Bu yazı Birlik ve Dayanışma Gazetesi’nin 11. sayısında yayımlanmıştır.
Emperyalist saldırganlığın tüm dünyada yükseldiği, sistemin kriz ve sıkışmalarının yoksullaşmayı, geleceksizliği, eşitsizlikleri derinleştirdiği bir kesitten geçiyoruz. Savaşlar, siyasi cinayetler, ambargolar, halklara yönelik tehditler artık normalleşmiş durumda. Suriye’nin HTŞ eliyle çözülmesi, siyonist İsrail rejiminin Filistin’de gerçekleştirdiği katliam, Lübnan’a, İran’a yönelik emperyalist saldırganlığın artması, Venezuela’da Maduro’nun ABD operasyonu ile kaçırılması, Küba’ya yönelik ambargo ve tehditler son yıllarda dünyanın karşı karşıya kaldığı saldırganlığı yeterince açıklıyor.
Bu durum emperyalist sistemin yapısına, kodlarına içkin. Sömürü düzeninin geldiği nokta ve sistemin iç dengeleri artık gerilimleri kaldıramayacak ve yeni düzlemler yaratılmasını zorunlu kılacak bir boyuta gelmiş durumda. Dolayısıyla özünde dünya halkları emperyalist-kapitalist sistemin “yasaları” altında eziliyor, geleceğini ve kurtuluşunu arıyor. İçinden geçtiğimiz sürecin Trump’ın deliliği, Netanyahu’nun barbarlığı olarak açıklanması büyük bir aldatmacadan ibaret. Tıpkı Maduro’ya “uyuşturucu baronu” yaftalaması üzerinden operasyon düzenlemesi, İran’a “ABD’ye nükleer füze atacağı” yalanı üzerinden saldırılması gibi.
Emperyalizm, kendi yayılmacı ve işgalci adımlarını meşrulaştırmaya çalışırken bir yandan da kendi sistemini sorgulatmamanın arayışı içerisinde. Her saldırı öncesinde “demokrasi, insan hakları, dünya halklarının güvenliği” kavramları arkasına sığınarak üretilen argümanlar bu çabanın ürünü olarak okunmalı. Gerçek ise, savaş, açlık, yıkım ve emperyalist entegrasyon adımları olarak karşımıza çıkıyor. Bu aldatmaca ve manipülasyonun halklar açısından karşılığının zayıfladığı, emperyalizme ve onun savaş aygıtı NATO’ya karşı tepkilerin de yükseldiği bir dönemden geçiyoruz. Bu tepkilerin, yeni bir düzen arayışıyla buluştuğu bir zeminin yaratılması ise insanlık için büyük bir zorunluluk, emperyalizme karşı yürütülecek mücadelenin gerçek bir temelde yükselmesi ve başarıya ulaşması için tek yol olarak karşımıza çıkıyor.
Türkiye de bu durumdan azade değil. Nasıl dünyanın gidişatı Trump’ın deliliği olarak değerlendirilemezse Türkiye’nin içinden geçtiği süreç de yalnızca “sarayın hedefleri” ile açıklanamaz. Türkiye sermaye düzeni emperyalist-kapitalist sistemin bir parçası ve emperyalizmin yönelimleriyle doğru orantılı olarak ilerliyor. Suriye’nin parçalanmasında AKP’nin üstlendiği rol, Filistin’de sahte gözyaşları dökerken İsrail’le ekonomik, siyasi ilişkilerin sürdürülmesi, Türkiye’deki emperyalist üslerin işlevi ve Türkiye’nin savaş örgütü NATO’nun üyesi olması bu ilişki açısından birkaç örneği oluşturuyor.
Bu ilişki yalnızca iktidara içkin de değil. Türkiye’deki tüm düzen partileri sınıfsal pozisyonu gereği emperyalizmle ilişkileri, NATO üyeliğini, emperyalist anlaşmaları tartışmıyor hatta özünde AKP’den farklı bir yaklaşımları da bulunmuyor.
Dolayısıyla, tüm dünya açısından büyük bir yıkım sistemine dönen emperyalizmle mücadele etmek, onun işbirlikçi iktidarlarıyla, aparatlarıyla kavgaya girişmek işçi sınıfının görevi olarak somutlanıyor. Sermaye düzeniyle, emperyalizmle, gericilikle kavgası olmayanların memlekete dair bir umudu barındırmadığının altının çizilmesi, insanca bir yaşam için eşitlik, özgürlük, bağımsızlık ve laikliğin hüküm sürdüğü bir ülkenin yaratılmasının kaçınılmaz olduğu, bu değerlerin ise yalnızca sosyalizmle mümkün olabileceği ifade edilmek durumunda.
Türkiye işçi sınıfı NATO’yu memleketten kovmak, istibdat rejiminden hesap sormak için kolları sıvamalıdır. Türkiye işçi sınıfı, eşitliğin ve özgürlüğün ülkesini yaratmak için emperyalizme, sermayeye, gericiliğe karşı büyük bir mücadeleye girişmelidir. 7-8 Temmuz’da Ankara’da gerçekleştirilmesi hedeflenen NATO zirvesini emekçiler “karşılamak” durumundadır. NATO’cuların, emperyalistlerin karşısında el pençe duranlara da, emperyalizmi “demokrasi uygulayıcısı” olarak görenlere de sırt dönülmeli, memlekete sahip çıkılmalıdır.


