Zorbalık ve baskı ile hükmetmenin, yönetimde kuralsızlığın Arapça kelime karşılığı istibdat. Tarihte daha çok 1878-1908 yılları arasında 2. Abdülhamid’in yönetim dönemini tanımlamak için kullanılıyor. Mutlakiyetçilik, tek adamlık, otokrasi de diyebilirsiniz, hepsini bu dönemde birleştirebilirsiniz de. İstibdat adından daha çok o dönem sarayın çevresindeki bürokratlar ile tamamen merkeziyetçi bir yönetim anlayışını, dış politikada ümmetçi yaklaşımı, içteki muhalefeti sıkı takip için kurulan jurnal teşkilatını ve elbette gazete, dergi ve hatta kitapların basılmadan sarayda denetimden geçmesini temsil ediyor.
Basına Sansürün İlk Uygulamaları
Egemenlerin kendi iktidarlarını korumak için basını kapatma, sansürleme uygulamaları oldukça eski. Osmanlı’daki ilk uygulaması ise 1867’de çıkarılan Ali Kararnamesi. Tabii iletişimi fermanlar ile sağlayan sarayın, yeni iletişim aracına alışması da kolay olmadı. Öyle ki saray tarihçisinin çıkardığı bir tür resmi gazete olan Takvim-i Vakayi kapatan, onun açılmasını da isteyen 2.Mahmud oldu. Belki yaşanacakları çok önceden tahmin etti ama yine de daha fazla dayanamayıp yeniden yayınlamasını istedi. İngilizlerin çıkardığı Ceride-i Havadis ve sonrasında Tercüman-ı Avval ilk saray dışındaki yayınlar oldu. Tabii fikir gazetelerinin çoğalması, bu kararnamenin de nedeni oldu.
Türkiye’de Sansürün Kısa Tarihi
İstibdat döneminin basına karşı tutunduğu baskıcı, sansürcü ve yasakçı tutum ondan sonraki tüm dönemlerde de görüldü. 1925 yılında Takrir-i Sükûn Kanunu ile 1931 yılında çıkan Matbuat kanunu, basını düzenleme adı altında iktidarın denetimi için düzenlenmiş tasarılardı. Demokrat Parti ve 12 Eylül istibdat dönemine benzer uygulamalar vardı. Örneğin 1954 yılında muhalif gazetecilerin iktidar mensupları hakkındaki yolsuzluk ve nüfuz istismarı iddialarını mahkemede kanıtlama talepleri (ispat hakkı) kanunen reddedildi. Devlet adamlarının “şöhret ve servetine” zarar vermek gibi bir madde basın kanununda yer aldı. 12 Eylül darbesi de elbette basına karşı yasaklarda geçmişin uygulamaları ile geldi. Gazeteler basılmadan, kışlalarda sansürden geçiyordu. Anayasa oylamasında mavi oy hayır anlamına gelmekteydi gazeteler de toplu ulaşım için çıkarılan mavi kart haberlerinin bile bir göndermeye neden olduğu gerekçesi ile yasaklandığı konuşuluyordu. Darbenin basın üzerindeki baskısının, göreceli olarak azaldığı dönemlerde bile özellikle sosyalist basına yönelik müdahaleler oluyordu. 1990’ların başında bu yayınları basan matbaalara yüksek cezalar verilerek zorbalık yeni bir aşamaya geçmişti.
Yeni Osmanlıcılık ve Medyaya Baskı
Egemenlerin istibdat dönemi özlemleri hiç bitmedi. Ama 2002’de iktidara gelen AKP’nin uygulamaları 2. Abdülhamid dönemindeki uygulamaların birkaç adım ötesine geçti. Teknolojinin gelişmişliği geleneksel medya dışında özgür olduğu söylenen yeni mecralara alan açsa da bu mecraların çoğunluğu kapitalizmin ihtiyacı olan veri toplama merkezi gibi çalıştıklarından, özgürlükleri görüntüde kaldı.
AKP öncelikle medyada sermaye değişimi ile kendisine tehdit olarak algıladığı burjuvazinin bir bölümünü devre dışı bıraktı. Yüksek tirajlı gazetelerin çıkarıldığı medya devlerinin birer birer kendi sermaye gruplarına aktarılmasını sağladı. Kısa bir sürede iletişimin çoğunluğunu kontrol eder hale geldiler. RTÜK, BİK gibi aracı kurumlar ile direnen basılı, görsel yayınlara cezalar yağdırdılar, baş edemedikleri durumlarda ise mahkeme eli ile el koymaktan çekinmediler. Gazeteciler de yayınladıkları her haber sonunda mutlaka bir gözaltı yaşadılar, yaşıyorlar. Tutuklamalar bitmedi ve hep bir tehdit olarak var olmaya devam ediyor.
Bu kısma kadar aslında anlatılanların dışında gazetecilere yönelik zor kullanmaya hiç değinilmedi. Tarih, taşeronlar yolu ile katledilen onlarca gazeteciyi de yazıyor.
Egemen sınıflar işçi sınıfı ile olan tarihsel kavgasında güvenlik güçlerini, mahkemeleri kullandılar bunun yanında kamusal denetim görevini yerine getirmeye çalışan, bir bilinç taşıma aracı olan muhalif medyanın üstünden sopalarını hiç eksik etmediler. Medyanın ideolojik bir araç olarak etkisini iyi bildiklerinden kendilerine “yandaş” bir medya yaratıp onu beslerken son örneklerde olduğu gibi Tele1’e Halk TV’ye mahkeme yolu ile el koydular.
Basın özgürlüğü sınıflar üstü bir kavram değildir. Her zaman düzenin sınırları kapsamında olmuştur, bu sınırlar zaman zaman genişler bugün olduğu gibi oldukça daralır. Basın özgürlüğüne verilen önem değildir bu, sınırlar düzenin ihtiyacına göre şekillenir.
Bugünün ihtiyacı ise Yeni Osmanlıcılık siyasetinin gerektirdiği sesi kısılmış, susturulmuş bir medyadır. AKP iktidarı toplumun önemli bir kısmını ikna etmek konusunda başarısız olduğundan topluma erişecek iletişim araçlarını yok etmekten başka çaresi de kalmamıştır. Ve bugün yapılan budur.
Bugün bu baskılara karşı dururken işçi sınıfının gerçeği söyleme cesaretinin asla kırılmayacağını da hatırlatmak durumundayız.


