Türkiye Cumhuriyeti’nin kurtuluşu ve kuruluşu, anti-emperyalist bir mücadele sonucunda gerçekleşti. Sovyetler Birliği, Kurtuluş Savaşı’na önemli yardımlarda bulundu. Hem askerî hem de maddi açıdan Ankara Hükümeti’ne destek olan Sovyetler Birliği, bu desteğini ülke düşman güçlerden kurtulduktan sonra da sürdürdü. Örneğin, henüz yeni kurulmuş Türkiye’nin sanayisinin kurulmasında Sovyetler Birliği’nin büyük payı vardı. Tüm bu yardımların sebebi, anti-emperyalist mücadelenin dünya çapında güçlenmesini sağlamaktı.
Ancak Türkiye’nin seçtiği kapitalist yol, sonuç olarak onu NATO’nun bir parçası hâline getirdi. Dünyanın en büyük terör örgütü olarak nitelendirebileceğimiz NATO’nun etkisiyle Türkiye, Soğuk Savaş Dönemi’nde emperyalizmin ileri karakolu görevini gördü. Ülkemizin dört bir yanını saran NATO üsleri, Türkiye’nin bağımsızlığı için ciddi bir tehdit olmaya devam etmektedir. Bu yazımızda, NATO’nun taşeronluğunu yapmak konusunda önceki hükümetleri geride bırakan AKP’nin Orta Doğu politikaları üzerinde duracağız.
İhanetlerle Dolu Suriye Macerası
AKP iktidara geldikten kısa süre sonra, 2003 yılında başlayacak İkinci Körfez Savaşı’nın hedefinde Irak vardı. ABD, Saddam Hüseyin yönetimini devirmek için Irak’ın kitle imha silahlarına sahip olduğunu ve 11 Eylül saldırılarının sorumlusu El Kaide gibi örgütlere destek verdiğini ileri sürüyordu. Ancak işgalin ardından Irak’ta iddia edildiği gibi kitle imha silahları bulunamadı; Saddam yönetimi ile El Kaide arasındaki ilişkiye dair ABD’nin öne sürdüğü iddialar da kanıtlarla desteklenemedi.
ABD askerlerinin Türkiye topraklarını kullanmasına ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin Irak’ın işgaline destek vermesine olanak sağlayacak 1 Mart Tezkeresi, sokaklarda ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yükselen güçlü muhalefet sonucunda kabul edilmedi. Recep Tayyip Erdoğan, 2016 yılında yaptığı bir açıklamada, tezkerenin reddedilmesini şu sözlerle eleştirdi:
“Irak’ta düşülen hataya Suriye’de düşmek istemiyoruz. Ben 1 Mart tezkeresinin yanındaydım, karşı olanlar bunu açıkça söylemediler. Birileri de gizli kulisler attılar. O insanların kimler olduğunu araştırır bulursunuz. 1 Mart tezkeresi ilk anda kabul edilip Türkiye, Irak’ta olsaydı, Irak’ın durum böyle olmazdı. 1 Mart tezkeresi ilk anda geçseydi, Türkiye masada olacaktı.”
Irak’ta 1 milyona yakın insanın hayatını kaybetmesine neden olan bu savaşın doğrudan tarafı olamayan AKP, hedeflerine Suriye’de ulaşmayı zorlayacaktı. 2000’li yılların sonlarında ailesiyle birlikte tatillere çıktığı Beşar Esad’a “Kardeşim Esad” diyen Recep Tayyip Erdoğan, 2011 yılında Suriye’ye yönelik emperyalist müdahalenin başlamasıyla birlikte “Katil Esed” demeye başladı. Aslında Esad aynı Esad’tı; tek değişen, emperyalizmin Suriye’de iktidarı devirmeye karar vermesiydi.
Türkiye, emperyalizmin Suriye’ye yönelik saldırılarında tam anlamıyla taşeron görevi gördü. Neler yapmadı ki? Dünyanın dört bir yanından gelen cihatçıları, Türkiye topraklarında kurulan kamplarda “eğitip donattı” ve Suriye’ye gönderdi. Uzun yıllar boyunca Türk Silahlı Kuvvetleri, Özgür Suriye Ordusu adı altında örgütlenen silahlı grupları Suriye’ye yolladı ve onlara hem askerî hem de lojistik destek sağladı.
Suriye’nin tüm zorluklara rağmen başarılı olduğu ve cihatçıları İdlib’e sıkıştırdığı dönemde, Astana Süreci ve Soçi Mutabakatı kapsamında varılan anlaşmalarla Türkiye hem garantör oldu hem de gözetleme kuleleri ve askerî varlığıyla İdlib’deki cihatçıların tamamen yok olmaktan kurtulmasını sağladı. Bu da yetmedi; Türkiye, IŞİD’i ve PKK’yi bahane ederek Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı gibi harekâtlarla doğrudan Suriye’ye girerek toprak işgal etti.
2024 yılının sonlarında Rusya’nın Suriye’ye olan desteğini çekmesi, Suriye’nin ekonomik abluka nedeniyle zayıflaması ve İsrail’in ayrıntılı planlamasıyla İdlib’deki HTŞ güçleri, on gün içinde Esad yönetimini devirdi. Böylece emperyalizm, siyonizm ve şeriatçılar hedeflerine ulaştı. Erdoğan muradına erdi; ancak Suriye’nin düşmesiyle aradaki tampon bölge ortadan kalkmış oldu ve İsrail, Türkiye’nin bir anlamda komşusu hâline geldi.
Mekke İttifakı ve Yemen
AKP’nin Orta Doğu’da attığı en güncel adım, TBMM’ye henüz yeni sunulan, Suudi Arabistan ve Pakistan’la Mekke Anlaşması’nı imzalaması oldu. “Arap NATO’su” olarak tanıtılan bu anlaşma, Suudi Arabistan’ı Yemen’in meşru gücü Ensarullah Hareketi’ne karşı korumayı amaçlıyor. Bu anlaşma kapsamında Pakistan, Suudi Arabistan’a asker ve uçak göndermeye başladı. Türkiye’nin ise ilk aşamada Suudi Arabistan’a savunma sistemleri ve insansız hava araçları göndermesi, ayrıca Suriye’de kullanım ömrü dolan cihatçı savaşçıları bölgeye sevk etmesi bekleniyor.
Filistin’e ve İran’a her zaman destek olan, ABD ve İsrail’e karşı mücadele eden Yemen’le Türkiye’nin hiçbir sorunu yok. Kamuoyunda “Husiler” olarak küçümsenen Ensarullah Hareketi, Suudi Arabistan’ın yıllardır Yemen’e yönelik kanlı saldırılarına ve ablukasına karşılık vermektedir. ABD’den istediği desteği alamayan Suudi Arabistan, nükleer güç Pakistan’ı ve savunma teknolojisi ile ordusu güçlü olan Türkiye’yi kendine kalkan yapmak istiyor.
Yandaşlar tarafından İsrail’e karşı kurulduğu iddia edilen Mekke İttifakı’nın, İsrail’in baş düşmanlarından Yemen’i durdurmak amacıyla kurulduğu aşikâr. “Kutsal toprakları yeniden Türkler koruyacak” söylemi, aslında Türk askerinin Suudi Arabistan’ı koruyacağı anlamına geliyor.
İsrail Düşmanımız Mı, Dostumuz Mu?
AKP ve Erdoğan, açıklamalarında ve konuşmalarında İsrail’i yerden yere vursa ve lanetlese de Orta Doğu’da attıkları tüm adımlar İsrail’in işine yarıyor. Türkiye’nin, İsrail’le savaşan ve Filistinli örgütleri destekleyen Suriye’yi yok edip yerine İsrail’e sesi çıkmayan HTŞ’li Colani’yi başa getirmesi; şimdiyse İsrail’e saldırılar düzenleyen Yemen’e karşı bıçaklarını bilemesi akıllara şu soruyu getiriyor: İsrail gerçekten düşmanımız mı?
İktidarın söyledikleriyle yaptıkları birbirine uymuyor. Çünkü iç siyasette Siyasal İslamcılığa oynayarak İsrail hamaseti yapsa da dış siyasette emperyalizmin taşeronluğunu yaptığı için İsrail siyonizmine de destek oluyor.
AKP’nin Yeni Osmanlıcılık siyaseti, sadece geçmişe dair hayalperest bir nostalji değil; tam aksine, patronların yeni pazarlar bulma sevdasıdır. Yeni Osmanlıcılık, içeride gerici, neoliberal ve emek düşmanı politikalarla halkı yoksullaştırırken dışarıda sermaye sınıfının çıkarlarını genişletmeyi hedefleyen bir siyasettir.
NATO’nun 3.0 konseptine geçişiyle ABD, Orta Doğu’daki sorumluluğu bölgedeki vekil güçlerine bırakıp Batı Yarım Küre’ye ve Pasifik’e odaklanmak istiyor. AKP ise bu süreci fırsata çevirerek bölgedeki hegemonyasını pekiştirmeyi, enerji kaynaklarını ve pazarları kontrol altına almayı hedefliyor.
Yeni Osmanlıcılığa Hayır!
AKP’nin Orta Doğu politikası, komşu ülkelerimize, halklarımıza ve bölgemize kan ve gözyaşından başka bir şey getirmemektedir. İktidarın Yeni Osmanlıcı hayalleri ve patronların kâr ve para hırsı yüzünden ülkemiz hiçbir savaşa dâhil olmamalıdır. Suudi Arabistan’ı korumak bizim görevimiz değildir. Türkiye, Mekke Anlaşması’ndan acilen çekilmelidir!
Düşmanımız emperyalizm, siyonizm ve bunların işbirlikçisi yerli aktörlerdir. Anti-emperyalist mücadele yükseltilmeli; bununla birlikte, emperyalizmin ülkemizdeki işbirlikçileri de unutulmamalıdır. Biz sadece emperyalizme değil, ülkemizdeki emperyalizm destekçisi patron sınıfına ve emperyalizmin çocuğu dinci gericiliğe de karşıyız!
Emperyalizme, kapitalizme ve gericiliğe karşı mücadele etmek için Birlik ve Dayanışma’mızı güçlendirmek zorundayız.


