Ana SayfaMercekYükselen Barınma Sorunu

Yükselen Barınma Sorunu

TEMSİLİ ÇÖZÜM, MUTLULUK

Kamera gecekondunun kapısını açıp içeriyi gösterdiğinde; evdeki rutubeti, küfü ve kirli eşyaları yakın planlarla çok net görüyoruz. Dramatizasyon seviyesini artırmak için arkadan verilen müzik, “Bu evde nasıl yaşanıyor?” dedirterek bizi üzmek istiyor. Boğazımız düğümlense de sonrasında aynı evi pırıl pırıl boyalı, yeni eşyalı ve ortasında sponsorun tabelasıyla gördüğümüzde büyük bir mutluluk duyuyoruz. Sadece biz değil; birkaç yıl sonra eski durumuna dönecek olsa da ev sakinleri mutlu, kanal reklam gelirleri için mutlu, sponsor ise ufak bir harcamayla marka algısına yaptığı olumlu katkı için mutlu.

Bu kadar mutluluğu, “Neden bir gecekonduda bu şartlarda oturuyorlar? Aynı durumda olan binler, yüzbinler var, onlara ne olacak?” diyerek bozmaya gerek olmadığı konusunda adeta gizli bir mutabakatımız var. Çünkü bu sorular gereksiz görülür ve hatta soran kişi, “Hiç değilse başlarını sokacak bir yerleri var” denilerek azarlanabilir.

TEMEL İHTİYAÇTAN SEKTÖRE DÖNÜŞEN BARINMA

Barınma ihtiyacı; vahşi hayvanların saldırısı ve iklim koşullarının sertliğinin hüküm sürdüğü Paleolitik Çağ’da (Eski Taş Çağı), doğanın sunduğu mağara gibi yeraltı boşluklarıyla gideriliyordu. Tarımın önem kazandığı Neolitik Çağ’da (Cilalı Taş Devri) ise tarım alanlarına yakın olmak amacıyla, barınma ihtiyacını taş, ahşap ve kerpiçten yapılan basit yapılar sağlamaya başladı. Sonraki Antik Çağ, Orta Çağ ve Modern Çağ’da barınma; kentleşmeye, surlarla çevrili kalelere, apartmanlara ve toplu konutlara doğru evrildi. Tabii burada, tarım ve hayvan yetiştiriciliğiyle doğan yerleşik barınma ihtiyacına tekrar dönmek gerekiyor.

Burada bir alıntı yapacaksak elbette bu Rousseau olmalıdır. Jean-Jacques Rousseau, “İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı” adlı eserinde, bir toprak parçasının etrafını çitleyip “Bu benimdir” diyen ilk insanı uygarlık krizinin başlatıcısı olarak görür. Çünkü özel mülkiyeti, eşitsizliğin ve toplumsal çürümenin kaynağı sayar. Marx, Rousseau’yu ütopik bulsa da onun görüşlerine değer vermiş; ancak mülkiyetin, bir grubun diğerinin emeğine el koymasının aracı olduğunu göstererek bu yaklaşımı eleştirmiştir. Kaldı ki mesele salt ahlaki değil, toplumun sınıflara bölünmesi meselesidir. Kapitalist üretim tarzı, toprak rantı ve sınıf çelişkileri barınma sorununun temelidir. Friedrich Engels’in kaleme aldığı “Konut Sorunu” da sanayi devrimi sonrasında kentlerde ortaya çıkan ağır barınma krizini ve bu krize önerilen burjuva çözümlerini eleştirir. Broşürde, ev sahibinin işçinin elinde kalan ücrete kira yoluyla el koyarak ikincil bir sömürü gerçekleştirdiğini yazar.

GÜNCEL OLARAK BARINMA SORUNU

AKP iktidarının inşaat sektörüne ne kadar önem verdiğini ve sektörü teşviklerle desteklediğini biliyoruz. Kendi dönemlerinde ülke, kentsel dönüşüm adı altında büyük bir şantiye alanına döndü. Bunun sonucu olarak, toplumun barınma sorununa bir şekilde çözüm arandığını ve bulunduğunu düşünebilirsiniz. Ama çıkan sonuç öyle değil. İktidara geldiği yılda ev sahipliği oranı %73,1 iken, 2025 yılı verilerine göre bu oran hızlı bir düşüşle %57,1’e geriledi. Aşağıdaki tablo konuyu net olarak gösteriyor. Kiracı oranı bakımından Avrupa’da dördüncüsüyüz.

Artık konut, temel bir insan hakkı olmaktan çıkıp finansal bir yatırım ve rant aracına dönüşmüş durumdadır. Konut fiyatlarının yükselmesi ve son yıllarda kredi faizlerinin de artmasıyla birlikte ev sahibi olmak emekçiler için bir hayale dönüşmüştür.

Özellikle metropollerde kira fiyatları asgari ücretin üzerindedir. İstanbul’da 100 metrekarelik bir dairenin ortalama kira bedeli 45.000 ₺ civarındadır. Engels’in vurguladığı “konutun metalaşması” kavramı, Türkiye’deki güncel durumun tam karşılığıdır. Konut kiralarındaki fiyat değişimlerinin belirli bir baz yıla göre zaman içinde nasıl bir yön izlediğini ölçen ekonomik bir gösterge olan Konut Kira Fiyat Endeksi tablosu da aşağıda yer almaktadır. Bu tablo, inşaat sektörünün dar ve orta gelirlilerin erişebileceği sosyal konutlar yerine, yüksek kâr marjlı lüks konut projelerine odaklanmasının bir sonucudur.

Mesele yalnızca barınacak bir ev bulmak değil; aynı zamanda o evin şartlarının insanca bir yaşamı ne kadar karşılayabildiğidir. BirGün’den Meral Danyıldız’ın haberinde de bunu net bir şekilde görüyoruz:

“Ucuz oteller ve pansiyonlar kiminin evi oldu. Buralar öğrenciler, düşük gelirli çalışanlar ve emekliler için aylarca, hatta yıllarca yaşanan adreslerden biri. Dolapdere’de bir pansiyonda kalanlar 8, 12, bazen 16 kişilik odaları paylaşıyor. Çağlayan’daki pansiyonlarda “camlı ve camsız” olarak ayrılan odalarda kalan emekliler, gökyüzünü görmek için ekstra bin lira ücret ödüyor: ‘Aylık 14 bin lira verip camlı odada kalıyorum. En azından güvercini, gökyüzünü, kumruyu görüyorum.” 1

ÇÖZÜME DOĞRU

Engels, bu krizin çözümü için toplumsal dönüşümü işaret eder. “Nedir ve nasıl olacak?” sorularının yanıtı aslında çoktan verilmiştir; çünkü yakın tarihte yaşanmış somut bir örnek vardır. Ekim Devrimi’nden sonra, II. Dünya Savaşı’na ve savaşın getirdiği büyük yıkıma rağmen SSCB bu konuda çok önemli adımlar atmıştır.

Devrim sonrası öncelikle hızlı bir kamulaştırma yapılmış; yoksul ve işçi aileleri burjuvaziye ait büyük evlere yerleştirilmiştir. Evlerin büyüklüğüne göre birkaç ailenin kaldığı bu evlerde mutfak ve banyo gibi alanlar ortak kullanılmıştır. Bu komünal evler, acil bir çözüm olarak hayata geçirilmiştir. Sanayileşme hamlesiyle kırdan kente göçün bir sonucu olarak yeni yapılarla desteklenen çözümler, II. Dünya Savaşı’nın getirdiği yıkımla yeni bir boyuta ulaşsa da, Sosyalist Cumhuriyet yaptığı hamlelerle sorunu kökten çözme yoluna gitmiştir. Prefabrik yapılar artarken, önce işlevsel müstakil evler, daha sonra da daha ferah ve ısınmayı kolaylaştıran yalıtımlı bloklar inşa edilmiştir. Bu blokların; etrafında kreş, okul, park, sağlık ocağı ve toplu taşıma durağı bulunan planlı mahalleler şeklinde kurgulandığını da atlamamak gerekir. Bugün “gri ve renksiz” denilerek kara propagandası yapılan binaların barınma sorununu nasıl çözdüğünü görmek ve hatta bugün özellikle Avrupa’nın belli başlı mimarlık okullarında ders olarak okutulduğunu da bilmek gerekiyor.

Bugün elimizde, rantın merkeze alındığı ve sağlıksız yaşam koşullarını dayatan bir barınma sorunu var. Bugün ve sonrasındaki burjuva iktidarlarının bunu çözmek isteyeceğini düşünmek hayalden öte bir şey değildir. Ancak bu, bizim çözüm için mücadele etmemizi engelleyecek bir durum da değildir. Öncelikle büyük kentlerdeki yoğunluğu azaltacak bir planlama yapılmalı ve üretim tüm yurda dağıtılmalıdır. Boş ve fazla konutlara el konulmalı, bu konutlar yoksul ve evsiz ailelere tahsis edilmelidir. Elbette kesin çözüm; arsanın ve bir rant aracına dönüşmüş olan konutların özel mülkiyetine son verilmesi olacaktır.

Girişte aktarılan görüntülere dair yazılanlar kimse için yabancı değildir. Konuyu bireysel bir düzleme indirgeyen kapitalizm barınma sorununu çözemez; ancak sadaka kültürünü parlatarak sorunu saklamaya çalışır. Halbuki sorun düzenin kendisinde, çözüm ise bu düzeni dönüştürmekte yatmaktadır. Bu yüzden sorunu açığa çıkarmak kadar, çözümü için mücadele etmek de emekçilerin bir görevi olarak şekilleniyor.

  1. https://www.birgun.net/haber/bir-omur-calismanin-bedeli-penceresiz-odalar-731676 ↩︎

Son Eklenenler

Özelleştirme Tarihi: Sata Sata Bitiremediler

İktidarın geçen günlerde açıkladığı, üç yıllık ekonomik yol haritasını belirleyen Orta Vadeli Program’da (OVP)...

Birlik Ve Dayanışma Gazetesi 15. Sayısı İle Alanlarda!

Birlik ve Dayanışma Gazetesi 15. sayısı ile alanlarda! Birlik ve Dayanışma Hareketi’nin, iki haftalık halk...

Yeni Eğitim Yılına Girerken: Eğitimi Ve Geleceğimizi Savunmak

İstanbul Esenyurt Birlik ve Dayanışma Hareketi - Can Erol Yeni bir eğitim öğretim yılına başlıyoruz....

İşçi Sınıfına Darbe: 12 Eylül

“Çalışkan ve vatanperver Türk işçisinin ekonomik koşullar çerçevesinde her türlü hakları korunacaktır. Ancak, temiz...