Erdoğan Şen
1950 senesinde Türkiye’nin NATO’ya üye olabilmesi için Adnan Menderes, Meclis’in onayını almadan binlerce Türk askerini Kore’ye gönderdi. Memleketinden binlerce kilometre uzaktaki emperyalist bir savaşa Türk askerlerinin gönderilmesini Anadolu insanı, “Ankara nire? Kore nire?” sözüyle eleştirerek hafızalarımıza kazıdı.
ABD’ye ve emperyalist güçlere destek olmak için gönderilen askerlerden 1.000’e yakını yabancı topraklarda yaşamını yitirdi ve Adnan Menderes, emperyalistler için dökülen kanın karşılığında amacına ulaştı: Türkiye, 1952 yılında NATO’ya girdi.1
Benzer bir senaryo Yemen için de gerçekleşebilir mi? Osmanlı’nın son döneminde birçok askerin gidip dönemediği, hatta türkülere ve ağıtlara2 konu olan ve geçmişimizde hep acılarla anılan Yemen, son günlerde sıklıkla tartışılan bir konu. Yüz yıl sonra yine benzer acılar mı yaşanacak? Tüm bunların sebebi ne? Bu soruları yanıtlamak için konuya daha yakından bakalım.
Husiler Mi Ensarullah Mı?
Suriye İç Savaşı sırasında Suriye’nin Siyasal İslamcılar tarafından yönetilmesini isteyen emperyalizm yanlıları, meşru Suriye hükümetini “Esed” veya “Esed rejimi” olarak adlandırıyorlardı; şimdiyse ABD ve İsrail’in bölgedeki dostları, Yemen halkının kendi hükümetini ve ordusunu “Husiler” diyerek küçümsemeye çalışıyor. Husiler sadece bir aşiretin ismiyken, Yemen’i yöneten siyasi hareketin resmi adı Ensarullah’tır. ABD, İsrail ve Suudi Arabistan’a karşı direnen Yemenlilerden bu yazıda Ensarullah olarak bahsedeceğiz.
33 yıldır ülkeyi yöneten Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih, Arap Baharı’nın Yemen’e etkisiyle ortaya çıkan protestolar sonucunda 2012 yılında yönetimi bırakmak zorunda kaldı. Onun yerine gelen Abdurabbu Mansur Hadi’nin tamamen Suudi Arabistan güdümünde hareket etmesi, yolsuzlukları engellememesi ve halkın yaşam koşullarını iyileştirmemesi nedeniyle protestolar kaldığı yerden devam etti.
1990’larda Yemen’in kuzeyindeki Saada şehrinde tarih sahnesine çıkan Ensarullah Hareketi, Yemen’in başkenti Sana’yı 2014’te ele geçirerek ülkede yaşanan kaosu ve otorite boşluğunu sona erdirdi. İlk gününden itibaren ABD emperyalizmine, İsrail siyonizmine ve Suudi Arabistan Vahhabizmine karşı olan Ensarullah’ın Yemen’i yönetmeye başlaması, emperyalistler için büyük bir endişe kaynağı oluşturdu.
Şii kökenli olan ve İran’la yakın ilişkilere sahip olan Ensarullah’ın Yemen’i tamamen kontrol altına almasını istemeyen karşıt güçler, 2015’te iç savaş başlattı. Suudi Arabistan liderliğindeki dokuz Arap ülkesinden oluşan koalisyon, Ensarullah’a ve Yemen’e ağır saldırılar düzenledi ve ablukalar uyguladı.
2015’ten bu yana devam eden iç savaş yüzünden Yemen büyük acılar yaşadı: “377 bin insanın canına mal oldu. 151 bin kişi doğrudan çatışmalarda kurban gitti. 262 bin kişi açlık, hastalık, sağlık hizmetlerinin çökmesi ve savaş bağlantılı diğer nedenlerle yaşamını yitirdi. 4,3 milyon kişi ülke içinde yerinden edildi. 23 milyon 400 bin kişi, yani nüfusun yarıdan fazlası, insani yardıma muhtaç hâle düşürüldü. Beş yaşın altında 2,2 milyon çocuk akut yetersiz beslenmeden mustaripti.”3
Yemen ve Ensarullah, tüm bu acılara rağmen düşmanlarına boyun eğmedi. Tam aksine Yemen, İsrail’in Gazze’de katliam yapmasını Türkiye gibi sadece nutuklar atarak eleştirmekle kalmamış, İsrail’e füze saldırıları gerçekleştirmiş ve Kızıldeniz’de İsrail gemilerine saldırmıştır. Ensarullah, ABD’nin ve İsrail’in İran’a gerçekleştirdiği saldırıları da yanıtsız bırakmadı. Bir yandan ABD ve İsrail güçlerine saldırırken diğer yandan Suudi Arabistan’a karşı mücadele etti.
Mekke Anlaşması
Suudi Arabistan, sahip olduğu petrol zenginliğine, ABD ve İsrail’le olan askeri ve lojistik ilişkilerine ve modern teçhizatla donatılmış ordusuna rağmen Yemen’de Ensarullah’ı yenemedi. Tam aksine Ensarullah, savaş alanındaki tüm dezavantajlarına rağmen Suudi Arabistan tarafından desteklenen Yemen Hükümeti güçlerine karşı başarılı taarruzlar gerçekleştirdi ve Yemen’in Kızıldeniz kıyısındaki geniş bir bölgesini kontrolü altına aldı.
Bununla birlikte Ensarullah, Suudi Arabistan topraklarına yönelik doğrudan saldırılar gerçekleştirmeye başladı. Suudi Arabistan’ın zor durumda kalmasının ardından, işte bu noktada Mekke Anlaşması devreye girdi.
7 Ağustos’ta Mekke’de Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye arasında imzalanan Mekke Anlaşması, üç ülke arasında ortak bir savunma anlaşması olarak tanımlandı. Anlaşmada, NATO’nun 5. maddesine benzer şekilde, “taraflardan herhangi birine yönelik bir silahlı saldırının tüm taraflara yapılmış sayılacağı” ilkesi benimsendi. Ensarullah’ın anlaşmanın hemen ardından Suudi Arabistan’a yönelik saldırılar gerçekleştirmesi ise akıllara şu soruyu getirdi: “Yemen, Türkiye’ye de mi saldırmış oldu?”
31 Ağustos’ta İstanbul’da ilk resmî toplantısı yapılan Mekke Anlaşması’nın maddeleri kamuoyuyla paylaşılmadı; anlaşma henüz TBMM’nin onayına da sunulmadı. Ensarullah’ın Suudi Arabistan’a karşı yoğun ve başarılı operasyonları sebebiyle Suudi Arabistan, Mekke Anlaşması’nın tarafları olan Türkiye ve Pakistan’a acil ve üst düzey toplanma çağrısında bulundu. Üç ülkenin genelkurmay başkanları Riyad’da bir araya gelip Yemen’i “en güçlü şekilde” kınadı. Kolektif savunma konusunda kararlılıklarını dile getiren Türkiye ve Pakistan, iki ülke arasındaki savunma iş birliğinin güçlendirilmesi yönündeki iradelerini de ortaya koydu.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan bir TV programında, “Bizim anlaşmamızda da müttefiklik anlaşması var, sözümüzün eriyiz. Bu konuda bir dayanışma içerisindeyiz. Mekke İttifakı olarak yakından takip ediyoruz. Askeri ihtiyaçları özellikle belli teknik konularda olabilir, Bunu da karşılama yönünde sıkıntımız olmaz,”4 diyerek Suudi Arabistan’a olan bağlılığını tekrar dile getirdi.
Mekke Anlaşması’nın şimdiye kadarki dinamiği kabaca şöyle özetlenebilir: Suudi Arabistan, sahip olduğu petrol gelirlerine rağmen Yemen ve İran karşısında güvenlik alanında dış desteğe ihtiyaç duyuyor. Nükleer silaha sahip Pakistan ile savunma sanayisi gelişmiş Türkiye ise Suudi Arabistan’ın finansal kaynaklarından ve yapacağı savunma yatırımlarından yararlanabilecek konumda.
Türkiye’nin Libya, Somali ve Katar gibi ülkelerde hâlihazırda askerî varlığı bulunuyor. Ancak bu askerî personel, ağırlıklı olarak eğitim ve danışmanlık gibi görevler yürütüyor. Suriye İç Savaşı’nda ise Türkiye, ordusunu doğrudan kullanarak Suriye topraklarında askerî operasyonlar gerçekleştirdi.
Mekke Anlaşması kapsamında Türkiye, Suudi Arabistan’a yalnızca askerî eğitim, danışmanlık ve teçhizat desteği mi sağlayacak, yoksa anlaşmanın kolektif savunma hükümlerine uygun olarak Türk askerlerini Suudi Arabistan topraklarında sıcak çatışmaya mı sokacak? Anlaşmanın maddeleri kamuoyuna açıklanmadığı için bu sorunun yanıtı şimdilik belirsizliğini koruyor.
Sonuç: Yeni Osmanlıcılığa Hayır!
ABD emperyalizmi ve İsrail siyonizmi Orta Doğu’daki hegemonyasını korumak için bölgeyi yangın yerine çevirirken; İran, Ensarullah, Hamas ve diğer aktörlerden oluşan Direniş Ekseni, bu müdahalelere karşı bölgesel bir direniş hattı oluşturdu.
Türkiye’de AKP iktidarı, NATO 3.0 konseptiyle birlikte artık denge politikasını sürdürmekte zorlanıyor. Ancak Türkiye’nin Yeni Osmanlıcılık hayalleriyle ABD’nin yeni Monroe Doktrini (Donroe Doktrini) birbiriyle belirli ölçülerde örtüşüyor. ABD’nin Batı Yarım Küre’ye daha fazla odaklanmak için diğer bölgelerdeki askerî ve siyasi yükünü azaltma arayışı, Türkiye’nin Orta Doğu, Kafkasya ve Balkanlar’da daha fazla nüfuz sahibi olma hedefleriyle kesişiyor.
AKP, İsrail’i kameralar önünde yerden yere vursa da ABD ve İsrail’in Orta Doğu’daki hegemonyasını sürdürmesine hizmet eden politikalar izlemeye devam ediyor. Örneğin, İsrail’e karşı savaşlara giren ve Filistinli örgütlere uzun yıllar destek veren Esad yönetimindeki Suriye’nin yıkılmasında Türkiye önemli bir rol oynadı. Trajikomik bir şekilde, Türkiye ile İsrail arasında bir tampon oluşturan Suriye’nin rejim değişikliğiyle birlikte Türkiye, İsrail’le burun buruna geldi.
Yeni Osmanlıcı hayaller kuran AKP’nin, Türkiye’yi bölgesel savaşlara dâhil etme riski gün geçtikçe artıyor. Bu gidişatı durdurmak, emperyalizme, gericiliğe ve sermaye düzenine karşı bütünlüklü bir mücadelenin yükseltilmesinden geçiyor.
Düşmanımız emperyalizm, siyonizm ve Yeni Osmanlıcılıktır.
Türkiye, NATO’dan çıkmalı; memleketimizdeki NATO üsleri kapatılmalı ve emperyalist savaşların bir parçası olunmamalıdır!
Not: Ankara’da gerçekleştirilen NATO 2026 Zirvesi’ni protesto eden birçok devrimci hâlâ hukuksuz bir şekilde hapiste. Tüm NATO tutukluları serbest bırakılsın!
- https://birlikdayanismaninsesi.org.tr/natonun-karanlik-tarihi/ ↩︎
- https://www.youtube.com/watch?v=3DuUoEQPa2I&list=RD3DuUoEQPa2I&start_radio=1 ↩︎
- https://www.evrensel.net/yazi/99982/yalinayak-kamalilar-bicare-agalar ↩︎
- https://www.yenisafak.com/gundem/suudi-arabistanin-askeri-ihtiyaclarina-yanit-verebiliriz-4857311 ↩︎


