Ana SayfaMercekHoldingleşen Tarikatlar Ve Düzenin Rıza Aygıtları

Holdingleşen Tarikatlar Ve Düzenin Rıza Aygıtları

Türkiye’nin siyasal ve toplumsal yapısını derinden sarsan, adeta bir ahtapot gibi devletin tüm kurumlarını saran tarikatlar gerçeği, ne yazık ki uzun süredir yalnızca “inanç özgürlüğü”, “sivil toplum kuruluşu” veya “geleneksel ibadet grupları” gibi son derece sığ ve yanıltıcı bir çerçeveden okunuyor. Bu apolitik ve masumlaştıran bakış açısı, meselenin özünü gözden kaçırmamıza neden olmaktadır. Oysa bu yapılar; Anadolu’nun ücra köşelerinden metropollere kadar eğitimde, barınmada, ticarette, bürokraside ve doğrudan doğruya siyasal alanlarda örgütlenen, yoksulun çaresizliğini siyasal güce, müridin kör bağlılığını devasa bir sermayeye dönüştüren neoliberal sömürü çarkının rıza aygıtlarıdır. İşte tam da bu yüzden tarikatlar meselesi basit bir teolojik tartışma veya salt bir din meselesi değil; doğrudan doğruya bir rejim, sermaye, sınıf ve iktidar meselesidir.

Türkiye’de tarikatların devletle kurduğu bu simbiyotik ilişki, özellikle son kırk yılın sınıfsal ve siyasal koşulları incelenmeden anlaşılamaz. 12 Eylül faşist darbesi, yalnızca sol örgütleri kapatıp devrimcileri cezaevlerine doldurmakla, sendikaları işlevsizleştirmekle kalmadı. Aynı zamanda işçi sınıfının, gençliğin ve yoksul halkın örgütlü, kolektif gücünü de silindir gibi ezerek toplumsal alanda devasa bir vakum yarattı. 1970’lerde fabrikalarda, üniversitelerde ve gecekondu mahallelerinde yükselen sınıf dayanışması, kasten ve sistematik saldırı sonucu yok edilirken, açılan bu devasa toplumsal boşluk bilinçli bir devlet politikasıyla, Türk-İslam sentezi şemsiyesi altında tarikatların ve cemaatlerin eline bırakıldı. Toplumun kendi haklarını savunma mekanizmaları felç edilince, o alanları itaat kültürünü aşılayan dinsel ağlar doldurdu.

Neoliberalizmin yıkıcı dalgasıyla birlikte devlet, asli görevi olan sosyal alanlardan adım adım, planlı bir şekilde çekildi. Devletin kasıtlı olarak çözmediği ve adeta bir sektöre dönüştürdüğü barınma sorununu tarikat yurtları; eğitim sorununu merdiven altı Kuran kursları; yoksulluğu ve açlığı ise tarikatların erzak ağları doldurmaya başladı. Ancak bu asla karşılıksız bir “hayırseverlik” faaliyeti değildi. Kurulan bu sistemde yardım; örgütlenmeye, örgütlenme aklını şeyhine teslim etmiş kör bir itaate, itaat ise devlete ve sermayeye pazarlanacak siyasal kadrolara dönüştü. Turgut Özal dönemiyle ivme kazanan bu süreçte tarikatlar, kapitalizmin dışında duran “manevi topluluklar” olma maskesini tamamen atarak holdingleşme sürecine girdiler. Din kisvesiyle sömürülen binlerce insanın verdikleri bağışlar, yoksulların vergileriyle ve devletin sunduğu milyarlık rant ihaleleriyle büyüyen bu yapılar; zamanla devasa şirketlere, medya holdinglerine, zincir hastanelere, özel okullara ve devasa sermaye vakıflarına dönüştü. İskenderpaşa Cemaati’nin Medipol gibi dev gruplarla eğitim ve sağlığı, Hak-Yol Vakfı üzerinden de yargıyı domine etmesi; Menzil Tarikatı’nın Sağlık Bakanlığı başta olmak üzere kritik bürokratik aygıtları adeta kendi şirket departmanı gibi yönetmesi; Işıkçıların İhlas Holding çatısı altında bir medya-inşaat tekeline dönüşmesi veya Süleymancıların ülkenin barınma ağını milyarlık yurt sektörüyle kuşatması, bu dönüşümün en somut kanıtlarıdır. Bugün tarikatlar feodal kalıntılar değil, bizzat kapitalist düzenle ve devletle iş birliği yaparak palazlanmış sermaye tekelleridir.


Eğitimden sağlığa; barınmadan inşaat sektörüne, yargıya kadar nüfuz eden tarikatların ve cemaatlerin yolu, yalnızca öncesi sağcı iktidarlarla ve AKP’li yıllarla açılmadı. Aynı zamanda düzen muhalefetinin de bu yapılara dönük kimi zaman “demokrasi” kimi zaman da “özgürlük” yaklaşımlarını tercih etmeleri, siyasi bir hata değil bilinçli bir tercihtir. Bu tercih ne yazık ki bugün düzenin, iktidarıyla-muhalefetiyle bir bütün olarak gericiliğin yollarını döşediğini gösteriyor.

Siyasal İslam’ın ve AKP’nin pragmatik siyaseti gereği, dün devleti beraber yönettikleri yapılarla bugün çıkar çatışmasına tutuşmaları, bu cemaatlerin karanlık sicilini aklamaz. Bugün Süleymancılara veya Furkan Hareketi’ne yapılan operasyonlar, bu açıdan bizleri yanılgıya sürüklememelidir. Alparslan Kuytul’un Erdoğan ile çatışması, onu laikliğin veya demokrasinin savunucusu yapmaz; Süleymancıların seçimlerde muhalefete göz kırpması, onları ilerici bir güç haline getirmez. Bugün bu sığ ve ilkesiz tuzağa düşmenin mantıki sonucu; yarın, devletle kanlı bir iktidar savaşına giren Fetullahçılara da “muhalif” deme gafletine düşmek demektir. 

Tarihsel gerçek açık: Türkiye’nin AKP ile yaşadığı karşı devrim sürecinde en büyük, en yıkıcı rollerden birini bizzat Fetullahçılar oynamıştır. Fakat dün Fetullahçılar devletin asli ortağıydı; soruları çalarak milyonların hakkını gasp ediyor, sahte iddialardan oluşan davalarla orduyu, yargıyı, siyaseti yeniden dizayn ediyor; holdingleşmiş yapısıyla ekonomiye yön veriyordu. Bugün Süleymancılar hedefte olabilir, yarın iktidar blokunda pasta paylaşımında bir sorun çıkarsa İsmailağa veya Menzil de hedef tahtasına oturtulabilir. Ancak bir tarikatın iktidarla kavgaya tutuşması, onun gerici, piyasacı, emek ve cumhuriyet düşmanı karakterini değiştirmez.

İşte tam da bu yüzden “iyi tarikat” veya “kötü tarikat” diye bir ayrım yapılamaz. Tarikatların ve cemaatlerin tamamı istisnasız bir şekilde kötüdür ve toplumsal yapıya tamamen zarardırlar.Yurttaşlık bilincini, bireyin özgür iradesini ve eleştirel aklı yok ederek, müridi “aklı yıkanmış” bir itaatkâra dönüştürürler. Kendi metinlerinde şeffafça belirttikleri üzere laik cumhuriyetin yeminli düşmanıdırlar; nihai amaçları cumhuriyetin ilerici kazanımlarını tasfiye ederek dinci gerici dönüşümü tamamlamaktır. Kamusal ve parasız eğitimin çökertilmesiyle çaresiz bırakılan çocukları kendi yurtlarına mahkûm ederek, onlara karanlık bir ideolojik deli gömleği giydiren, sayısız istismar skandalıyla anılan karanlık merkezlerdir. Liyakati yok ederek kamu kaynaklarını kendi yandaşlarına peşkeş çeken, devletin çeşitli kademelerini ve bürokrasiyi kendi çiftlikleri gibi siyasi olarak kullanan yapılardır.

Bugün siyasal alanda düşülmemesi gereken en büyük tuzak, sırf mevcut iktidarla rant ve güç kavgasına tutuştu diye bu holdingleşmiş şeyhlerden ve gerici cemaatlerden ‘demokrat’ veya ‘muhalif’ devşirmeye çalışan siyasi körlüktür. AKP’nin kestiği cezalar üzerinden Süleymancıları veya Furkancıları aklamaya çalışan, FETÖ’nün kanlı geçmişini unutturan bu ilkesiz muhalefet anlayışı; sermaye ve tarikat tahakkümüne dayalı bu sömürü çarkına su taşımaktan başka bir işe yaramaz. Meselenin kalıcı çözümü, iktidar blokuyla ters düşen bir tarikatı aklayıp sistemin içine yeniden entegre etmek veya gerici ağlar arasında yeni bir denge kurmak değildir. Çıkış yolu nettir: Hangi safta durduğuna veya kime muhalif olduğuna bakmaksızın tüm tarikat holdinglerini tavizsiz bir kamulaştırma hamlesiyle tasfiye etmek, emeği ve toplumsal alanı bu kuşatmadan kurtararak laik, kamucu, eşitlikçi sosyal bir düzeni inşa etmektir.

Tarikatların ve cemaatlerin toplumsal alandaki bu boğucu gücünü kırmanın yolu, onlara bu gücü veren devasa ekonomik ve mekânsal altyapıyı başlarına yıkmaktan geçer. Tarikat yurduna karşı başka bir cemaatin yurdu değil, tamamen parasız, laik ve bilimsel kamusal eğitim şarttır. Cemaatlerin kendi çevrelerine lütuf olarak verdiği, onur kırıcı ‘sadakaların’ değil; yoksul emekçi halkın birer yurttaş olarak ücretsiz sağlık, barınma, eğitim hakkına erişiminin sağlanması; çalışma hakkının anayasal güvenceye alındığı bir ülkeye ihtiyacımız olduğu apaçık.

Tüm tarikat ve cemaat faaliyetleri, vakıf veya dernek maskesi altında sürdürdükleri örgütlenmeler sonlandırılmalıdır. Bu yapıların on yıllardır halkın dini duygularını sömürerek, devleti parselleyerek, kamu ihalelerine çökerek biriktirdikleri devasa servetlere el konulmalı; holdingleri, vakıfları, lüks plazaları, hastaneleri, okulları ve medya organları derhal kamulaştırılmalıdır. İşçinin, emekçinin, yoksul öğrencinin hakkı olan bu devasa kaynaklar, holdingleşmiş şeyhlerden sökülüp alınmalı ve yeniden asıl sahibine, yani emekçi halka geri verilmelidir. Laik, bağımsız, eşitlikçi ve aydınlık bir Türkiye; tarikatların pazarlık masalarında değil, halkın yurttaşlık haklarını kazanacağı ve insanca yaşayacağı bir düzenle gelir.

Son Eklenenler

Özelleştirme Tarihi: Sata Sata Bitiremediler

İktidarın geçen günlerde açıkladığı, üç yıllık ekonomik yol haritasını belirleyen Orta Vadeli Program’da (OVP)...

Birlik Ve Dayanışma Gazetesi 15. Sayısı İle Alanlarda!

Birlik ve Dayanışma Gazetesi 15. sayısı ile alanlarda! Birlik ve Dayanışma Hareketi’nin, iki haftalık halk...

Yeni Eğitim Yılına Girerken: Eğitimi Ve Geleceğimizi Savunmak

İstanbul Esenyurt Birlik ve Dayanışma Hareketi - Can Erol Yeni bir eğitim öğretim yılına başlıyoruz....

İşçi Sınıfına Darbe: 12 Eylül

“Çalışkan ve vatanperver Türk işçisinin ekonomik koşullar çerçevesinde her türlü hakları korunacaktır. Ancak, temiz...