Ana Sayfa Blog Sayfa 2

Bir Evsiz ve Bir Ölüm

Bu yazı Birlik ve Dayanışma Gazetesi’nin 7. sayısında yayımlanmıştır.

“Kağıthane’de gece saatlerinde yaşanan olayda, soğuktan korunmak için tamirhane önündeki otomobile giren evsiz bir kişi hayatını kaybeti. Araçta henüz bilinmeyen bir nedenle yangın çıktı. İtfaiyenin müdahalesi sonrası otomobilde cansız beden bulundu. Olayla ilgili soruşturma sürüyor.”

Soruşturma sanırım şöyle olacak: Tamirhanenin önünde o aracın ne işi vardı, o araca nasıl girildi vb. Bir insanın neden evsiz kaldığı, neden tamirhane önündeki bir araca girmek zorunda kaldığı soruşturulmayacak. Zaten evsizlik ve dışarıda bulabildiği yerlere sığınmak bu düzenin vaka-ı adiyesi, yani normali. Bu düzen derken bahsettiğimiz ise kapitalizm.

Geçen yıl kapitalizmin göbeğinde, yalnızca Avrupa’da 500’e yakın evsiz, sert kış şartlarında hayatını kaybetti. Zaten soğuklar değil midir eşitsizliği görünür kılan? Avrupa derken örneğin Fransa’da 300 bin kişi evsiz. Paris ve çevresinde 20 bin kişi sokaklarda yaşıyor. Yalnızca Paris değil Berlin, Milano gibi şehirlerde de evsizlik ciddi sorun. Ve çözüm evsizleri donmamaları için spor salonları gibi yerlerde bir süre barındırmak. Bizde de evsizlik var ve bizde de propagandası yapılan bir konu, evsizleri böyle yerlerde bir gece misafir etmek.
Geçtiğimiz Aralık ayının sonunda önümüze düşen şu haberde olduğu gibi:

“İstanbul Valisi Davut Gül aşırı soğuk hava nedeniyle kentteki evsiz vatandaşları uygun tesislerde misafir ettiklerini bildirdi. Vali Gül, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımında, “Kıymetli İstanbullu hemşehrilerimiz lütfen dikkat. Şu anda İstanbul’da hava sıcaklığı 4 dereceye düştü. Hafta sonu daha da düşmesi bekleniyor. İstanbul Valiliği olarak bimekan insanlarımızı yılın 365 günü sokakta bırakmıyor, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığımızın destekleriyle uygun tesislerde misafir ediyoruz.”

Uygunluk varsa “bimekan” insanlarımız misafir ediliyor, çünkü o çok bilinen alıntıda söylendiği gibi düzen “yardım edilmiş yoksullar istiyor”.

Evsizlerin donarak ölmesini engellemek yönetenler için bir başarı öyküsü olabilir; oysa evsizliğe, evsizliğe neden olan koşullara, evsizlikle birlikte açlığa, yoksulluğa karşı mücadele ise bizim derdimiz. Biz çünkü “ o yoksulluğu kaldırmak istiyoruz”.

Emperyalizme ve NATO’ya Karşı Mücadeleyi Yükseltelim!

Bu yazı Birlik ve Dayanışma Gazetesi’nin 7. sayısında yayımlanmıştır.

Emperyalizme karşı mücadele, konu Türkiye olunca önemli başlıklardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Bunun nedenlerinden biri bölgemizin ve Türkiye’nin emperyalizmin yönelimlerinden doğrudan etkilenen bir yapıda olması. Diğeri ise, sermaye düzeninin emperyalizmle ilişkisi ve temsilcisi AKP’nin emperyalizmin işbirlikçisi konumunda olması.

Siyasal alandan, ekonomiye, bölgesel gelişmelerden, kültürel alana kadar emperyalizmin önemsizleştirilemeyecek bir etkisi olduğu ifade edilmek durumunda. Dolayısıyla yoksullaşma, geleceksizlik, gericilik, işsizlik gibi sorunların en önemli kaynağını emperyalizm ve ona eklemlenmiş sermaye düzeni olgusu olduğu başa yazılmak zorunda.

ABD emperyalizmi Türkiye’de, sermaye düzeninin ve işbirlikçi iktidarların bekçiliğini her zaman üstlendi. Sosyalist hareketin, sınıf mücadelesinin geliştiği dönemlerde düzenin sıkışma yaşadığı ve yeni bir düzen arayışının güçlendiği evrelerde yeri geldiğinde paramiliter yapılarıyla yeri geldiğinde ise sermaye iktidarlarına sunduğu destek ve açtığı alanla emperyalizm büyük bir rol oynadı.

12 Eylül Amerikancı faşist darbesinin ardından Türkiye’nin içine sokulduğu süreç AKP iktidarıyla somutlandı. AKP, emperyalizmin Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) eşbaşkanı olmakla övündü, Türkiye laikliğin kâğıt üzerinde kaldığı, kamuya ait işletmelerin sermayeye peşkeş çekildiği, gerici örgütlenmelerin toplumu ve devlet organlarını ele geçirmeye çalıştığı, işçi sınıfının ve sosyalist hareketin baskılandığı, Anayasa’nın işlevsizleştiği, Meclisin tasdik kurumuna dönüştüğü bir noktaya sürüklendi. Sermaye sınıfı zenginleşti, tarikatlar holdingleşti, emekçiler ise yoksullaşmaya ve artık bugün açlık sınırının altında ücrete mahkûm edildi.

Tüm bu tablo eşit, özgür ve yaşanılabilir bir ülke kavgası açısından emperyalizme karşı mücadelenin de önemini açığa çıkarmaktadır. Türkiye’de yaşanan gelişmeleri emperyalizm ve sermaye olgularından bağımsız ele alan her tutum o veya bu şekilde eksiklik ve hatalı bir “mücadele hattı” ortaya çıkartmaktadır.

Bir diğer boyut ise emperyalizmin saldırganlaştığı şu anki evresinde dünya halklarına, işçi sınıfına ve bölgemize yönelik adımlarının ve haydutluğunun karşısında durulmasının bir zorunluluk olduğudur.

Emperyalist-kapitalist sistemin çelişkileri ve sıkışmaları uzun bir süredir bölgesel bir dizi savaşı, siyasi cinayetleri, işbirlikçi yapılar eliyle süren işgal hamlelerini, ekonomik ambargo ve ticaret savaşlarını beraberinde getiriyor. Enerji ve enerji nakil hatları, doğal kaynaklar üzerinde süren mücadele ve emperyalizmin yeni pazar alanları, sermayeye sunulacak yeni sömürü alanları yaratma zorunluğunu bu durumun temelini oluşturuyor.

Venezuela’da gerçekleşen haydutluk, Suriye’de HTŞ eliyle yürütülmeye çalışılan yeniden inşa süreci, Israil’in Ortadoğu’da güvenliğinin sağlanması ve bölgede emperyalizmin ana aktörü olarak işlev görmesi arzusu, Trump’un Grönland ısrarı, NATO’nun Rusya’yı sınırlandırmak açısından attığı ve savaşla sonuçlanan Ukrayna hamlesi bu gerilimin ve sıkışmaların çıktıları olarak görülmelidir.

Tüm bu tablo, emperyalizmin saldırganlığın insanlığı sürüklediği karanlığa, açlığa, yoksullaşmaya ve sömürüye işaret etmektedir.

Bu noktalarıyla ele alındığında gerek Türkiye’de sermaye düzenine karşı yürütülecek mücadelede, gerek Ortadoğu halklarıyla yapılacak enternasyonal dayanışmada gerek de emperyalizmin kıskaca almaya çalıştığı bağımsızlıkçı ülkeler ve halkların mücadelesine verilecek destekte emperyalizme ve onun savaş örgütü NATO’ya karşı kurulacak set büyük bir öneme sahiptir. Bu mücadele, aynı zamanda sermayeye, gericiliğe ve sermaye düzeninin temsilcisi AKP iktidarına karşı da önemli bir bariyer oluşturacaktır.

Bu mücadelenin ise işyerlerinde, fabrikalarda, plazalarda, üniversitelerde, liselerde, emekçilerin, kadınların, gençlerin bulunduğu her alanda görünür kılınması ayrı bir önem taşıyacaktır. NATO’nun bir terör örgütü olduğu her alanda yüksek sesle söylenmeli, ABD üslerinin varlığı tüm topluma sorgulatılmalıdır.

Paşabahçe Grevi 60. Yılında

İstanbul Bakırköy Birlik ve Dayanışma Hareketi- Mirav Çelik


Ekonomik kriz, yoksulluk, güvencesizlik ve sendikasız çalışma bugün emekçilerin yaşamını belirleyen temel sorunlar olmaya devam ediyor. Bu tablo, iktidar ve sermaye tarafından çoğu zaman değişmez bir kader gibi sunulsa da tarih bunun doğru olmadığını açıkça gösteriyor. Paşabahçe Grevi, bu kaderin örgütlü mücadeleyle nasıl bozulabileceğinin somut kanıtıdır.
31 Ocak 1966’da 2500 Paşabahçe cam işçisi, ağır çalışma koşullarına ve sefalet ücretlerine karşı greve çıktı. “Emeğimizi Savunmak Kutsal Görevimizdir” diyen işçiler, yalnızca kendi ücretleri için değil, tüm işçi sınıfının geleceği için ayağa kalktı. Bu grev, kısa süre sonra kurulacak olan DİSK’in de tarihsel zeminini oluşturdu.

Paşabahçe’de ilk sendikal örgütlenme 1947 yılında Cam-İş tarafından yapılmıştı. Ancak Cam-İş’in işverenle imzaladığı toplu sözleşme, işçilerin iradesini yok sayan ve sefalet koşullarını dayatan bir içerik taşıyordu. Bu sözleşme hem işçiler hem de Türk-İş tarafından kabul edilmedi. Bunun ardından Kristal-İş fabrikada hızla örgütlenerek çoğunluğu sağladı ve işçilerin taleplerini temel alan bir grev sürecine öncülük etti.

Grev boyunca işverenin baskıları ve tehditleri artarken, devlet de sürece açık biçimde müdahil oldu. İşçiler yalnızca fabrika kapısında değil, evlerinde de direniyordu. Açlık, borç ve yokluk grevin bir parçası hâline gelmişti. Buna rağmen Paşabahçe Grevi kısa sürede geniş bir toplumsal dayanışmaya dönüştü. Esnaf veresiye defterlerini açtı, ev sahipleri kiraları erteledi, işçiler yevmiyelerini grevcilere gönderdi. 5 Şubat 1966’da Paşabahçe İskelesi’nde binlerce kişinin katıldığı miting, bu direnişin artık yalnızca bir fabrika grevi olmadığını, bir sınıf hareketine dönüştüğünü gösterdi.

Türk-İş yönetimi ise grev sürecinde işçilerin yanında durmak yerine uzlaşmacı bir çizgi izledi. 20 Mart’ta işçilerin onayı olmadan imzalanan protokol, sarı sendikacılığın en açık örneklerinden biri olarak tarihe geçti. Buna karşılık Petrol-İş, Maden-İş, Lastik-İş, Metal-İş başta olmak üzere 16 sendika Paşabahçe işçilerinin safında yer aldı ve bir dayanışma komitesi kurdu.

19 Nisan’da Ankara’ya yürüyüş hazırlığı yapan işçilere bu kez devlet doğrudan müdahale etti. Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel, grevi “halk sağlığını tehdit ettiği” gerekçesiyle erteledi. İşçiler bu karara boyun eğmedi. Divan Oteli önünde toplanarak sendikanın anahtarını Başbakan Demirel’e ileterek, devletin ve sermayenin ortak tutumunu protesto ettikleri bir eylem gerçekleştirdi.

18 Mayıs’ta imzalanan toplu iş sözleşmesiyle Paşabahçe işçileri önemli kazanımlar elde etti. Grev sonrasında Türk-İş, Paşabahçe’ye destek veren sendikaları ihraç etti. Ancak bu ihraçlar bir yenilgi değil, Türkiye işçi sınıfı açısından yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Kısa süre sonra bu sendikalar bir araya gelerek DİSK’i kurdu ve sınıf sendikacılığının yolunu açtı.

Bugün Paşabahçe Grevi’nin 60. yılındayız. 1966’da ortaya konan irade, bugün hâlâ bize yol gösteriyor. O gün kazanılan haklar bir lütuf değil, örgütlü mücadelenin sonucuydu. Bugün de sömürüye, güvencesizliğe ve yoksulluğa karşı mücadelenin tek yolu aynıdır: işyerlerinde yan yana gelmek, sınıfın çıkarlarını birlikte savunmak ve örgütlü olmaktan vazgeçmemek.

Tarih bir gerçeği defalarca gösterdi: “Hak verilmez, hak alınır.”

Migros Depo İşçisi Kölelik Düzenine Karşı Ayakta

Migros Depo İşçisi Kölelik Düzenine Karşı Ayakta

Türkiye’nin dört bir yanındaki Migros depolarında çalışan işçiler, kölelik koşullarına, işçi sağlığı ve güvenliği ihmallerine ve açlık sınırındaki sefalet zammına karşı ayağa kalktı.

Migros patronu her yıl emekçilerin sırtından zenginliğine zenginlik katarken, işçileri güvencesiz çalışmaya ve açlık sınırının altındaki zamlara mahkûm ediyor. Depo işçileri, bu sömürü çarkına karşı kararlılıkla direniyor.

Düşük ücrete, taşeronluğa ve güvencesiz çalışmaya karşı işçilerin haklı talepleri derhal karşılanmalıdır.

Birlik ve Dayanışma Hareketi olarak, hakları için mücadele eden Migros depo işçilerinin yanındayız!

Depo işçisi kazanacak, hakkını patrondan alacak!

Birlik ve Dayanışma Hareketi

Birlik ve Dayanışma Gazetesi 7. Sayısı ile Alanlarda!

Birlik ve Dayanışma Gazetesi 7. Sayısı ile Alanlarda!

Yedinci sayımız “Bağımsızlığın, Eşitliğin, Özgürlüğün Yolunu Açalım!” manşetiyle alanlarda.

Birlik ve Dayanışma Hareketi’nin, iki haftalık halk gazetesi 7. sayısı ile emekçilerle buluşuyor. Birlik ve Dayanışma Gazetesi’nin yedinci sayısı “Bağımsızlığın, Eşitliğin, Özgürlüğün Yolunu Açalım!” manşetiyle çıktı.

Direnen Metal İşçisi Kazanacak!

İstanbul Bakırköy Birlik ve Dayanışma Hareketi- Mirav Çelik

13 Ekim 2025 tarihinde metal işçilerinin örgütlü olduğu DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş Sendikası ve TÜRK-İŞ’e bağlı Türk Metal Sendikası ile işveren temsilcisi MESS (Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası) arasında toplu iş sözleşmesi görüşmeleri başladı. Ancak her yıl açıklanan “Türkiye’nin En Büyük Sanayi Kuruluşları” listesinde ilk 10’da yer alan MESS’e dahil şirketler, işçilerin %58,5 oranındaki haklı zam talebine karşılık %18’lik bir zam teklif ederek metal işçisine ölümü gösterip sıtmaya razı etmeye çalışmaktadır.

Her sene kâr rekorları kıran MESS patronlarının, sıra işçinin alın terine geldiğinde bahane olarak öne sürdüğü sözde “ekonomik göstergelere” metal işçilerinin karnı toktur!

Doğrudan 150.000 metal işçisini ilgilendiren ve onlara dayatılmak istenen bu sefalet ücreti, metal işçileri tarafından açıkça reddedilmiştir.

15 Ocak’ta bir saatlik iş bırakma eylemiyle bu dayatmaya yanıt veren ve grev sürecine kararlılıkla hazırlanan metal işçilerinin sözü nettir: “Sadaka değil, toplu sözleşme!”

1963 Kavel Grevi’ni, 1968-1970 Demirdöküm Direnişi’ni ve özellikle 15-16 Haziran 1970 Büyük İşçi Direnişi’nde “Gücümüz Birliğimizden Gelir” pankartıyla en önde yürüyen metal işçisinin direngen geçmişini hafızasından silenler, bugün bir kez daha işçilerden aynı dersi almak istemektedir.

Açlığın, işsizliğin, çocuk işçiliğinin, sefaletin ve iş cinayetlerinin her geçen gün arttığı, kayıt dışı ve sigortasız çalışmanın önünün açıldığı, ucuz iş gücü ülkesi haline getirilen 2026 Türkiye’sinde, AKP’li Ekonomi Bakanı Mehmet Şimşek’in sözde kemer sıkma, gerçekte ise işçinin boğazını sıkma politikaları nedeniyle milyonlarca yurttaş enflasyon karşısında ezilmeye devam ediyor. Bir de yetmezmiş gibi, orta vadeli plan adı altında önümüze sunulan bu saçmalık silsilesinin bedelini işçilere ödetmeye çalışan sözde ekonomi bakanının bu tercihi açıkça sınıfsal bir tercihtir.

Tüm bu politikaların somut sonuçları; yılda yalnızca bir kez asgari ücrete zam yapılmasından toplu iş sözleşmelerindeki taban tekliflere, evde doğalgazı açıp açamamaktan temel yaşam koşullarına kadar hayatımızın her alanında karşımıza çıkmaktadır.

Bu karamsarlığa boyun eğmeyen, “kader” deyip kenara çekilmeyen; umudu her geçen gün büyüten, ekmek kavgasını korkusuzca veren; yıllardır mücadelesiyle işçi sınıfına yol gösteren metal işçileri, bugün bir kez daha yumruklarını havaya kaldırarak haykırmaktadır: “Örgütlü bir gücü hiçbir kuvvet yenemez!”

Biliyoruz ki direnen metal işçileri kazanacak, bir avuç patron kaybedecek!

Gücümüz Birliğimizden Gelir!

Birlik ve Dayanışma Buluşmaları Devam Ediyor

Bağımsızlığın, Eşitliğin, Özgürlüğün Yolunu Açıyoruz!

Paranın saltanatı yoksullaşmayı, eşitsizlikleri, adaletsizlikleri büyütmeye devam ediyor. Yetmiyor, baskıyla, aklımıza saldırılarla emekçileri kuşatıyor. Emperyalist haydutluğun tüm dünyanın gözünün önünde ayyuka çıktığı, bölgemizin emperyalist devletler tarafından yeniden dizayn edildiği, ülkemizde rejim değişikliğinin son adımlarının atıldığı bu dönemde işçiler, emekçiler, yoksullar kendi geleceğini ellerine almalıdır.

Gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan bir düzen için Birlik ve Dayanışma buluşmaları devam ediyor.

İstanbul’da Gazi Mahallesi, Avcılar, Bakırköy, Beyoğlu, Kadıköy’de; İzmir’de Buca ve Karşıyaka’da emekçilerin, kadınların ve gençlerin katılımıyla gerçekleştirilen toplantılarda Birlik ve Dayanışma Hareketi’nin örgütlenmesi ve önümüzdeki dönem atacağı adımlar da ele alındı.

Birlik ve Dayanışma Hareketi mahallelerde, işyerlerinde, fabrikalarda, atölyelerde, emekçileri bulunduğu her alanda sömürü düzenine, gericiliğe, geleceksizliğe karşı örgütlenmeye yan yana gelmeye ve mücadeleyi yükseltmeye davet ediyor.

Gelen Günlerimiz Aydınlığın, Eşitliğin, Özgürlüğün…

Bu yazı Birlik ve Dayanışma Gazetesi’nin 6. sayısında yayımlanmıştır.

“Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yayınlanan 1 Ağustos 2025 tarihli cuma hutbesinde “haya” konusu ele alındı. Hutbede “Günümüzde giyim sektörü, modacılar ve bazı medya çevreleri, ‘özgürlük’ ve ‘çağdaşlık’ adı altında çıplaklığı özendirmekte, örtünmeyi değersizleştirmektedir” ifadeleri yer aldı. Devamında “kısa giysiler ve şeffaf kıyafetler” giymenin haram olduğu belirtilirken…”

“Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 15 Ağustos 2025 tarihli hutbesinde ‘kul hakkı’ kavramının önemini vurguladı. Hutbede miras ile ilgili şöyle deniyor: “Karşılıklı rıza olmadan Yüce Rabbimizin koyduğu miras ölçüsünü değiştirmek ilahî adalete aykırıdır. Dolayısıyla kişinin; kız çocuklarını mirastan mahrum bırakması, kız çocuklarının da Allah’ın takdir ettiği hakka razı olmaması kul hakkıdır.”

“2025 yılı Kasım ayı raporuna göre bu ay 29 kadın cinayeti işlendi, 22 kadın şüpheli şekilde ölü bulundu. Öldürülen 29 kadından 8’i boşanmak istemek, barışmayı reddetmek, evlenmeyi reddetmek, ilişkiyi reddetmek gibi bahanelerle, 2’si ekonomik bahanelerle öldürüldü. 19’unun ise hangi bahaneyle öldürüldüğü tespit edilemedi.”

“Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 2025’in aile yılı ilan edildiğini açıkladı. Erdoğan ayrıca “LGBT meselesi bugün ailenin varlığına yönelik en ciddi tehlikelerin başında gelmektedir. 2023 yılında ülkemizdeki doğurganlık hızı 1.51 seviyesine gerilemiştir. Açıkça ifade etmek gerekirse bu durum alarm vericidir.”

“Kocaeli Dilovası’ndaki bir parfüm fabrikasında meydana gelen yangında ikisi çocuk 6 kadın işçi yaşamını yitirdi.”

“Dilovası’nda yedi kişinin ölümüne neden olan iş yeri, 16 Aralık 2024 tarihinde, CİMER aracılığıyla şikâyet edilmişti. Şikâyet dilekçesinde, kadın ve çocukların arasında bulunduğu 15 kişinin sigortasız ve iş güvenliği olmadan çalıştırıldığı belirtilmişti. Ancak şikâyetin ardından iş yerinde herhangi bir denetim yapılmamıştı.”

Son günlerini henüz geride bıraktığımız 2025 yılı, asgari ücrete yapılan %30’luk zamla (22.104 TL) birlikte başlamıştı. Asgari ücret zammından hemen sonra veriler yoksulluk sınırının 78.000 TL; açlık sınırının 24.000 TL olduğunu gösterdi. Bu, milyonlarca emekçinin açlık ve yoksulluk sınırlarında; ölüm kalım mücadelesiyle yeni yıla girdiğinin habercisiydi. Ardından AKP tarafından “2025-2026 Aile Yılı” ilanıyla emekçilere yeni adımlar müjdelendi. Gerici ahlaki söylemler, cinsiyet eşitliğine dönük saldırgan ifadeler; laik yaşamı karşısına alan, ‘ailenin önemini vurgulamak’ bahanesiyle atılmak istenen adımların temelinde kadınların özgürlüğünü kutsal aile ile zincire vurma arayışları olduğu bizler açısından açık. Aile vurgusu, kadını birey olmaktan çıkarıp anne olmakla- eş olmakla sınırlandırıyor. Aile vurgusu, kadını emekçi olmaktan çıkarıp onlara ev yaşamındaki rollerini hatırlatan ve ev içi görünmez emeği bir kez daha kadınların sırtına yükleyen bir noktadan, bilinçli şekilde yapılıyor. Doğum oranlarının düşüşünü beka sorunu olarak değerlendiren iktidar, daha fazla çocuk sahibi olmayı da teşvik ediyor. Kadın, anne ve eş olarak ev içi işleri kamusal hizmet olmaktan çıkarırken aynı zamanda çocuk sahibi olarak evliliğin devamına da mahkûm ediliyor. Kadınların ev içi şiddete karşı mücadele etme ihtimali de tam da bu koşullar altında engellenmiş oluyor: hem ekonomik hem de aile bağıyla kadının eve bağımlılığı…

Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2025-2026 Aile Yılı projesi kapsamında kadınlara esnek çalışma modellerini de müjdeledi. Böylece esnek, güvencesiz, yarı zamanlı çalışma şekilleriyle kadının ev bütçesine ‘katkısı’ da sağlanacak. Ev içi şiddet sarmalının nedeni büyük oranda ekonomik koşullarken, kadınlara müjdelenen ancak ‘harçlık’ olarak değerlendirilebilecek ücretler oluyor. Şiddetten kurtuluşu da engelleyen böylece yine, ekonomik koşullar oluyor. Boşanabilmek, tek başına bir evde yaşayabilmek, geçimini sağlayabilmek için olanaklara sahip olmayan kadınlar şiddete zorunlu rıza geliştiriyor. İşte henüz bitirdiğimiz 2025 yılı ve ilk günlerini karşıladığımız 2026 yılı için hayata geçmesi planlanan Aile Yılı, tam da bu yoksulluk – şiddet denklemine kuruluyor.

Dilovası’nda bir kozmetik üretim fabrikasında çıkan yangında 6’sı kadın 7 işçi öldü. İş cinayeti sonrası çıkan rapor, fabrikanın itfaiye uygunluk onayı ve iskan belgesi olmadan üretime başladığını; teknik altyapı eksikleri, bakım yapılmamış ekipmanların iş cinayetine sebep olduğunu ortaya koydu. Daha önce güvencesiz, sigortasız işçi çalıştırmaktan defalarca şikayet edilen fabrika, hiçbir yaptırımın muhatabı olmadan üretime yıllarca devam etmiş. Emekçilerin temel ihtiyaçlarını bile karşılayamadıkları maaşların ekonomik krizin etkisiyle her geçen gün eridiği ülkemizde; sefalet koşullarına mahkûm bir yaşam sürüyoruz. Güvencesiz, ölümle burun buruna çalışan emekçilerin ay sonunda eline geçen maaş yaşamaya bile yetmiyor. Bu koşullar şüphesiz en çok kadın emekçilerin yaşamını zorlaştırıyor. Türkiye’de 12 milyona yakın kadın ev işleri nedeniyle çalışamadığını söylüyor. TÜİK’e göre kadınların işgücüne katılım oranı erkeklerin yarısı kadar bile değil. DİSK-AR’a göre ise kadın işsizliği yüzde 38,3 oranı ile tarihi zirveye ulaştı.

İktidarın ‘kutsal aile’ söylemleriyle kadınlar üzerinde daha fazla baskıyı ve gericiliği dayatmasına karşı; sermayenin asgari ücret dayatmasına karşı birlik ve dayanışmayı yükseltmek için, emekçi kadınların mücadelede en önde yer alacağı; 2026’nın mücadele yılı olacağını ilan ediyoruz! 2025 yılı içinde düzenin bizden alıp götürdüğü, erkeklerin şiddetiyle ölen 260 kadının, 260 kadın cinayetinin sorumlusunun iktidarın ve bu düzenin temsilcileri olduğunu çok iyi biliyoruz. Emekçi kadınların, mücadele dostlarımızın 2026 yılını kutlar; gelen günlerin aydınlığın, özgürlüğün, eşitliğin, birliğin ve dayanışmanın günleri olacağını bir kez daha söylüyoruz!

MESS’in Dayatmalarına Karşı Direniş!

Bu yazı Birlik ve Dayanışma Gazetesi’nin 6. sayısında yayımlanmıştır.

Metal sektöründe devam etmekte olan toplu sözleşme görüşmeleri sendikalı yaklaşık 150 bin işçiden daha fazlasını ilgilendiriyor. Buradan çıkacak artış oranı tüm sektör için belirleyici olacak.

Geçtiğimiz döneme baktığımızda metal sektöründe üretim artışı yaşandı, ciro artışları enflasyonun üzerine çıktı. Bu artışı sağlayan teknolojik yatırımlar değil, işçilerin daha uzun saatler çalışması oldu. Türk Metal Sendikası ise tüm bunlara gözünü kapayarak sözleşme öncesinde işçiler arasında piyasaların durgun ve patronların zorda olduğu görüşünü yaydı. İşçilerin karşı çıkmasına rağmen % 38 artış önerdi.

MESS toplu sözleşme masasına bu yıl da sefalet ücreti dayatması ile geldi. % 10’luk artış oranı ile başlayan görüşmeler sonuçlanmadı ve uyuşmazlığa gidildi. Bu durumun ardından 60 günlük yasal arabuluculuk görüşmeleri başladı. Sözleşmenin işçi tarafında Türk Metal ve Birleşik Metal İş bulunuyor. Türk Metal her TİS sürecinde olduğu gibi yine patron sendikası MESS ile birlikte hareket ediyor. Süreci uzatarak bir bıktırma taktiği izliyorlar. Tabii masada yalnızca ücretler yok; çalışma koşulları, yan haklar ve iş güvencesi de önemli maddeler. Geçtiğimiz yıl metal işçilerinin yaşadığı ekonomik tablonun özeti ise aşağıda:

“DİSK Araştırma Merkezi (DİSK-AR) tarafından hazırlanan aralık ayı Ücret Kayıpları İzleme Raporunda metal iş kolunda MESS üyesi iş yerlerindeki ortalama ücrete denk gelen “brüt 3 asgari ücret” (78 bin 17 TL) düzeyinde gelir elde eden işçilerin kayıplarını çarpıcı bir şekilde ortaya koydu. Metal işçisi düzeyindeki bir çalışanın ücreti, Mayıs 2025 itibarıyla yüzde 27’lik vergi dilimine girmesi nedeniyle yüksek kesintilere maruz kaldı. Kasım 2025’te bu düzeydeki brüt ücretten yapılan vergi ve prim kesintisi 25 bin 582 TL’ye ulaşırken, aynı ayda enflasyon kaynaklı erime ise 15 bin 594 TL oldu. Böylece metal işçisi statüsündeki bir çalışanın sadece Kasım ayındaki toplam kaybı 41 bin 176 TL olarak gerçekleşti. Yılın 11 aylık dönemi toplu olarak incelendiğinde ise bu ücret grubundaki bir işçinin enflasyon ve kesintiler nedeniyle yaşadığı toplam kayıp 360 bin 873 TL gibi rekor bir seviyeye çıktı. Sonuç olarak, bu ücret düzeyindeki gelirin yüzde 42.1’i vergi, kesinti ve enflasyon yoluyla işçinin elinden alındı.”
(Evrensel/Andaç Aydın Arıduru )

Birleşik Metal İş Sendikası bu dayatmalara karşı aralık ayının sonunda vardiya başına 1’er saatlik iş durdurma eylemleri yapıldı. Sendika Genel Başkanı Özkan Atar “MESS’in yüzde 10 zam dayatmasına karşı başlatılan iş durdurma eylemlerinin planlı ve kararlı bir mücadele hattının parçası olduğunu, 8 Aralık’ta MESS ile uyuşmazlık tutulmasının ardından Merkez Toplu Sözleşme Komisyonunu toplayarak üretimden gelen gücün kullanılması yönünde karar aldıklarını hatırlattı. 18 Aralık’ta sözleşme kapsamındaki tüm fabrikalarda birer saatlik iş durdurma eylemi yapıldığını belirten Atar, 21 Aralık’ta Gebze’de gerçekleştirilen mitingin de işçiler açısından önemli bir moral ve dayanışma yarattığını söyledi.“
Bugün ülkenin % 63’ü asgari ücret sınırında bir gelir elde ediyor. Sendikalı çalışanlar ise en az 3’te 1 oranında daha fazla gelir elde ediyorlar. Bu örgütlü mücadelenin bir sonucu. MESS kendisiyle iş birliği yapacak sendikalarla TİS sürecine katılmak istiyor. Eylemler, direnişler ise patronları korkutuyor; bu yüzden yasaklar ve baskılarla sonuç almaya çalışıyorlar.

Bugün sınıfın hafızasında mücadeleyle kazanılan haklar var. Ama kuşaklar zamanla değişiyor; bu yüzden genç işçilere bu hafıza aktarılmalı. Bu da ancak alanda ve direnerek olur.

Azami Sefalete Karşı Birlik ve Dayanışma

Bu yazı Birlik ve Dayanışma Gazetesi’nin 6. sayısında yayımlanmıştır.

Her yıl aynı tiyatro, aynı dekor, aynı oyuncular… Milyonlarca emekçinin gözü kulağı Asgari Ücret Tespit Komisyonu’ndan çıkacak rakamdayken, masadan çıkan sonuç yine yaşadığımız gerçekliğin çok çok uzağında kaldı. Ancak mesele sadece masadan çıkacak bir rakam ya da cüzdana girecek üç kuruşluk zam değil. Asgari ücret tartışmaları, bu ülkede emeğin nasıl değersizleştirildiğinin, yoksulluğun nasıl kurumsallaştırıldığının en çıplak örneğidir.

Bugün asgari ücreti konuşurken, sadece geçim derdini değil; daha önce defalarca altını çizdiğimiz topyekûn bir saldırı dalgasını konuşuyoruz.

Öncelikle şu gerçeği teslim etmeliyiz: Türkiye artık bir asgari ücretliler toplumu olmuştur. Avrupa’da çalışanların %5-10’u asgari ücret alırken, ülkemizde bu oran %50’leri aşmıştır. Eskiden en düşük ücret olan asgari ücret, bugün artık ortalama ücret haline getirilmiştir.

Daha da vahimi, sermaye sınıfının ve iktidarın yeni icadı olan hedeflenen enflasyon tuzağıdır. İşçiye diyorlar ki; “Sana geçmişteki (gerçekleşen) yüksek enflasyona göre değil, gelecekte (hedeflediğimiz) düşük enflasyona göre zam yapacağız.” Yani; işçi markete gittiğinde bugünün yakıcı fiyatlarıyla, kirasını öderken bugünün fahiş oranlarıyla karşılaşıyor; ama maaş zammını “hayali bir bahar havasına” göre alıyor.

2025 yılı boyunca ara zam yapılmayarak işçinin cebindeki paranın pula döndürüldüğünü unutmadık. Bugün açlık sınırının 30 bin TL’ye dayandığı bir ortamda, bu sınırın altında kabul edilen rakam, işçiye aç kal demektir.

Sendikalar Masanın Neresinde?

İşçi sınıfı tarihinin en ağır ekonomik krizlerinden birini yaşarken, sendikalar ne yapıyor? Çoğu, sarı sendikacılık pratiği içinde, işverenin ve iktidarın çizdiği sınırların dışına çıkmaya korkuyor. Hak mücadelesi, klimalı salonlarda yapılan basın açıklamalarına ve dostlar alışverişte görsün türünden eylemlere hapsedilmiş durumda.

Sınıfın öfkesini örgütlemek yerine, onu sönümlendiren bu uzlaşmacı sendikal anlayış bugün işçinin boynundaki zincirlerin bir halkası haline gelmiştir.

İşçi Sınıfı Ayağa Kalkmalı

Bu yoksulluk, 6 Şubat depremlerinde gördüğümüz o büyük yıkımın ardından gelen sahipsizlikle aynı kökten beslenmektedir. Depremde enkaz altında kalan da, bugün enflasyonun altında ezilen de, MESEM çarkları arasında hayatını kaybeden çocuklar da aynı sınıfın insanlarıdır. Sermaye, kâr oranlarını korumak için işçinin can güvenliğinden, çocuğun eğitim hakkından ve emeklinin huzurundan çalmaktadır.

Kurtarıcı beklemek, celladına âşık olmaktır. Tarih bize göstermiştir ki; hiçbir hak, egemenler tarafından tepsiyle sunulmamıştır. 8 saatlik iş günü de, hafta tatili de, kıdem tazminatı da direnerek kazanılmıştır.

Bugün ihtiyacımız olan şey bellidir. Düzenin siyasi partilerine, seçim sandıklarına ya da bizi oyalayan sahte kurtarıcılara bel bağlamak değil; işçinin, emekçinin, kadının ve gencin Birlik ve Dayanışma Hareketi’ni örmesidir. İhtiyacımız olan; sermayenin ve emperyalizmin dayattığı bu sömürü düzenine karşı, eşitlikçi ve özgürlükçü bir düzen talebini yükseltmektir.

Taleplerimiz nettir: Barınmadan gıdaya, ulaşımdan sağlığa kadar tüm temel ihtiyaçlarımızın piyasanın insafına bırakılmadan karşılandığı, eşit bir düzen istiyoruz.

Mahallemizde, fabrikamızda, ofisimizde yan yana gelmeli; şikâyet etmeyi bırakıp geleceğimizi kendi ellerimize almalıyız. Çünkü bizi bu karanlıktan çıkaracak olan tek şey, sınıfın örgütlü mücadelesidir.

Hem geçmişte hem de bugün mevcut işçi direnişleri, bize umudun nerede olduğunu göstermektedir. Bir atölyede, bir fabrikada, bir madende yakılan direniş ateşi, örgütlü bir güce dönüştüğünde neleri değiştirebileceğinin kanıtıdır.

Yoksulluğa, güvencesizliğe, çocuklarımızın geleceğinin çalınmasına ve sendikal ihanetlere karşı tek bir çıkış yolumuz var: Birlik ve Dayanışma…

Artık söz bitti, sıra eylemde. Yeter söz işçinin!