Sınırda Değil, Kapitalizmin Yarattığı Çıkmazda Boğulanlar
Ceuta’da temmuz ayının son günlerinde yaşanan kitlesel geçiş girişiminin üzerinden yaklaşık iki hafta geçti. Rakamlar artık ilk günlere göre daha belirgin. On binlerce insan Fas’ın kuzeyinden İspanya’nın Ceuta’daki sınırına yöneldi. İspanya’nın tahminlerine göre 72 bini aşkın kişi Ceuta’ya geçti ya da geçmeye çalıştı. Bu kişilerden yaklaşık 69 bin 500’ünün Fas’a geri döndüğü belirtiliyor. Bugün ise şehirde hâlâ binlerce göçmen bulunuyor; aralarında 1.300’ün üzerinde refakatsiz çocuk var. Ceuta’nın çocuk kabul merkezleri yaklaşık 90 kişilik kapasiteye sahipken bini aşkın çocuk burada tutuluyor.

Can kaybının boyutu ise ne yazık ki çok daha ağır. Denize girerek Ceuta’ya ulaşmaya çalışan insanların önemli bir bölümü hayatını kaybetti. Bölgeden gelen son raporlar, can kaybının en az 141’e ulaştığını ortaya koyuyor. Bu sayı, birkaç günlük bir sınır geçişinin bilançosu olarak ele alınamayacak kadar büyük. Burada söz konusu olan, insanların Avrupa topraklarına ulaşmak için ölüm riskini göze aldığı çökmüş bir düzen ve onun sonuçlarıdır.
Faslı gençlerin neden Ceuta’ya yöneldiğini anlamak için sınırdaki birkaç kilometreye bakmak yetmez. Ceuta sınırındaki Fnideq şehri ve çevresinde yaşayan gençlerin önemli bir bölümü açısından Avrupa, doğrudan karşı kıyıda bulunan bir ekonomik merkez durumunda. İşsizlik, düşük ücretler, eğitim ve sağlık hizmetlerine erişimdeki sorunlar ve gelecek güvencesizliği bu insanların yaşamlarının ayrılmaz bir parçası haline gelmiş durumda. Resmi verilerde dahi genel işsizliğin yüzde 13’ü, 15-24 yaş arası genç nüfusta ise yüzde 37’yi aştığı ülkede İspanya’ya geçmek, onlar açısından yalnızca bir ülke değiştirmek anlamına gelmiyor; çalışma, para kazanma ve ailelerine daha iyi bir yaşam sağlama hayali anlamına geliyor.
Sosyal medyada yayılan “sınır açık” söylentilerinin bu hareketin büyümesinde önemli rol oynadığı söyleniyor. İspanya Yüksek Mahkemesi’nin denizden gelenlerin otomatik biçimde geri gönderilmesini sınırlayan kararının içeriği çarpıtılarak binlerce insan Ceuta’ya ulaşmaları halinde İspanya’da kalabileceklerine inandırıldı. Ancak bu sistematik dezenformasyon ve arkasından gelen sınır akını, yalnızca dijital bir söylentiden ibaret değil; İspanya’nın Filistin’i tanıması ve Gazze’deki soykırımı eleştirmesi nedeniyle Madrid’deki hükümeti istikrarsızlaştırmak isteyen İsrail-ABD-Fas ortaklığının devreye soktuğu planlı bir siyasi baskının işaretlerini taşıyor. Nitekim İspanyol bakanların da işaret ettiği bu siyasi manipülasyon gerçeği ve yanlış bilginin bu kadar büyük bir kitleyi harekete geçirebilmesi, Faslı gençlerin zaten böyle bir fırsatı bekleyecek kadar derin bir çaresizliğe mahkûm edildiği gerçeğini ne yazık ki değiştirmiyor.
Burada asıl Fas rejiminin sorumluluğu üzerinde özellikle durmak gerekiyor. Avrupa Birliği yıllardır göçü kendi sınırlarının dışında durdurmaya çalışırken, Fas rejimini bu politikanın en önemli bekçisi haline getirdi. Avrupa’nın sınır güvenliği Fas topraklarına taşınırken, AB bu ortaklığı finansman, askeri teçhizat ve diplomatik tavizlerle besliyor. Bunun karşılığında çok da yabancı olmadığımız bir şekilde, Fas iktidarı, Madrid ve Brüksel ile ilişkilerinde devasa bir şantaj alanına sahip oluyor. Sınır kontrolleri gevşetildiğinde Ceuta gibi hatlarda baskı artıyor; böylece Faslı yoksul gençlerin yaşamları iki taraf arasındaki siyasi ve diplomatik pazarlıklarda harcanabilir bir araca dönüşüyor.
Bu nedenle yaşanan çaresizliği yalnızca dışarıdan dayatılan soyut bir “göçmen sorunu” olarak görmek, Fas rejiminin ve işbirlikçi yerel elitlerin sınıfsal sorumluluğunu gizler. Ülkedeki ekonomik büyüme göstergeleri, tıpkı Türkiye’de olduğu gibi, halkın refaha ulaştığı anlamına gelmiyor. Rant, tekelleşme, özelleştirmeler ve kamu hizmetlerinin tasfiyesi üzerinden yükselen sömürü düzeninin bedelini doğrudan emekçiler ödüyor. Gençlerin “Daha fazla hastane, daha az stadyum” çığlıklarına ve Rif hareketinden bu yana süren itirazlara saray, baskı ve tutuklamalarla yanıt veriyor. Fnideq kıyılarında on binlerce genç ölüme atlarken, başkentte krallık elitlerinin Taht Günü kutlamalarında şatafat sergilemesi bu sınıfsal uçurumu özetliyor. İnsanlara kalabilecekleri bir gelecek yaratılmadığı sürece, “ülkenizde kalın” çağrıları sınırın öte tarafından verilen boş bir nasihatten öteye geçmiyor.
Ceuta ile Fnideq arasında yalnızca birkaç kilometre var ve bu mesafe kapitalizmin ikiyüzlülüğünü açıkça belgeliyor. Avrupa şirketleri Fas’ta rahatça üretim yapabiliyor, fabrikalar açıyor, Ceuta’ya 25-30 kilometrelik yakınlıktaki Tanger Med limanından kalkan sanayi malları serbest ticaret anlaşmalarıyla Avrupa pazarına rahatça giriyor ve sermaye sınırlar arasında dilediğince dolaşıyor. Fakat aynı mesafeyi insanca yaşamak ve çalışmak için geçmek isteyen Faslı bir emekçi olduğunda, karşısına jiletli teller, polis barikatları ve askeri müdahaleler dikiliyor. Sermayenin önündeki tüm sınırlar kaldırılırken, emekçilerin önüne ölümcül duvarlar örülüyor. Avrupa’da ise aşırı sağ ve burjuva siyaseti, bu yoksul insan dalgasını “istila” ve “ulusal tehdit” söylemleriyle kriminalize ederek işsizliğin, konut krizinin ve düşen ücretlerin faturasını göçmenlere kesiyor; göçü sosyal bir krizden çıkarıp güvenlikçi bir histeriye dönüştürüyor.
2021’deki Ceuta krizinde 8 binden fazla kişinin sınırdan geçmesine göz yumulmasının ardından yaşanan diplomatik gerilim, bunu daha önce de göstermişti. Nitekim son olayda da Fas güvenlik güçlerinin sınır kapılarını açarak kalabalıkları denize yönlendirdiğini gösteren görüntüler ve sahada tespit edilen istihbarat unsurları, sınır denetiminin Rabat tarafından bilinçli olarak gevşetildiğini ortaya koyuyor. Ortaya çıkan tabloda Faslı gençlerin iki devlet arasındaki siyasi hesaplaşmaların ve pazarlıkların ortasında harcanabilir bir araç olarak bırakıldığı çok açıktır.
Bu tablonun arkasında ise giderek derinleşen ABD, İsrail ve Fas ittifakının jeopolitik hamleleri yatıyor. 2020’deki İbrahim Anlaşmaları ile İsrail’i tanıyan Rabat rejimi, karşılığında Washington’dan Batı Sahra üzerindeki gayrimeşru işgaline onay aldı. Bu anlaşma, İsrail menşeli casus yazılımların, 1 milyar dolarlık Ofek casus uydularının, Casablanca’da kurulan İsrail menşeli İHA üretim tesislerinin ve ortak askeri tatbikatların önünü açtı. Hatta Fas, Batı Sahra’nın fosfat, balıkçılık ve kum gibi doğal zenginliklerini ABD ve İsrailli sermaye gruplarının ortaklığına açarken, bir yandan da Gazze’deki işgal planlarına asker göndermeyi taahhüt edecek kadar bu eksene bağlandı.

Bu stratejik üçgenin hedefinde ise doğrudan Madrid yönetimi yer alıyor. İspanya Başbakanı Pedro Sánchez hükümetinin Filistin Devleti’ni tanıması, Gazze’deki katliamı açıkça eleştirmesi, ABD savaş uçaklarının bölgeye dönük operasyonlarda İspanyol üslerini kullanmasına izin vermemesi ve enerji tedarikinde ABD sıvılaştırılmış gazı yerine Cezayir ile anlaşmalar yapması, Washington ve Tel Aviv’de ciddi bir rahatsızlık yarattı. İsrail’in BM Daimî Temsilcisi’nin İspanya’yı Afrika’daki varlığı üzerinden açıktan hedef alması ve ABD’nin Madrid’in sınır politikalarını Avrupa’nın güvenliğini zaafa uğratmakla suçlaması tesadüf değildir. Hürmüz ve Bab’ül Mendeb gibi boğazların çatışmalarla kapandığı bir dönemde, Akdeniz’in anahtarı olan Cebelitarık Boğazı’nın denetimi emperyalist güçler için kritikleşti. Fas’ın Ceuta ve Melilla üzerindeki etkisi, ABD ve İsrail’in İspanya’yı köşeye sıkıştırma ve sol hükümet üzerinde baskı kurma planlarıyla doğrudan örtüşüyor. Rabat rejimi, sınır kapılarını açarak kendi yoksul halkını bu jeopolitik satrancın içine sürüyor.
İspanya’da ise göçmen işçiler üzerinden yeni bir bölünme yaratılıyor. Faslı işçilerin yoğun olduğu tarım, inşaat, turizm ve hizmet sektörlerinde ücretler zaten düşük ve çalışma koşulları çoğu zaman güvencesiz. Bu sorunların nedeni göçmenler gibi gösterildiğinde, ücretleri ve çalışma koşullarını belirleyen ekonomik ilişkiler tartışmanın dışına çıkıyor. Fas’taki gençlerin işsizliğinin nedeni de İspanya’daki işçiler değildir. İki tarafta da emeğin ürettiği zenginliğin nasıl paylaşıldığı sorusu ortada duruyor.
Ceuta’da yaşananların ardından daha fazla asker, daha sıkı sınır ve yeni geri kabul anlaşmaları gündeme gelebilir. Bunlar geçişleri zorlaştırabilir; fakat insanları ülkelerinden ayrılmaya iten koşulları değiştirmez. Fas’taki işsizlik ve eşitsizlik sürdüğü, Avrupa ile Afrika arasındaki ekonomik uçurum devam ettiği sürece göç baskısı da ortadan kalkmayacaktır. Bu uçurum, kapitalizmin sömürgecilik ve emperyalizm üzerinden kurduğu eşitsiz ekonomik ilişkilerden ayrı düşünülemez. Avrupa sermayesinin Fas’taki ucuz emekten ve üretim olanaklarından yararlanması, bu eşitsizliğin bugün de sürmesini sağlıyor.
Ceuta’da yaşananlar bu nedenle bir sınır güvenliği başlığına indirgenemez. Sömürgecilikten bugünkü bağımlı ekonomik ilişkilere, Fas rejiminin politikalarından Avrupa Birliği’nin sınır rejimine kadar uzanan bütün bir düzenin sonuçları aynı yerde görünür hale geldi. Denizde ölenler ve Fas’a geri dönmek zorunda kalan on binlerce insan ise bu düzenin bedelini ödeyenler oldu.
Faslı emekçiyle İspanyol emekçiyi birbirine düşman eden, onları sınırların iki tarafında karşı karşıya getiren bu düzene karşı halkların kardeşliği, işçilerin ortak mücadelesi ve sermayeye karşı sınıf dayanışması başka bir yolun mümkün olduğunu gösteriyor. Sınırlar halkları birbirinden ayırsa da emekçilerin çıkarları onları birbirine bağlıyor. Halklar kardeştir; onları birbirine düşman eden sınırlara, sömürüye ve emperyalizme karşı işçiler dayanışma içinde mücadeleye…


