Ana Sayfa Blog Sayfa 3

Çözüm “Trump Barışı”nda Değil,Emekçilerin İktidar Mücadelesindedir

Bu yazı Birlik ve Dayanışma Gazetesi’nin 6. sayısında yayımlanmıştır.

Ortadoğu’da emperyalist dizayn projesinin ilerlediği bir evreden geçiyoruz. Sistemin çok kutuplu yapısından kaynaklanan gerilim, sıkışma ve çatışma olgularının yoğunlaştığı bölgelerden biri olarak değerlendirilebilecek Ortadoğu; Arap Baharı, Suriye’ye yönelik emperyalist saldırganlık süreci, İsrail’in bölgedeki hakimiyetinin siyasi, askeri, ekonomik, ideolojik olarak güçlendirilmesi, Gazze katliamı, HTŞ’nin Şam’da yönetimi ele geçirmesiyle birlikte Suriye’nin çözülüşü gibi olgularla yeni bir emperyalist dizayn evresine geçmiş durumda.

Emperyalist yayılmacılık ve saldırganlığın yoğunlaştığı tek alan ya da cephe şüphesiz Ortadoğu değil. NATO konsepti olarak değerlendirilebilecek ve Rusya, Çin, İran’ın zayıflatılmasını, etkisiz kılınmasını hedefleyen yaklaşım , bir dizi bölgede farklı biçim ve içerikte gerilim, sıkışma, çatışma ve savaş olgularını da besliyor ve derinleştiriyor.

Uzun yıllardır gelişen bu durumun ise artık somutlanma evresinde olduğumuz ifade edilebilir. “Trump barışı ya da doktrini” olarak ifade edilen bu yaklaşım Filistin’de, Ukrayna-Rusya ekseninde, Azerbaycan-Ermenistan geriliminde ve bugün Suriye’nin yeniden inşasıyla birlikte Türkiye’de yürütülmeye çalışılan “çözüm süreci”nde somutlanmaya çalışılıyor.

Savaş döneminin yerini “anlaşmalar ve barış” sürecine bıraktığını ifade etmiyoruz. Özünde, çok kutupluluğun sıkışma ve gerilim başlıklarından kaynaklı gelişen savaş ve çatışma dönemi artık yerini mevcut durumun yasallaştırılmasına, hukuksal zeminde tanımlanmasına bırakıyor. Bu durumun yeni gerilim başlıklarını beraberinde getireceği şimdiden görünüyor.

Suriye’de oluşan yeni tablo ve yine bu zemin üzerinden gelişen “çözüm süreci” de bu içerikten bağımsız gelişmiyor. Bugün “çözüm süreci”ne dair genel algı AKP iktidarının iç siyasette yaşadığı sıkışmayı aşma arayışı olarak kodlansa da içinden geçtiğimiz sürecin bunun ötesinde bir anlam taşıdığı açığa çıkmış durumda. Suriye ve Türkiye zemininde ilerleyen süreç tıpkı diğer örneklerde olduğu gibi bir “Trump barışı” olarak değerlendirilmek durumunda.

Emperyalizmin yönelimlerinden biri İran’ı kuşatmak ve Ortadoğu’da İsrail’in etkisini artırmaktı. Ortadoğu geldiği nokta itibariyle bu projeye yakınlaşmış durumda. Bugün Suriye’deki dinamikler değerlendirildiğinde emperyalizm karşıtı, bağımsızlıkçı bir yaklaşımın gelişemeyeceği açığa çıkmış durumda.

Bu tablonun emperyalist-kapitalist sistemin çok kutuplu yapısına nasıl etkide bulunacağı bir tartışma konusu olmakla birlikte bugün Ortadoğu’da yaşayan emekçiler için gündeme alınması ve mücadele edilmesi gereken bir olgu olarak değerlendirilmek durumunda.
Emperyalizmin, İsrail’in, AKP ve HTŞ’nin Türkiye’yi de içine alan biçimde Ortadoğu’da ideolojik, siyasi, ekonomik ve askeri açıdan etkisini artırmasının Türk, Kürt, ve Arap halkları başta olmak üzere Ortadoğu halklarının çıkarına olmadığı vurgulanmak durumunda. Bu durumun “sosyalizmin son kalesi Rojava’yı korumak” üzerinden değerlendirilmesi, Türkiye’de demokratik ortamın geliştirilmesi, Kürt sorununun çözülmesi, barış ve kardeşlik ortamının yaratılması noktalarıyla ele alınması büyük bir yanılgı halini almış vaziyette.

Sermaye düzeni, emperyalizm ve gericilik üçlüsü bir bütün olarak karşıya alınmadığı sürece eşitlik, özgürlük, bağımsızlık ve kardeşliğin gelişeceği zeminin yaratılamayacağı başa yazılarak yol alınmalıdır. Bugün Türkiye’de düzen muhalefetinin sahte umutlarına kapılmamak da, AKP-MHP’nin “yeni-Osmanlıcı” yönelimlerine meşruiyet katmamak da bu bütünlüklü yaklaşımdan geçmektedir.

Türkiye’de emekçilerin eşitliğe, özgürlüğe, insanca yaşama, ve kardeşliğe duyduğu özlem küçümsenmemelidir. Halklar arasında düşmanlığı körükleyen emperyalizm ve NATO’dur. İşçi sınıfına açlık sınırının altında ücreti reva gören sermaye düzeni ve onun temsilcisi AKP iktidarıdır. Toplumun her yanını saran ve teslim almaya çalışan, kadınları toplumsal hayattan soyutlamayı hedefleyen, gençliğin aklını esir almaya çabalayan gericiliktir. Tüm bunların ortak noktası ise sömürü düzeninin ilerlemesi, sistemin işlemesidir.

Bir diğer yanılgı ise “demokratik ortamın ve katılımın geliştirilmesi” ile birlikte Türkiye’deki sorunların çözüleceğine dair değerlendirmelerdir. Bugün yaşadığımız yoksullaşmanın ve artan sömürünün, eğitimin, sağlığın, ulaşımın piyasanın insafına bırakılmasının, geleceksizliğin, hukuksuzluk ve adaletsizliklerin basit bir yönetim sorunu olmadığı, sermaye düzeninin çıktıları olduğu ve bu düzen içerisinde çözülemeyeceği gerçeği emekçilerin yürüteceği mücadele açısından da önem taşımaktadır.

Emekçiler tam da bu açıdan düzenin her unsuruna karşı bağışıklık kazanmalı, bugün tüm sorunların üzerinde olan bir sermaye iktidarı sorunu olduğu gerçeğine odaklanmalıdır. Irkçılığın, mezhepçiliğin, emekçileri bölmeye ve etkisiz kılmaya çalışan düşüncelerin de panzehiri burada bulunmaktadır.

Bağımsızlığın, eşitliğin, özgürlüğün yolunu açıyoruz!

birlik ve dayanışma buluşmaları
Bağcılar

Bağımsızlığın, eşitliğin, özgürlüğün yolunu açıyoruz!

Paranın saltanatı yoksullaşmayı, eşitsizlikleri, adaletsizlikleri büyütmeye devam ediyor. Yetmiyor, baskıyla, aklımıza saldırılarla emekçileri kuşatıyor.

Emperyalist haydutluğun tüm dünyanın gözünün önünde ayyuka çıktığı, bölgemizin emperyalist devletler tarafından yeniden dizayn edildiği, ülkemizde rejim değişikliğinin son adımlarının atıldığı bu dönemde işçiler, emekçiler, yoksullar kendi geleceğini ellerine almalıdır.

Gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan bir düzen için Ocak ayı buluşmalarımıza devam ediyoruz.

Tüm emekçileri, kadınları, gençleri bir araya gelmeye davet ediyoruz.

Demokrasi Yalan, Yağma Gerçek: Haydut ABD ve Venezuela Planı

Venezuela

Amerika Birleşik Devletleri, tüm dünyanın gözü önünde uluslararası hukuku ayaklar altına alarak, egemen bir devlete, Venezuela’ya askeri müdahale başlattı. ABD, Venezuela limanlarını, askeri üslerini, petrol kuyularını ve Chavez’in naaşının bulunduğu mozoleyi hedef aldı. Nicolas Maduro ve eşinin kaldığı konut basılıp elleri ve kolları bağlanarak New York’a kaçırıldı. Haydut ABD’nin bu müdahalesini geçtiğimiz haftalarda ilan edilen yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin (UGS) sahadaki ilk adımı olarak görülmelidir.

Bu strateji belgesin okuduğumuzda, karşımıza çıkan şey bir ülkenin güvenlik planından ziyade dünya halklarına meydan okumadır. Strateji belgesi, Latin Amerika halklarını 1823 yılında ABD Başkanı James Monroe tarafından ilan edilen o meşhur doktrinin güncellenmiş halidir. O dönemde “Amerika Amerikalılarındır” diyerek kıtayı Avrupalı güçlere kapatan ve burayı kendi ‘arka bahçesi’ sayan zihniyet, bugün çok daha saldırgan bir biçimde bu doktrini güncellemiştir. Emperyalist temsilciler, Latin Amerika’yı hala kendi “arka bahçeleri” olarak görme kibrinden vazgeçmemiştir.  Bu kibir yalnızca Latin Amerika’ya özgü de değildir. Emperyalizm dünyanın her bölgesinde kendi egemenliğini pekiştirmek için kanlı savaşlara neden oluyor. Bölgemizde İsrail’in Filistin’de gerçekleştirdiği soykırım bunun en güncel ve somut kanıtı.

ABD’nin Venezuela’ya müdahale gerekçesi olarak sunduğu argümanlar yakın siyasi tarihimizde emperyalizmin işgal ettiği coğrafyalarda süreki ürettiği bayat argümanlardan farklı değil. Müdahaleyi “demokrasi” ve “uyuşturucuyla mücadele” gibi kavramlarla açıklanmaya çalışılmakta. Oysa Amerika’nın sicili, bu kavramları dile getirildiği anda çürütecek kadar kirlidir. Eğer Beyaz Saray’ın derdi gerçekten sandık güvenliği, halk iradesi veya demokrasi olsaydı, bugün Ortadoğu’daki en sadık müttefikleri, iktidarın babadan oğula geçtiği, kadının adının bile anılmadığı, muhalefetin kılıçtan geçirildiği Körfez monarşileri olmazdı. Başına ödül koyduğu Ahmet Şara’yı iktidara taşıyıp, Beyaz Saray’da ağırlamazdı. Emperyalist kapitalist sistemin çarklarına çomak sokmayan, petrolünü dolar sistemi üzerinden pazarlayan ve emperyalizme biat eden hiçbir diktatörlük, ABD için bir “demokrasi sorunu” teşkil etmez. Aksine, bu ülkeler her zaman müttefiktir. Demokrasi, ABD için bir amaç değil, kendisine bağlı olmayan ülkelere müdahale etmek için kullandığı bir araç.

Uyuşturucuyla mücadele tezi ise, demokrasi argümanından bile daha zayıf ve inandırıcılıktan uzak bir yalandır. Hafızalarımızı tazelemek gerekirse, ABD’nin “terörle mücadele” adı altında işgal ettiği ve yirmi yıl boyunca postallarıyla ezdiği Afganistan, bu işgal süresince dünyanın en büyük afyon üretim merkezi haline gelmiştir. Amerikan ordusunun gözetimi altında, CIA’in lojistik desteğiyle rekor kıran uyuşturucu ticareti, bu kirli savaşın finansmanında kullanılan en büyük kaynaktı. Mesele uyuşturucunun kendisi değil, o trafiği kimin kontrol ettiğidir. ABD ile kol kola giren, uyuşturucu kartelleriyle içli dışlı olan iktidarlara “devlet adamı” muamelesi yapılırken; ulusal kaynaklarını emperyalizme peşkeş çekmeyenleri “narko-terörist” ilan edilmesi riyakarlıktır.

Venezuela’ya müdahale bugün boyut değiştirse de asıl başlangıcı Hugo Chavez’in 1999’da iktidara gelerek petrol şirketlerini kamulaştırmasında, anti-emperyalist bir dış politika rotası çizmesinde ve Küba ambargosunu tanımayarak ABD’nin “arka bahçe” duvarlarını yıkmasıyla başladı. Chavez’in başlattığı Bolivarcı Devrim, 2002 yılında CIA’in desteğiyle askeri darbe tertiplenip Chavez kaçırılarak boğmak istenmişti. Ancak Venezuela halkının direnişiyle 48 saat içinde Chavez serbest bırakılmak zorunda kalmıştı. 2002’de başlayan emperyalist müdahaleler, ambargolar bugün başkentin bombalanması ve devlet başkanının kaçırılmasıyla devam ediyor.

Demokrasi ve uyuşturucuyla mücadele bahaneyse, ABD Venezuela’ya yıllardır neden müdahale ediyor?

Venezuela dünyanın en büyük petrol rezervlerine, doğalgaz, değerli madenlere ve yer altı zenginliklere sahip bir ülke. Emperyalizm bu kadar büyük bir kaynağa çökerek bu kaynakları yağmalamak istiyor. Trump yaptığı basın açıklamada petrol rezervlerini Amerikan petrol şirketlerinin peşkeş çekeceğini duyurdu. Müdahalenin en temel nedenlerinden birini haydut devletin temsilcisi açıkladı.

Saldırganlığının bir diğer ve belki de en kritik gerekçesi Amerika’nın ‘arka bahçesi’ olarak nitelendirdiği bölgede Çin ile yapılan ekonomik anlaşmalardı. Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesinde Amerika Kıtasında Çin’i artık diplomatik bir dille ekonomik bir ‘rakip’ olarak değil, Amerikan kıtasındaki egemenlik alanını ihlal eden tehdit olarak nitelendirildi. Venezuela, Çin’in ‘Kuşak ve Yol’ girişimiyle Latin Amerika’ya açılan en stratejik kapısıydı. Çin’in Venezuela ile kurduğu, petrol karşılığı kredi ve altyapı yatırımlarına dayalı derin ekonomik ilişki, ABD tarafından Monroe Doktrini’nin fiilen delinmesi olarak ilan edildi.

Venezuela’nın hedef alınmasının bir temel sebebi de Küba ile dayanışmasıdır. Chavez döneminden bu yana ABD’nin Küba’ya uyguladığı insanlık dışı ambargoyu tanımıyor ve emperyalizmin tecridini deliniyordu. Ayrıca bölgedeki bağımsızlıkçı, Amerikan karşıtı hareketlerle ittifaklar geliştiriliyordu. ABD için bu bölgede tehdit oluşturuyordu. Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun “Doğrusunu söylemek gerekirse ben bugün Kübalı bir devlet adamı olsam biraz endişelenirdim.’’ açıklaması itiraf niteliğinde.

Venezuela’da saldırı rastlantı veya tesadüf değil. Filistin’de soykırım yürüten İsrail’e sınırsız siyasi ve askeri destek sağlayan, Suriye’de kafa kesen cihatçıları iktidara taşıyan, NATO’yu genişletmek uğruna Doğu Avrupa’yı ateşe atıp Ukrayna’yı bir vekalet savaşına kurban eden akıl ile Venezuela’ya saldıran akıl aynıdır. Bu, Haydut Devletin dünya halklarını dizginleme zorbalıkla yönetme çabasıdır. Trump veya Biden fark etmeksizin, emperyalizm hegemonyasını askeri zorbalıkla ayakta tutmaya çalışmaktadır.

Emperyalist-kapitalist sistemin aktörleri yaşanan siyasi, ekonomik ve ideolojik krizleri yönetme kabiliyetini yitirdikçe savaşa, zorbalığa ve karanlığa başvurarak ayakta kalmaya çalışıyor. Venezuela’da müdahaleyle yalnızca Latin Amerika halkına değil tüm dünyadaki emekçi halklara gözdağı verilmekte. İnsanlık tarihte zorbalıkla teslim alınmadığı gibi bugün de teslim alınamayacaktır. Haydut devletlerin barbarlık dayatmasına karşı, anti emperyalist mücadele yükseltilerek bu karanlıktan çıkış gerçekleşecektir.

2026 Yılı Birlik Ve Dayanışma’nın Yılı Olsun!

2026 Yılı Birlik Ve Dayanışma’nın Yılı Olsun!

Geride bıraktığımız yıl, hafızalarımıza “yokluk ve yoksulluk yılı” olarak kazınmıştır. 2025’i, Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nda oynanan orta oyunlarıyla, hedeflenen enflasyon masallarıyla ve emeğimizin pula döndürülmesiyle uğurluyoruz. İktidar ve patronlar, kıdem tazminatına göz diken, esnek çalışmayı dayatan ve vergiyi tabana yayma adı altında işçinin boğazını sıkan programlarıyla yoksulluğu kalıcılaştırıyorlar.

Bize fedakârlık çağrısı yapanlar, kendi şatafatlarından ödün vermezken; bizden sabır bekleyenler, servetlerine servet katmaya devam etmiştir. Şimdi kapıdaki yeni yıl için yine aynı yalanları fısıldıyorlar. Ancak biliyoruz ki; patronların kârlı, iktidarın istikrarlı dediği her yıl, işçinin, emeklinin ve yoksulun hanesine sefalet olarak yazılmaktadır.

Bu yüzden 2026 yılı, sessizce boyun eğenlerin değil; hakkını arayanların, birbirine omuz verenlerin yılı olsun. Bu yıl, korkunun değil; cesaretin ve dayanışmanın yılı olsun.

Gelin, yeni yılda umutsuzluğu değil, mücadeleyi, birliği, dayanışmayı büyütelim.

Gelin, sermayenin bize dayattığı bu kölelik düzenine karşı, eşitlik ve özgürlük bayrağını daha yukarı taşıyalım.

Yeni yılımız, mücadele dolu olsun!

Birlik ve Dayanışma Gazetesi 6.sayısı çıktı. Gazete “2026 Yoksulluk Yılı Değil, Mücadele Yılı olacak! ” manşetiyle alanlarda.

Birlik ve Dayanışma Hareketi Greve Giden İşçilerin Yanında!

Birlik ve Dayanışma Hareketi greve giden işçilerin yanında!


Bakırköy Belediyesi ve DİSK’e bağlı Genel-İş Sendikası arasında beş aydır süren toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde anlaşma sağlanamadı. İstanbul Bakırköy Belediyesi çalışanı 1113 işçi grev kararını belediye binasına astı.

Zafer hakları için mücadele eden işçilerin olacak!

Bu Böyle Gitmez!

Bu böyle gitmez!

Asgari ücret, açlık sınırının da altında 28.075 ₺ olarak açıklandı.

Sermaye ve onun temsilcilerinden oluşan Asgari Ücret Tespit Komisyonu işçinin, emekçinin “temel, asgari yaşam ihtiyaçları”nı değil; IMF, Moody’s, Morgan Stanley, JP Morgan’ın taleplerini dikkate aldı. Sözünü söyledi ve 2026’nın açlık ve yoksulluk yılı olacağını ilan etti.

2026 yılında; emekçilere açlık, yoksulluk, sefalet ücretlerini dayatan sermaye sınıfı ve sermaye düzeninin temsilcisi AKP iktidarına karşı mücadeleyi yükselteceğiz.

Patronlar konuştu, sermayenin temsilcileri konuştu, bu düzenin partileri konuştu…

Şimdi söz işçinin, söz bizlerin!

İnsanca bir yaşam, eşitlikçi bir düzen kurmak için işçi sınıfını, emekçileri, yoksulları örgütlü mücadeleyi büyütmeye çağırıyoruz.

Gücümüz birliğimizden gelir!

Birlik ve Dayanışma Hareketi

Eğitim Değil, Ucuz İş Gücü: MESEM

Bu yazı Birlik ve Dayanışma Gazetesi’nin 5. sayısında yayımlanmıştır.

Ekonomik ve bölüşüm krizinin sonuçlarından biri olan yoksulluğun sonucu, kötü şartlarda yetişen ve yaşayan, temel gereksinimlerden yoksun çocukların iş yaşamına özellikle ağır ve emek yoğunluğu yüksek sektörlere çok erken yaşlarda katılmasıdır.Ülkenin ekonomik ve eğitim politikaları ne yazık ki bu şekilde yapılandırılmıştır. Çocuklar için başka bir seçenek yaratamayan ve hatta sermaye için bunu teşvik eden devlet, bunu meşru hale getirmek zorunda olduğundan dolayı bir proje ile ortaya çıkmış ve buna da Mesleki Eğitim (MESEM) ismini vermiştir.

Mesleki Eğitim

Toplumsal üretime katkıda bulunacak nitelikli iş gücünün yetiştirilmesi bu iş gücünün bilinçli ve kolektif kullanımı, toplum için faydalıdır. Tabii bu bir eğitim sürecidir teknik beceri gelişimi kadar. Bu eğitim çocukların akademik, pedagojik ve toplumsal bilinç olarak ilerlemesini de sağlamalıdır. Üretimin sürecinin bütününü kavrayacak eğitim ile de kendine, kendi emeğine, ilişkilerine, dünyaya ve yaşama yabancılaşmanın da önüne geçilebilir.

Bu eğitimin kimin için verildiği bu noktada önemlidir.

Bilginin gelişimi, aktarılması sanayi toplumu ile birlikte hız kazandı. Meslek eğitimi de üretim tarzının değişmesi ile usta-çırak ilişkisinden daha hızlı, daha ucuz bir üretim hedefleyen bir yapıya dönüştü. Bu süreçte insanın iş yerinde bir makinanın parçası haline gelmesi ile mevcut iş gücü niteliğinden başka nitelikli elemanlara ihtiyaç duyuldu.

Cumhuriyet ile birlikte meslek eğitiminde günün koşullarına ve gereksinimlere göre meslek okulları açıldı. Erkek, Kız Sanat okulları ile birlikte Ticaret okulları vardı. Bunun yanında yıllar içinde Tapu Kadastro, Hastabakıcılık, Hemşirelik, Balıkçılık, İnşaat Ustalığı, Ziraat, Matbaacılık, Laborant, Otelcilik, Meteoroloji, Aşçılık gibi meslek özellerinde okullar açıldı.
Piyasaya tam teslimiyetine ise 1980 yılından sonra başladı. O yıllarda yazın 21 günlük olan staj 1987 ile önce yarı dönem staja sonra ise 2 gün okul 3 gün staja dönüştü. Hedef ise toplum faydasından daha çok sermayenin ucuz iş gücü sağlaması idi. O yıllarda meslek liseli olarak akademik eğitimin, pedagojik gelişimin dikkate alınmadığı ve ayrıca mesleki eğitimin yetersiz olduğu yaşama değil üretim sürecindeki ucuz emeğe hazırlandığımız bir eğitim dönemi geçirdik. Staj dönemi okuldaki meslek seçiminden bağımsız ağır işlerin yüklenilmesi ile geçiyordu. O ve daha sonraki yıllarda okuduğu bölüme ait bir işte kendini bulan öğrenci sayısı da çok azdır.

2014 yılında liseler kapatılıp Mesleki ve Teknik Anadolu Liseleri altında toplandı. 2016 yılında ise Mesleki Eğitim adı altında 4 gün işyerinde 1 günlük okulda eğitim olan ve 4 yıl süren bunun sonucunda lise diplomasına dönüşen bir proje başlatıldı.

Bir Dönüşüm MESEM

Mayıs 2019’da Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk Anadolu Ajansı’na şunları söylemişti.

“Bakan Selçuk, mesleki ve teknik eğitimin doğası gereği sektörle yakın iş birliği gerektirdiğinin altını çizerek, bu konuya sistematik yaklaştıklarını vurguladı. Geleceğin güçlü Türkiye’si için nitelikli teknik elemanlar yetiştirmek üzere tüm hazırlıkları tamamladıklarına dikkati çeken Selçuk, “Bakanlık olarak meslek liselerindeki tüm alanlarda iş dünyası ile iş birliği yaptık. Meslek liselerinde 53 alanda iş dünyası ile imzalanmış 128 protokol yürütüyoruz. Sektörle birlikte planlanan eğitimleri almış meslek lisesi öğrencilerimize istihdamda öncelik tanınacak. Dolayısıyla bu yıl tercih yapacak öğrencilerimize mesleki ve teknik eğitimi bir alternatif olarak düşünmelerini tavsiye ediyorum.”

Açıklamadaki sektörle iş birliği okuldaki eğitimin sermayeye teslim edilmesi, sistematik yaklaşım ucuz iş gücü sağlamaktan başka bir anlam taşımıyor. Sermaye bir katkısı olmadan bu iş gücü havuzundan yararlanmasının ilanı bu. Ve en tehlikelisi ise çocuk işçiliğin meşruiyet kazanması.

Bakan, meslek ve teknik eğitimin öğrenciler için iyi bir tercih olduğunu söylerken, öğrenciler içinse durum zayıf bir akademik eğitim, temel eğitimde eksiklik, erken yaşta eğitimden koparılarak iş yaşamının olumsuz yanları ile tanışması ve gelecek için mesleki beceri kazanılması yerine düşük ücretli işlere mecbur kalmaktan başka bir anlam taşımıyor.

Bunun yanında daha ciddi ve güncel sorun ise iş sağlığı, güvenliğinin yetersizliği, denetimin yapılmaması amacın öğrenim değil üretim olmasıdır.
İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisinin verilerine göre 2024 yılında 9 çocuk işçinin iş cinayetinde yaşamını kaybettiği bir projedir MESEM.

Bu proje burjuvazinin kârını korumak ve arttırmak ile ilgili. Çocuklarımızı geleceksizlikten kurtarmaktan başka seçeneğimiz yok. Elbette çocukları iş yaşamına iten ekonomik politikaları değiştirmek zorundayız. Ama ondan önce de bu projenin sonlandırılması için de mücadele etmeliyiz. Yalnızca kaza ve cinayet olduğunda kadrajımıza girmemeli; yaşamı kavramış, donanımlı, toplumsal fayda sağlayacak emeğine yabancılaşmamış çocuklar, gençler ile geleceğimizi kurmalıyız.

Bu Düzen Çocukları Öldürüyor

Bu yazı Birlik ve Dayanışma Gazetesi’nin 5. sayısında yayımlanmıştır.

Türkiye’nin üzerinde iş cinayetleri adında kapkara bir gölge dolaşıyor; bu kez o gölge, çocukların üzerine düşüyor. Urfa’nın Bozova ilçesinde, devlet eliyle “meslek öğrensin” diye bir marangoz atölyesine gönderilen 15 yaşındaki Muhammed Kendirci’nin işkence edilerek öldürülmesi, yalnızca bir vahşet görüntüsünden ibaret değil. Bu olay sistemli bir sömürü düzeninin, denetimsizliğin ve devlet politikalarıyla büyütülen bir karanlığın dışa vurumu.

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi verileri, durumun münferit bir olay olmadığını acı bir netlikle yüzümüze çarpıyor. Bugün Türkiye’de yaklaşık 505 bin öğrenci, MESEM (Mesleki Eğitim Merkezi) kapsamında haftanın dört günü işyerlerinde “stajyer” adı altında ucuz iş gücü olarak çalıştırılıyor. 2025 yılı boyunca en az 80’den fazla çocuk çalışırken hayatını kaybetti. Son iki yılda sadece MESEM kapsamında en az 15 çocuk, farklı liselerde staj adı altında ise en az 7 öğrenci iş cinayetlerinde can verdi.

Muhammed tek değil; bu liste utanç vesikası gibi uzuyor: İstanbul’da kafası sac büküm makinesine sıkışarak can veren 14 yaşındaki Arda Tonbul, Kütahya’da üzerine sunta blokları devrilen 15 yaşındaki Erol Can Yavuz, inşaattan düşen, elektrik akımına kapılan, pres makinesinde ezilen daha nice çocuk… Bir ülke için bundan daha büyük bir utanç olabilir mi?

İktidarın “gençlere hem diploma hem gelir sağlayan yerli ve milli model” diye allayıp pulladığı MESEM, aslında çocukların organize sanayi bölgelerine dağıtıldığı, “eti senin kemiği benim” zihniyetiyle ucuz işgücüne dönüştürüldüğü bir tuzaktır. Haftanın 4 günü sanayide, yalnızca 1 günü okulda olan bir sisteme “eğitim” denemez. Bu, eğitimi işçiliğin kılıfı haline getiren bir kölelik modelidir. Üstelik maaş ve sigorta yükünü de devlet üstleniyor. Yani patronlara ölümüne çalıştırabileceği “bedava işçi” yani köleler sağlanıyor.

Muhammed Kendirci’nin ölümü, çocukların işyerlerinde ne kadar korumasız olduğunu bir kez daha gösterdi. Okulda olması gereken bir çocuk, sanayi sitesinin sert, denetimsiz ve çoğu zaman şiddet içeren hiyerarşisinin içine atılıyor. Denetim yok, iş güvenliği uzmanı yok, pedagojik yaklaşım yok. Sadece “üretim” ve “kâr” hırsı var.

Son 12,5 yılda en az 770 çocuk çalışırken hayatını kaybetti. Bu sayı yüzlerce sınıf dolusu öğrenci demek. Her biri, piyasanın acımasız çarkları arasında yok edilen bir yaşam. Muhammed Kendirci, bu çocuklardan sadece biriydi ama eğer bu düzen değişmezse sonuncusu olmayacak…

Hiçbir çocuğun kaderi “çalışırken ölmek” olmamalı. Bir çocuğun yeri torna tezgahının başı, inşaat iskelesinin tepesi veya marangoz atölyesi değildir. Çocuğun yeri okul sırasıdır, parktır, kütüphanedir.
Bunun için:

  • Çocuk işçilik yasaklanmalıdır.
  • MESEM (Mesleki Eğitim Merkezi) uygulaması derhal kaldırılmalıdır.
  • Kamusal ve parasız bir eğitim modeli hayata geçirilmelidir.

Çocuklarımız fabrikalarda, atölyelerde, tarlalarda iş cinayetlerine kurban gitmemeli. Bu kanlı çarkı durdurmak, Muhammed’e ve yitirdiğimiz tüm çocuklara borcumuzdur.

Demokrasi ve Adalet İçin: Örgütlü Toplum, Emekçilerin İktidarı

Bu yazı Birlik ve Dayanışma Gazetesi’nin 5. sayısında yayımlanmıştır.

Kapitalizmin geleceksizliği, anti-demokratik uygulamaları, yarattığı eşitsizlik ve sınırladığı özgürlük yalnızca Türkiye değil, tüm dünya açısından tartışılan bir konu halini almış durumda. Pandemi ile birlikte daha da derinleşen kapitalist sistemin kriz dinamikleri bugün dünyayı büyük bir seçeneksizliğe sürüklüyor.

Yoksulluk, işsizlik, geleceksizlikle anılan kapitalist-emperyalist sistem ise çözümü emek üzerindeki tahakkümün artırılmasında, enerji ve enerji nakil hatları üzerindeki rekabette, insanlığın ve işçi sınıfının büyük mücadeleler sonucu elde ettiği hakları bir bir törpülemekte, hızlı karar alabilen, hızlı uygulayabilen, baskıcı ve otoriter rejimlerle yol yürümekte arıyor.

Türkiye kapitalizminin başkanlık rejimine yönelimi de bu gerekçelerle değil miydi?

Emekçilerde oluşan tepkileri, gençliğin gelecek arayışını, kadınların özgürlük mücadelesi bastırılmak zorundaydı. Sistemin yarattığı bu sorunların sisteme karşı bütünlüklü bir mücadeleye dönüşmesinin önüne geçilmeliydi. OHAL’le, KHK’lerle, eylem ve grevlerin yasaklanmasıyla ilerleyen bu süreç, anayasanın rafa kalktığı, seçme ve seçilme hakkının tanınmadığı bir düzleme varmış durumda.

Anayasa Mahkemesi kararı alt mahkeme tarafından tanınmıyor fakat “yeni anayasa” tartışılıyor.

Düzen muhalefetinin Cumhurbaşkanı adayı tutuklanıyor, ana muhalefet partisi hedef tahtasına oturtuluyor, muhalif basın kuruluşlarına kayyum atanıyor fakat “demokrasi ve barış” yolunun nasıl açılacağı tartışılıyor.

Sermaye düzeninin bekçiliğini yapan AKP iktidarı yine sermaye düzeninin çıkarları doğrultusunda anayasayı, seçme seçilme hakkını, düşünce özgürlüğünü rafa kaldırıyor, oluşan boşluğa ise yine emperyalistlerin, sermayenin ve gericiliğin programını yerleştiriyor.

Peki, tüm bu tabloda emekçiler ne yapacak?

Bu soru hepimizin kafasını kurcalayan sorulardan belki de en önemlisi.

Yanıtı, bu gidişatın kaynağını doğru tespit ederek oluşturmamız gerekiyor. Tüm bu tablo yalnızca AKP iktidarının karakterinden dolayı mı? Yoksa AKP’nin de temsilcisi olduğu sermaye düzeninin ve kapitalist-emperyalist sistemin kendisi mi bu tablonun asıl sorumlusu?

Bu soruya birinci yanıtı veriyorsak eğer, Türkiye’de haksızlığa, hukuksuzluğa, gericiliğe, sömürüye karşı çıkıyor fakat tüm bunların asıl kaynağını kaçırıyoruz demektir. Başkanlık rejiminin sermaye düzeni ile ilişkisini, bugün yargının bir iktidar sopası haline gelmesinin sermaye düzeninin sıkışmasını aşma noktasında da işlev görmesini, geleceksizliğin, yoksulluğun, işsizliğin sermaye düzeninin karakterine içkin olduğunu atlıyoruz demektir.

Bu soruya birinci yanıtı veriyorsak eşitliğe, özgürlüğe, bağımsızlığa, adil bir düzene ihtiyaç duyuyoruz, bu değerlerle yoğrulmuş bir ülkede yaşamak istiyoruz fakat bu değerleri törpüleyen ve gelişmesine imkân sunmayan sermaye düzenini atlıyoruz demektir.

Atlanabilir, “Önce şu karanlığı dağıtalım, sonra bakarız” denilebilir. Zaten deniliyor da.

Bu yaklaşımın artık geçerliliğini yitirdiğini, AKP’den kurtulmanın sermaye düzenine karşı mücadeleden geçtiğini, eşitlikçi ve özgürlükçü bir ülkenin sermaye, emperyalizm ve gericilik etkisi altında kurulamayacağını kabul etmemiz gerekiyor. Bunun bir tercih olmadığını, memleketin kurtuluşu, insana yaraşır bir yaşam, gelecek, iş, aş için zorunluluk olduğunu görmemiz gerekiyor.

Çünkü bu düzenin iyileştirilebilir bir yanı kalmamıştır. Krizler ve sıkışmalarla ilerleyen sermaye düzeni ayakta kalmak için emek üzerindeki baskıyı artırmayı, kuralsızlık iktidarını meşrulaştırmayı, kendi çıkarını toplumun ve memleketin çıkarı olarak göstermeyi gündemine almış durumda.

Yani demokrasiyi, özgürlüğü, adaleti, hukukun üstünlüğünü tartışacaksak önce tüm bunlar üzerindeki sermaye egemenliğinin kaldırıldığı ve tüm bu değerlerin sermayenin değil, toplumun çıkarları için uygulandığı, yeniden örgütlendiği bir zemini konuşmak zorundayız.

Bu zemin, emekçilerin iktidarıdır.

Bu zemin eşitsizlik, sömürü, işbirlikçilik, gericilik üzerine inşa edilmiş bu düzenin sonlandırılması ve eşitliğe, bağımsızlığa, laikliğe, kamuculuğa ve örgütlü bir topluma dayanan sosyalizmin kurulmasıdır.

Tüm toplumu baskı yoluyla sindirmeye çalışan, sokakları halka kapatan, grevleri, eylemleri yasaklayan, emekçilerin sendikal örgütlenmesinden bile korkan bu iktidardan “demokratlık” naraları dinlemek istemiyorsak, en temel anayasal hakkımız olan gösteri ve yürüyüş hakkını gasp eden, meclisi tasdik kurumuna indirgeyen, laikliği ayaklar altına alan bu iktidarın “tüm toplumu kucaklayan bir anayasa” yalanına maruz kalmak istemiyorsak sosyalizmin sesini yükseltmek durumundayız.

EMEKLİLİK VE YOKSULLUK

“Ankara Ulus’taki ucuz otellerin hemen hepsi yaşlı emeklilerle dolu. Odaların günlüğü 200 ila 400 lira arasında, aylık 6 bin lira ödeyen de var, 12 bin lira ödeyen de… 6 bin lira ödeyenlerin odalarında tuvalet ve banyo yok… Bir otel köşesinde yalnız başlarına yaşıyorlar. Çoğunun maaşı en düşüğünden 16 bin 881 lira, başka çareleri yok. Ne ev var, ne çoluk çocuk onlara bakacak. En az 25 yıl çalışıp çabalamışlar ve karşılığı bu olmuş, bir otel köşesi…” 1

12 Aralık günü haftalık Oksijen gazetesinde Mine Şenocaklı’nın yazısının girişindeki spot paragraf bu. Kuşkusuz başarılı bir gazetecilik örneği. Benzer örnekleri sola dair yazan gazetelerde görüyoruz özellikle sınıfın; düşük ücret, işten çıkarma, eylem/ grev haberleri sırasında yapılan röportajlarda… Bu yazıda ise yoksullukla birlikte toplum tarafından görülmez hale gelinen emeklilerin, yaşamlarına dair bazı bölümler çok iyi detaylandırılmış.

Bugün herhangi bir AVM’nin yemek katına gittiğiniz zaman masalarda oturan yaşlı insanları görürsünüz. Soğuk havalarda parkta oturmak yerine bu alanlar artık daha elverişli. Yapılan sohbetlerde benzer yoksulluk ve çaresizlik hikâyelerini de dinleyebiliyorsunuz. Okuduğumuz ve dinlediklerimiz rahatsız ediyor ve işte çaresizliğin bir başka şekli sizi de bu anlarda yakalıyor. Çaresizlik, bugünkü durumun uzun yıllardır uygulanan  ekonomik politik uygulamaların sonucu olduğunu bilmeniz. Ve bir anda değiştirebileceğiniz ve dönüştürebileceğiniz bir durum değil.

Alıntıyı yaptığımız gazetenin başka bir köşe yazısında günün ekonomik verileri ile yeni yıl asgari ücret artışının en az % 40 olması isteniyor. ” Asgari ücrette yüksek artışın istihdam kaybına yol açacağı sadece bir şayiadır. Enflasyona ek olarak milli gelir artışı da asgari ücrete eklenmelidir. Bu yılki artış en az yüzde 40 olmalıdır” 2. Bu ve benzer artış oran önerileri günün siyasetini karşıya almadan üretilen düzen içi çözümlerden fazlası değil. Bugün emeklilerin barınma, doğru beslenme, sağlık giderlerinin karşılanması zorunluluk, aslında bu noktadan başlamalı talepler. Çünkü önerilen artış oranlarının “insanca” bir yaşamı sağlaması mümkün değil.  Bu önerilerin muhatabı iktidarın ise bakışı daha evvel yine bu sayfada işlenmişti ve o yazıdaki alıntı iktidarın durumunu netleştiriyor. “SGK Başkanı Raci Kaya, vergi paketinin görüşüldüğü TBMM Plan ve Bütçe Komisyonunda milletvekillerine açıklamalarda bulundu. Türkiye’de sağlık sistemi ve refahın artmasıyla ölüm yaşının Avrupa Birliği (AB) düzeyine yaklaştığını belirten Kaya, “SGK’ya ödenen primlerin ortalama süresi 20 yıl. Almanya’da bu süre 45 yıl. AB ortalaması 40 yıl. Eskiden ‘mezarda emeklilik’ deniyordu çünkü 50-55 yaşta ölüyorduk. Bugün 78 yıl ortalamaya gelmişiz”3        

Bir süredir okuyor ve yazıyoruz, çocukların erken yaşlarda ucuz işgücü olarak iş yaşamına sürülmesini onların güvenlik olmadan çalıştırılmasını, iş cinayet ve kazalarında onları kaybettiğimizi. Ne çocuklarımızı ne yaşlılarımızı koruyabiliyor ne de onlara hak ettikleri yaşamı toplumsal sorumluluk anlamında sağlayabiliyoruz. Çünkü bugünkü toplumsal düzen bu sorumluluğu hayırseverlik ile yürütmeye çalışıyor, sınırlara geldiğinde de o sorumluluk görünmez oluyor.

Bugün önerilen artış oranları kabul edilse bir ferahlık yaratacak elbette, bir kazanım da olacak ancak düzenin daha doğrusu patronların/ sermayenin egemenliği bu artışları bir vadede eritecek, çünkü kapitalizm sömürü demektir, kapitalizm çok kâr demektir, kapitalizm bir grup asalak burjuvanın bizi soyması, bizim üzerimizden servetlerine servet katması demektir.

Emekliler için barınma, doğru ve yeterli beslenme, sağlık ile ilgili olanakların sağlanması zorunluluk olmalıdır. Bunun için kaynak vardır, yeter ki ürettiklerimizi bir grup asalağa teslim etmeyelim.


  1. https://gazeteoksijen.com/yazarlar/mine-senocakli/emeklilerin-evi-artik-ucuz-otel-odalari-259273 ↩︎
  2. https://gazeteoksijen.com/yazarlar/ugur-gurses/kuralli-asgari-ucret-mumkun-259293 ↩︎
  3. https://birlikdayanismaninsesi.org.tr/mezarda-emeklilik/ ↩︎