına mahkûm edilirken; “Trump bile yollarımıza hayran”, “İsrail bizi hedef aldığına göre güçlüyüz” söylemi, yaratılan ekonomik tahribatın ve derin yoksulluğun üzerini örtmek için bir illüzyon olarak sunuluyor. İktidar, halkın cebindeki boşluğu ve derinleşen sınıfsal çelişkileri şovenist hezeyanlarla, fetih hayalleriyle perdelemeye çalışıyor. “Dışarıda kudretli bir devlet” algısı, işçinin her gün fabrikada, atölyede, madende bizzat yaşadığı ağır sınıfsal gerçekliği ve çalınan geleceğini görünmez kılmak için araçsallaştırılıyor.

Oysa sorulması gereken soru basittir: Hangi devlet güçlüdür? Halkını patronların insafına terk eden, hasta olan işçisini kapı önüne koyan, yardım isteyen depremzedenin sesini duymayan, gençleri geleceksiz bırakan bir devlet mi? Yoksa kaynağını şatafatlı saraylara ve emperyalist savaş oyunlarına değil; insanca bir yaşama, parasız eğitime, nitelikli sağlığa, iş güvencesine ayıran bir toplum düzeni mi?

Bizim “güçlü devlet” kavramına devrimci ve insani yanıtımız nettir: Gerçek güç, içi boşaltılmış o şatafatlı adalet saraylarında, savaş uçaklarında ya da halkın üzerine salınan polis kalkanlarında değildir. Gerçek güç; bir çocuğun yatağa tok girmesindedir. Bir işçinin fabrikaya girerken akşam eve sağ döneceğinden emin olmasındadır. Bir afette kimsenin “Devlet nerede?” diye bağırmak zorunda kalmadığı toplumsal dayanışmadadır.

AKP rejiminin taktığı bu ‘güçlü devlet’ maskesinin altında aslında derin bir kriz ve büyük bir çürümüşlük gizli. Bu çürümüşlüğü örtecek hiçbir militarist söylem, hiçbir adli operasyon kalmamıştır. Bizler halkın bu sahte “güç” masallarına kandırılmasına izin vermemekle yükümlüyüz. İnsanı yaşatmayan, insanı açlığa ve yalnızlığa terk eden hiçbir aygıt “güçlü” değildir. Ve en büyük güç, bu yalan çarkının karşısına dikilip bir ekmeği, bir geleceği ve yeni bir ülkeyi kendi elleriyle kuracak olan örgütlü halkın gücüdür.

Son Eklenenler

Düzene Can Simidi: Temel Vatandaşlık Geliri

Düzene Can Simidi: Temel Vatandaşlık Geliri CHP’deki butlan kararının hemen sonrasında yeni bir parti seçeneği...

Bölgesel Asgari Ücret Nereden Çıktı?

Bölgesel Asgari Ücret Nereden Çıktı? Patron örgütleri tarafından belirli aralıklarla dile getirilen "bölgesel asgari ücret"...

Hürmüz Boğazı’na Alternatif Rota Yaratılabilir Mi?

Hürmüz Boğazı’na Alternatif Rota Yaratılabilir Mi? Küresel Güç Mücadelesinin Merkezinde Enerji Enerji, günümüzde yalnızca ekonomik faaliyetlerin...

NATO’nun Dönüşümü ve Türkiye’nin Rolü

Bu yazı Birlik ve Dayanışma Gazetesi’nin 12. sayısında yayımlanmıştır. 7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara, emperyalizmin savaş...