Ana Sayfa Blog

Günlerin Getirdiği: 19 Mart’ın Ardından

Günlerin Getirdiği: 19 Mart’ın Ardından

Hasan Çelebi

19 Mart’ta başlayan eylemlerin üzerinden bir yıl geçti. Öğrenci gençlik başta olmak üzere halkın pek çok kesiminin katıldığı bu eylemler, İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin polis barikatını yıkmasıyla başladı. Öğrenci gençliği o barikatı yıkmaya götüren neydi?

AKP, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun diplomasını iptal etti, daha sonra farklı iddialarla tutuklandı. Bunun arkasından takip eden süreçte ise AKP, hem düzen içi hem düzen dışı muhalefete saldırmaya devam etti. Muhalefeti baskılamak için her türlü hukuksuzluğa başvurdu. Seçimlerin, seçme ve seçilme hakkının bile saldırıya uğradığı ve yok sayıldığı ülkemizde adalet, özgürlük ve eşitlik talebi gençliği harekete geçirdi. 

Öğrenci gençliği barikatı yıkmaya götüren şey bunların çok daha ötesinde… 23 yıllık AKP iktidarı, toplumun temel hak ve özgürlüklerine saldırdı; cumhuriyetin ilerici değerlerini tasfiye etti. Ekonomik kriz derinleştikçe yoksulluk ve geçim kaygısı ülkemiz kadınlarının, emekçilerinin, gençlerinin en temel sorunu haline geldi. Yoksulluk, işsizlik, geleceksizlik, eğitimde gericileşme, eğitimin bilimden uzak çerçevede uygulanması, MESEM’lerde çocuk işçi ölümleri, iş cinayetleri… 

Üniversitelerde KHK’larla aydınları üniversitelerden ihraç etti. 2015’te cihatçı ve faşist çetelerle gençliğe saldırmaktan geri durmadı. Hepsinde gençlik yanıtını verdi: “Bu kampüsler, bu memleket bizim. Yobaza, faşiste bırakmayız!”

Akademi üretemez hâle geldi. Kişiye özel açılan kadrolar, AKP eski milletvekillerinin emekliliklerini geçirdikleri kurumlar hâline getirilmesi, düşünce üreten aydınların ihraç edilmesi, öğrencilerin en temel demokratik hak arayışında gözaltı ve tutuklama ile karşılaşması vb… Kayyum rektörlere verilen talimatların bir bir uygulandığı, üniversite camii projelerinin hayata geçirilmeye çalışıldığı, okullarımızın fiziki yapısından seminer, panel ve etkinliklerin içeriğine kadar her anlamda tepeden aşağı gericileşmesi, piyasacılaşması… Tüm bu başlıklar gençliğin hayır yanıtıyla karşılaştı. 

19 Mart süreci tam olarak bu yaşananların bir çıktısı olarak değerlendirilmeli. Yalnızca bir diploma iptali değil, ülkemiz gençliğinin de gündemlerinin en başında yer alan memleketimizin sorunları bu açıdan belirleyici oldu. Kendisine boyun eğmeyen, 23 yıllık iktidara ve toplumsal dönüşüm çabalarına rağmen tam karşısında olmaya devam eden kadınların, gençliğin, emekçilerin yürüyüşüne tahammülü olmayan AKP iktidarı, barikatları, gözaltı ve tutuklamalarıyla karşımıza çıktı. “Okumuş insan emekçi halkına karşı sorumludur” bilinciyle hareket eden bizler; AKP düzenini reddediyoruz demekten bir adım geri durmayacağız. 

19 Mart’ın Ardından…

Mart eylemlilikleri birinci yılını doldurduğu bugün de, sokaklarda meydanlarda hâlâ direnişin, mücadelenin ve yan yana gelmenin ruhunu görebiliyoruz. Bugün eylemliliklerin sürmüyor olması, iktidar ve onun tüm aygıtlarına ve işbirlikçilerine karşı itirazın ve mücadelenin buhar olup gittiği anlamını taşımıyor. Gençliğin bu direnişi, emekçi halka güçlü olduğumuzu, burada olduğumuzu, bir araya geldiğimizde neler yapabileceğimizi hatırlatmış oldu. Hatırlatmak diyoruz çünkü 2013 yılında başlayan ve AKP’nin hâlâ travmasını yaşadığı Gezi Direnişi, milyonlarca insanımızın bu çürümüş düzene karşı birlik olduğunun ve iktidarın sopasından korkmadığının en güzel kanıtıydı. Gezi sonrası çıkışsızlık, Gezi direnişinde yükselen ivmenin kendini güçlü, politik ve devrimci bir hatta kanalize edememesi, halkımızın kimi kesimleri için umutsuzluk göstergesi olmuş olabilir. Bugün 19 Mart eylemlerinin yıl dönümünde içimiz rahat bir şekilde diyebiliriz ki: Gençlik hiç aldanmadı, AKP’ye karşı mücadelenin en ön saflarında yer aldı. Gezi sonrası 2015-2024 yılları arası da gençliğin tekil eylemleri ve mücadeleleri ile geçti. İstanbul Üniversitesi yemekhane eylemleri, Boğaziçi Üniversitesi kayyum rektör direnişinde okullarımızı bir avuç patron ve gericiye bırakmayacağımızı, gençliğin ayakta olduğunu yine göstermiştik. Kısaca ülkemizin yakın tarihi, her zaman gençliğin mücadele ettiği momentlere tanıklık etmişti. Her mücadele dönemi sonrasında okullarımızda AKP tarafından baskı yoğunlaştırıldı; çeteleri ve polisiyle kampüslerimize saldırı arttı. Gençlik sinmedi. 

19 Mart sonrası Ege Üniversitesi’ne polisle girip öğrenci topluluklarının stantlarına saldırdı. Faşist çetelere kurdurduğu ODTÜ Türkoloji Topluluğu, Boğaziçi Türkoloji Topluluğu, Ege Türk Dünyası Akademik Araştırmalar Topluluğu, Dokuz Eylül Genç Zihinler Topluluğu eliyle gençliğe saldırdı. Gençlik, örgütlü mücadelesiyle bu saldırıları def etti. Ege Üniversitesi’nin ardından Ankara’daki yemekhane eylemlerine palalarla saldırdı. Bunu da Ege’de palalı saldırı takip etti. Ülkemiz gençliği, tüm bu dayatmalara karşı okuluna sahip çıkmaya devam edecek. 

Memleketimiz; gerici saldırıların, tarikatların- cemaatlerin, faşist çetelerin, emperyalist planların, AKP’nin insafına bırakılamaz. Migros, Polyak, Temel Conta direnişlerinden daha birçok direnişe kadar; gençlik emekçilerin, kadınların yanında saf tutacak; bugünün öğrencisi- yarının emekçisi olduğunun bilinciyle, memlekete olan sorumluluğunu yerine getirecek. Eylemliliklerin birinci yılından sesleniyoruz: Bu memleket, bu topraklar, okullarımız, kampüslerimiz bizim! Aydınlık bir ülkeyi, özgür bir geleceği, eşit bir düzeni kurana dek memleketimizi terk etmiyoruz. Kazanılacak yarınlarımız ve umudumuzla, 19 Mart eylemlerine katılan, bizimle kol kola yürüyen tüm gençliği selamlıyor, yarın daha güçlü olmak için mücadeleye çağırıyoruz!

 

Kabataş’tan İran’a Yalanlara Devam İsmet Berkan

ismet berkan

Kabataş yalanını hatırlıyor musunuz? İddiaya göre, 2013 Gezi Parkı eylemleri sırasında İstanbul Kabataş’ta türbanlı bir kadın, yanında bebeği varken bir grup eylemci tarafından saldırıya uğramıştı. Saldırganlar “belden yukarısı çıplak, ellerinde deri eldivenler, başlarında siyah bandanalar bulunan 70-100 kişilik grup” olarak tanımlanıyordu.

Bu saldırıya ait güvenlik kamerası kayıtlarının olduğu öne sürüldü. O zamanların etkili gazetecilerinden İsmet Berkan, görüntüleri izlediğini ve durumun vahim olduğunu belirtti. İktidar yanlısı gazeteciler ise “Diliniz Kaba, Vicdanınız Taş” başlığı altında Kabataş Olayının gerçekten yaşandığını savundu.

Sonuç olarak, haftalar, aylar ve yıllar geçti ama İsmet Berkan’ın izlediğini iddia ettiği o görüntüler kamuoyuyla paylaşılmadı. Gelen tepkiler üzerine Berkan, aslında görüntüyü izlemediğini itiraf etti ve özür diledi. Kabataş Yalanı, İsmet Berkan’ın alnında kara bir leke olarak kaldı.

İran Yalanları

İsmet Berkan, geçen günkü “Hayal Dünyasında Yaşamayın, İran Bu Savaşın En Ağır Kaybedeni”[i] başlıklı köşe yazısında, geçmişte yaşadıklarından ders almadığını ve yalanlar söylemeyi sürdürdüğünü gösteriyor.

Bir gazetecinin ne kadar alçalabileceğini, yazıdan alıntılar yaparak inceleyelim. İsmet Berkan şöyle diyor: “İran normal bir ülke olsa, savaşın daha ikinci veya üçüncü günü ‘Tamam, teslim oluyoruz’ der ve müzakere masasına otururdu.”

Bu yaklaşım, Kurtuluş Savaşı dönemindeki gazeteci Ali Kemal’i anımsatıyor. Emperyalizme ve işgalcilere karşı direnişi beyhude gören bu tür bakış açılarıyla her dönemde karşılaşmak mümkün. Ama son tahlilde, işgalciler kaybediyor, direnenler kazanıyor ve bu tür sömürge gazetecileri tarihe onursuzluklarıyla yazılıyor.

İsmet Berkan yalan söylemekte sınır tanımıyor: “Bakın bugün somut durum şu: İran hava sahası yol geçen hanı. İsrail ve Amerika canlarının istediği her hedefi havadan vurabiliyor. Donanması yok, hava kuvvetleri yok. Füze ve dron atma kapasitesi her geçen gün biraz daha geriye gidiyor.” Bunu söyleyebilmek bilgisizlikten kaynaklanamaz; tam aksine emperyalist ABD ve Siyonist İsrail’in dalkavukluğunu yapma isteğinden doğuyor.

Savaşın 18. günündeyiz. İsmet Berkan’ın iddialarının aksine, İran’ın savaşı beklenenden daha dirençli bir şekilde yürüttüğü görülüyor. Hürmüz Boğazı’nı kapatması, İsrail’e yönelik saldırıları ve bölgedeki ABD kuklası ülkelerdeki Amerikan üslerine karşı eylemleri dikkat çekiyor. Bu gelişmeler karşısında ABD’nin NATO’dan destek arayışına girdiği ve nükleer seçeneklerin tartışıldığına dair iddialar da gündeme geliyor.

İsmet Berkan ne söylerse söylesin, tarih bize şunu da gösterir: İşgalciler her zaman kaybeder! Bu çerçevede yazıyı Che Guevara’nın şu sözüyle bitirebiliriz: “Savaşan kaybedebilir, savaşmayan çoktan kaybetmiştir.”


[i] https://10haber.net/yazarlar/ismet-berkan/ib-gundem/2026-03-16/

Birlik ve Dayanışma’ya!

Birlik ve Dayanışma’ya!

Geçtiğimiz yıl 19 Mart tarihinde ayağa kalkan halkımızı, direnişin yıl dönümünde birlik ve dayanışmayı büyütmeye çağırıyoruz.

İstanbul ve İzmir’deki buluşmalarımızla birlikte “Emeğimiz İçin Birlik ve Dayanışma Manifesto”muzu ilan ediyoruz.

EMEĞİMİZ İÇİN BİRLİK VE DAYANIŞMA MANİFESTOSU

İşçiler, emekçiler, yoksullar!

Geçtiğimiz yıl 19 Mart tarihinde ayağa kalkan halkımızı, direnişin yıl dönümünde birlik ve dayanışmayı büyütmeye çağırıyoruz!

AKP iktidarına son!

AKP iktidarı, yirmi dört yıldır ülkemizin tüm ilerici birikimine savaş açarak bir rejim değişikliğine yol açtı. Cumhuriyet’in tüm kazanımları birer birer ortadan kaldırıldı.

Emperyalist işbirlikçilikle, piyasacılıkla, siyasal İslamcılıkla patronlar sınıfına tam istedikleri gibi bir rejim kurdu. Hak ve özgürlüklerimize bir bir saldırdı. Sömürüyle ve baskıyla yol alabilen bu rejim, memleketi bugün içinde bulunduğu karanlığa sürükledi.

AKP rejiminin bugün geldiği nokta durdurulmalıdır. 12 Eylül’ün ürünü olan AKP, 12 Eylül Anayasası’nı bahane ederek kurulan rejim, yine Anayasa’yı gündeme getirmektedir. 24 yıllık iktidarıyla tüm temel yurttaşlık haklarına saldıran AKP’nin bu son hamlesine karşı ayağa kalkma zamanı gelmiştir.

Bu böyle gitmez!

Memleket yangın yerine dönmüşken, emeğiyle ve alınteriyle yaşayan işçiler, emekçiler, yoksullar için hayat artık sürdürülemez bir noktaya geliyor.

Geleceksizlik, güvencesizlik, işsizlik, hayat pahalılığı, yoksulluk… Her geçen gün derinleşen bu sorunların çözümünün hiçbir düzen partisinde olmadığı, her seçim döneminde görülmektedir.

Tüm bunlar ve daha fazlası yaşanırken emekçilere düşen, seçimden seçime gidip oy vermek olamaz. Böyle gelmiş, böyle gitmez demek için artık vakit geldi.

Çıkış yolu bellidir!

Düzen partileri hangi isimlerle, hangi siyasi figürlerle olursa olsun birbirinin tamamen aynısı haline gelmiştir. İslamcılar, milliyetçiler, liberaller birbirine kimi zaman küstüler, kimi zaman da yan yana geldiler ama en sonunda bu ülkenin tüm ilerici birikiminin düşmanlığında birleştiler. Düzen partilerinin tümü bu rejimin inşa edilmesine destek oldu. Kamuculuk, Bağımsızlıkçılık, Laiklik gibi, memleketin kurtuluşunun biricik yolu olan hedefleri terk edenler, artık bu ülkenin geleceğine dönük hiçbir program önerememektedir.

Her türlü zorbalıkla iktidarını sürdüren bu rejime karşı halkın bu üç ilke etrafında örgütlü bir mücadelesi biricik çözümdür.

Mücadele ederek kazanacağız.

Her gün aldığımız kötü haberlere bakıp umutsuzluğa sürüklenmek, söylenmek bir çözüm getiremez. Mücadele ederek hayatımızın, ülkemizin geleceğini doymak bilmez patronlara, çetelere, mafyalara, tarikatlara bırakmayacağız.

Emekçi halkın hayati sorunlarına karşı ortak bir mücadele örerek birliğimizi ve dayanışmamızı güçlendirmek için tarihsel bir sorumluluk almalıyız.

Topraklarımız nice onurlu mücadelelerin tarihini taşımaya devam etmektedir. Genç kuşakların bu mücadele birikimini omuzlaması için bir yol açılmalıdır.

Her şey emeğin olacak!

Türkiye işçi sınıfına sözümüzdür: Her şey emeğin olacak!

Ürettiğimiz her şey, bizler üzerinden zenginliklerine zenginlik katan patronların değil, emeğin olacak!

Tüm kamusal varlıklarımız, emperyalist tekellerin hizmetinde değil; emeğin yönetiminde olacak.

Sağlık, eğitim, barınma, konut gibi tüm haklarımızın güvencesi piyasacılığın  insafsızlığında değil, emeğin kontrolünde olacak.

Geleceğimizi, şiddet sarmalının, uyuşturucunun, çürümenin üzerine zenginleşen mafyalar, çeteler değil; emeğin toplumsal mekanizmaları şekillendirecek.

Toplumsal yaşamı, dinselleşme, gericilik ve yobazlıkla şekillendirmeye çalışan tarikatların, cemaatlerin değil, emeğin özgürleştirici fikirleri yönetecek.

Cumhuriyet, onu 100 yıldır kemire kemire yok eden patronların, gericilerin, emperyalist işbirlikçilerinin değil, emekçilerin olacak.

Tüm bunlar için bir kez daha yüksek sesle söylüyoruz:

Fabrikalar, tarlalar, siyasi iktidar ve her şey, bir avuç sermayedarın değil; emeğin olacak!

Haramilerin saltanatına karşı laik, demokratik, bağımsız bir emekçi cumhuriyetini ayağa kaldıralım.

Yapılması gerekenler açıktır!

1- Bugün ülkemizde alınan tüm kararlar tek bir kişiden çıkmaktadır. Tek adam rejiminde karakterize olan bu düzenin attığı tüm adımlar sermayenin, gericiliğin, emperyalizmin çıkarları etrafında şekillenmektedir. Bu rejim son bulmalıdır.

2- Emekçilerin siyasete doğrudan katılımı için, ipleri kendi ellerine alması gerekmektedir. Seçimlerin fiilen ortadan kaldırıldığı bu tabloda oturup sandık beklenecek bir gerçeklik kalmamıştır. Halkın örgütlü gücü açığa çıkmalıdır.

3- Eşitsizlik ve adaletsizlik üzerine kurulu, paranın saltanatını ifade eden bu toplumsal düzene karşı, bütünlüklü bir programla mücadele edilmelidir. Patronların her geçen gün zenginliklerine zenginlik kattığı, emekçilerin ise an be an yoksullaştığı kriz koşullarına karşı işçi sınıfının birliği sağlanarak dayanışma güçlendirilmelidir.

4- Yoksulluğu, işsizliği, hayat pahalılığını, zamları ortadan kaldırmanın tek yolu bu düzenin değişmesidir. Özelleştirmelerle yağma ve talan düzeni kuranlara karşı kamulaştırma talebi yükseltilmelidir. Eğitim ve sağlık gibi temel ihtiyaçlar eşit ve ücretsiz olarak sunulmalıdır. Tüm kamu varlıkları kamulaştırılmalıdır. Emperyalist tekellere peşkeş çekilen tüm varlıklarımız geri alınmalıdır. Planlamacı bir ekonomik modele geçilmelidir.

5- Dünyanın dört bir yanına haydutça saldıran emperyalistlere karşı mücadelede tavizsiz olunmalıdır. Emperyalistlerin bölgemizde yarattığı yıkıma, onun savaş örgütü NATO’nun yayılmacılığına karşı seferber olunmalıdır. Ülkemiz NATO’dan çıkmalı ve tüm üsler kapatılmalıdır.

6- Devletin tüm olanaklarını kullanarak toplumsal yaşamı şekillendirmeye çalışan tarikatlara karşı bilimsel düşünce ve özgürlükler tavizsiz şekilde savunulmalıdır. Toplumsal alandaki dinselleşmeye karşı laik ve bilimsel düşünce her zamankinden daha yüksek bir sesle dile getirilmelidir. Eğitim birliği sağlanarak eğitim ve diğer tüm alanlardaki tarikat faaliyetleri yasaklanmalıdır.

7- Etnik kökenler, dini inançlar ve toplumsal cinsiyet üzerinden yaratılan ayrımcılıkların ortadan kaldırılacağı gerçek bir kardeşlik zemini yaratılmalıdır. Eşit, özgür, adil ve kardeşçe bir toplumsal düzen düşüncesi, ülkemizin dört bir yanında yeşertilmeye devam etmelidir.

Tüm her şey için ihtiyacımız olan; Birlik ve Dayanışma’dır!

Bu düzende paranın saltanatı var, gericilerin tarikatları var, emperyalistlerin uşakları var. Emekçileri bölen dincileri ve faşistleri var. Onların düzenini meşrulaştırma görevini gören liberalleri var.

Onlar hep konuştular, söz işçilerde, söz emekçilerde!

İşçilerin hayatın her alanından gelen bir gücü var. Bu gücün ihtiyacı olan tek şey, birliğini sağlamasıdır.

Aydınlarıyla, gençleriyle, kadınlarıyla hep beraber, bu düzene son vermek için emekçilerin birliği kurulmalıdır.

Birlik ve Dayanışma Hareketi, bu doğrultuda, bu sömürü düzeninin tam karşısında yeni bir emek cephesi olacaktır!

Emperyalizmin, sermayenin, gericiliğin değil; her şey emeğin olacak.

Birlik ve Dayanışma’yla, gelecek bizim olacak!

15.03.2026

Birlik ve Dayanışma Hareketi

Her Şey Emeğin Olacak!

Her Şey Emeğin Olacak!

Emeğiyle, alın teriyle, onuruyla yaşayan, yaşamak için direnen işçiler, kadınlar, gençler olarak Mart ayında İstanbul, İzmir ve Ankara’da buluşuyoruz.

Kuruluşu ilan edilen Birlik ve Dayanışma Hareketi’nin buluşmasında üç büyük ilde yan yana gelerek eşitlik, özgürlük, laiklik ve adalet mücadelemizi bir kez daha yüksek sesle ilan edeceğiz.

Her yerinden dökülen bu düzen, yoksulların üzerinden yükselmeye devam ederken, bizler düzen partilerinin birbirleri arasındaki oyunlarda çözüm arayamaz, birilerinin gelip bizleri kurtarmasını bekleyemeyiz.

İşçi sınıfını yoksulluğa mahkûm eden, ülkeyi karanlığa hapseden ve emperyalizme ülkeyi peşkeş çekmeye kalkan sömürü düzeni dikiş tutmuyor.

Patronların ve emperyalizmin ihtiyaçları doğrultusunda yıllardır ülkeyi uçuruma sürükleyen AKP iktidarı, baskıyla ve zorbalıkla yol alabiliyor.

Bu düzen sınıfta kalmıştır! Bu düzenin ürünü AKP rejimi de, onun her dönem değişen koltuk değnekleri de emekçilere bir kurtuluş programı sunamamaktadır.

Emekçiler sefalet ücretine, emekliler açlığa, gençler geleceksizliğe mahkum edilmiştir. Bu düzen patronların düzenidir. Patronlara vergi indirimi ve teşvikler uygulanırken ekonomik krizin faturası ise emekçilere kesilmektedir. En temel hakların dahi piyasaya açıldığı ülkemizde artık yaşamak lüks halini almıştır.

Bu düzen değişmelidir, başka bir kurtuluş yolu da programı da kalmamıştır.

Emeğiyle yaşamı var edenlerin, toprağı ekenlerin, ekmeği üretenlerin, yerin yedi kat altında madenlerde çalışan emekçilerin, metali dövüp şekil verenlerin, plazalarda emek sömürüsü altında ezilenlerin, ev içi emeği görmezden gelinen kadınların, işsizlik kıskacında hayatı mahvolan gençliğin sözünü söyleme zamanı gelmiştir.

Birlik ve Dayanışma Hareketi, bu düzenin tüm sahte umutlarına karşı güçlü ve kitlesel bir emek cephesi kurmak için umutlu ve kararlıdır. Biricik kurtuluşumuz buradadır.

Bu düzenden memnun olmayan, bir şeylerin değişmesi gerektiğini düşünen tüm onurlu yurttaşların yerini alması gereken adres olarak Birlik ve Dayanışma Hareketi umudu büyütmek için bayrak açıyor.

Bu ülke bizim!

Patronların, tarikatların, çetelerin değil; Her şey emeğin olacak!

Birlik ve Dayanışma Hareketi

İstanbul 15 Mart Pazar – 15.00 Figaro Düğün Salonu, Çağlayan

İzmir 15 Mart Pazar – 16.00 Tepekule Kongre Merkezi, Bayraklı

Ankara 29 Mart Pazar – 15.00 Bambu Sahne, Çankaya

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde İstanbul ve İzmir’de buluştuk.

İstanbul

Yaşasın 8 Mart!

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde İstanbul ve İzmir’de buluştuk.

Aydınlık yarınlarımızın, insanca, kardeşçe, eşit bir şekilde yaşayacağımız günlerin çok da uzak olmadığını hep birlikte haykırdık.

Bugün, kadınlara köle yaşamını reva görenler, yarın kadınların
mücadelesiyle ve iradesiyle bu ülkeden gidecekler!

Eşit ve özgür geleceğimiz emekçilerin, kadınların, gençlerin örgütlü
mücadelesiyle gelecek.

Basın açıklamamızın tamamı:

Patronların Kölesi, Tarikatların Müridi, AKP’nin ‘Kutsalı’ Olmayacağız!

Bugün 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde; ayrımcılığa, gericiliğe, yoksulluğa, kadın cinayetlerine dur demek için buluştuk. Tarihimizden bize miras kalan Dünya Emekçi Kadınlar Günü, bizler için mücadele ve dayanışma günüdür. Bugünün karanlığından kurtulup yarının aydınlık günlerini kadınların kuracağını ilan ediyor, ülkemizdeki tüm emekçi kadınların 8 Mart’ını kutluyoruz.

Bugün ülkemiz ve kadınlar ağır bir kuşatma altındadır. İktidarı, sermayesi, tarikatları- cemaatleri, mafya ve çeteleriyle kadınlar dört bir yandan kuşatılırken; yoksulluk, gericilik, baskı ve korkutma ikliminde yaşamlarını devam ettiriyorlar. Bu iklimi yaratanlar; bizden boyun eğmemizi, kabul etmemizi ve sinmemizi bekliyorlar. Tüm olanaklarıyla kadınlara, çocuklara, emekçilere saldıran AKP ve onun işbirlikçi düzenine bir kez de 8 Mart günü buradan sesleniyoruz: Kadınlar dün olduğu gibi bugün de sizin karanlığınıza geçit vermeyecek!

Çalışma hayatından, toplumsal koşullarımıza; kadın özgürlüğünden anayasal haklarımıza kadar birçok başlıkta kadınlar yaşamlarının devamı için mücadele ediyor. Kadın istihdamı ve kadınların ekonomik bağımsızlığı iktidar eliyle saldırı altında. Ülkemizde emekçi kadınlar iki kat sömürüye maruz kalıyor. Esnek ve güvencesiz çalışma, kadın emeğine saldırının en temel göstergesidir. Yarı zamanlı ve güvencesiz çalışma şekilleri; zaten emeği yok sayılan kadınları yalnızca ev içi yaşama, ev içi görünmez emeğe mahkûm bırakıyor. TÜİK verilerine göre kadınlarda ev işleriyle meşguliyetin iş gücüne dâhil olmama nedenleri arasındaki payı %42,9 olarak açıklanmıştı. Bu veriler kadınların ‘anne-eş’ kategorisinde değerlendirilmesine; dolayısıyla da kadının rolünün ev yaşamı içinde sınırlandırılmasına neden oluyor.

Eve hapsedilmek istenen kadınlar, ev içi şiddetin, baskının, tacizin ve tecavüzün karşısında çaresiz bırakılıyor. 2025 yılında öldürülen kadınların sayısı 569, şüpheli kadın ölümü sayısı ise 287… Kadın cinayetlerinin her geçen gün arttığı ülkemizde, kadınları koruyan yasaların uygulanmadığını, faillere iyi hal indirimleri, pişmanlık indirimleri hatta tahrik indirimleri uygulandığını; kısacası katillerin açıkça korunduğunu çok iyi biliyoruz. 2021 yılında alelacele İstanbul Sözleşmesi’ni iptal edenler; 6284 sayılı kadınların korunmasını içeren yasaya da fiili müdahale ediyor; kadın faillerinin yargılanma süreçlerinde hafifletici kararlar veriyor. Kadın cinayetlerinin cezalandırılması şöyle dursun, neredeyse katillere ‘aferin’ deniyor. Kadına şiddet ve saldırılar için caydırıcı önlemler alınmadığı gibi, işlenen suç üzerine yargı süreci de böyle akıl almaz şekilde işletiliyor. Tüm bunlar yetmezmiş gibi iktidarın kendi dili, kadın düşmanlığını ve cinayetleri teşvik ediyor. Kadınlar AKP eliyle ölüme mahkûm ediliyor.

Bugün gelinen kadın cinayetlerindeki artış, ana akım medyanın kadın düşmanı dili ve nihayet 2025-2026 “Aile Yılı” projesi de birer tesadüf değil. AKP’nin dilinden düşürmediği ‘Aile Yılı’ ve kadınların eşitliği ve özgürlüğü birbirinin tam tersi zeminde duruyor. Doğurganlığı, anneliği yücelten ve teşvik eden bu politikalar, kadınların özgürlüğüne, ekonomik bağımsızlığına, güvenliğine açıkça kurgulanan yeni bir tehdit olarak karşımızda. İktidarın Aile Yılı dayatmasının içeriği, kadınların bir kez daha ev içi emekle, çocuk ve hasta bakımıyla, yani ücretsiz- görünmeyen emekle daha fazla kuşatılması anlamı taşımaktadır. Bu proje kadını yalnızca annelikle ve eş olmakla sınırlandırırken, gerici dayatmalarla da uyumlu halde tasarlanıyor. Kadının birey olarak özgürlüğü, eşitliği ve söz hakkı görmezden gelinirken, kutsallığı ise eşine ve çocuklarına hizmet olarak anlatılıyor. Diyanet İşleri Aile Yılı projesini destekleyen fetvalar verirken, kadına dinsel yaşamın sınırlarında bir hayat öneriyor. Tarikat ve cemaatler ve Diyanet İşleri ardı ardına, kadının kıyafetinden davranışlarına, çocuk yapıp yapmama özgürlüğünden kürtaj hakkına, çalışma ve sosyal hayatından nerede saat kaçta olacağına kadar karar verirken, referans yalnızca dinci gerici anlayış oluyor. Aile Yılı projesiyle saldırılan yalnızca yetişkin kadınların hayatı değil, aynı zamanda çocukların ve gençlerin eğitim müfredatı…

Gerici faaliyetlerden sorumlu Bakan Yusuf Tekin’in icraatları da eğitim sisteminde ve müfredatta bir dizi dönüşümü hedefliyor. Okullarda ÇEDES projesi hayata geçirilirken; seminer ve eğitim adı altındaki uygulamalar, gençlere zorunlu- uygulamalı gerici faaliyetleri reva görüyor. Tarikat ve cemaat yapılanmaları artık okullarımızda açıktan faaliyet yürütüyor, gerici ÇEDES protokolüyle çocuklarımız bu karanlık odaklara doğrudan Milli Eğitim Bakanlığı eliyle teslim ediliyor.

Kız çocuklarının daha erken yaşlarda karşılaştığı gerici ve bilim dışı müfredat yetmezmiş gibi; yeni uygulamalarla çağ dışı bir model adêta dayatılıyor. Tüm bunlar ‘toplum ahlâkına- geleneksel aile yapısına’ uygun bireyler yetiştirilmesi kisvesi altında propaganda ediliyor. Taciz, tecavüz ve intiharlarla anılan bu yapıların ülkemizi, gençlerimizi ve çocuklarımızı teslim almasına karşı kadınlar aydınlanma ve laiklik mücadelesini yükseltmelidir.

Sömürünün ağır koşullarını yaşadığımız ülkemizde; yoksullaşmanın, ekonomik krizin, artan fatura ve kiraların, her geçen gün düşen alım gücünün faturasını bizler ödemek zorunda bırakılıyoruz. Krizin faturası emekçilere kesilirken, Orta Vadeli Program diye tanıttıkları adımlar; yine kadın emeğine saldırıyor. ‘Güvenceli esneklik’ biçimi istihdam

politikalarında yerini aldığı andan itibaren özellikle de kadınları işaret etmesi bizler için şaşırtıcı değil. Kadınların ev içi yükleri göz önüne

alındığında, esnek çalışma için en uygun emekçi grubu olduğu düşünülüyor. Böylece hem ‘aile kurumu’ korunmaya; yani ev işleri yapılmaya devam edilecek hem de bu sorumluluklar kamusal hizmetler olarak üstlenilmeden istihdam sağlanacak. Kadınlar adına konuşan kimi isimler bu çalışma biçimini bizzat kadınların talep ettiğini bile ifade ediyor. Orta Vadeli Program, kadınlara asgari ücret hatta kimi zaman asgari ücretin de altında kazanacakları bir gelecek sunuyor. Esnek ve parçalı işlerde çalışan kadınların işverenler tarafından işten çıkarılmasını da kolaylaştırıyor.

Bugün gericilerin kutsal aile söylemleri kadın düşmanlığının ve sömürünün üzerini örtmek için kullanılmaktadır.Kadınlar eşit işi yaptıkları erkek işçiler ile aynı maaşı alamamakta, güvencesizlikten, işsizlikten, yoksulluktan en çok etkilenenlerdir. Bir yandan ev içi kölelik, diğer yandan insanlık dışı çalışma koşulları, baskı ve taciz ile işyerlerinde sömürülmektedir. Açıktır ki işçi kadınların en büyük düşmanı gericilikle beslenen bu sömürü düzenidir!

Tarikat yapılanması tarafından tehditler aldığını defalarca söyleyen Fatma Nur Çelik ve 8 yaşındaki kızı bundan 6 gün önce Zeytinburnu sahilde ölü bulundu. Kendisine tecavüz eden faille zorla evlendirilen Fatma Nur, kızının da istismar edildiğini günlerce, aylarca adliyelerde haykırdı, adalet aradı, ölüm tehditleri aldığını söyledikten hemen sonra da ölü bulundu. İşte şimdi diyoruz ki, tarikatlar en çok yoksul kadınlara ve kız çocuklarına meydan okuyor. Gericilikle, sömürüyle beslenen bu düzen en çok kadınların canına kast ediyor. Gericilik en çok yoksul kadınların ve kız çocuklarının hayatını karartıyor. Sivil toplum örgütleri adı altında faaliyet yürüten bu yapılar istismarın, tacizin, şiddetin ve karanlığın kendisidir. Ülkemiz emekçi kadınlarının kurtuluşu tam da bu yüzden laiklikte, eşitlikte ve özgürlüktedir.

Dinci gericilik bir dünya görüşü değildir; gericilik kadının hayatını kuşatan ve toplumsallaştıkça yaşamımızı tehdit eden başlı başına bir tehdittir. Tarikatların, cemaatlerin, gerici vakıf ve derneklerin müridi olmayacağımızı haykırıyoruz!

İçinde yaşadığımız kapitalist düzenin kadın emeği sömürüsü, değişmez ve yıkılmaz değildir; bizi patronun ve sermayenin kölesi yapan bu düzeni reddediyoruz!

Ekonomik krizin yarattığı yoksulluk, bizlere reva gördükleri asgari ücret insanca bir yaşam değildir; krizin faturasını ödemek istemiyoruz!

AKP’nin Aile Yılı- Kutsal Aile nârâları kadınları koruyan değil, kadınları bir kez daha kuşatan bir projedir. AKP’nin kutsalı olmayı kabul etmiyoruz!

Kadın cinayetlerini engelleyen İstanbul Sözleşmesi’ni, bir gecede, koşar adım iptal eden iktidarın; 6284’ü uygulatmayan AKP’nin kadın düşmanı olduğunu çok iyi biliyoruz. Kadın katillerini koruyan iktidarı kadınlar gönderecek diyoruz!

Kadın cinayetlerinin hesabını kadınlar soracak. Açlığın, yoksulluğun hesabını kadınlar soracak.

Tarikatlardan, yobazlardan hesabı kadınlar soracak.

Aydınlık yarınlarımızın, insanca, kardeşçe, eşit bir şekilde yaşayacağımız günlerin çok da uzak olmadığını hep birlikte haykıralım. Bugün, kadınlara köle yaşamını reva görenler, yarın kadınların mücadelesiyle ve iradesiyle bu ülkeden gidecekler!

Eşit ve özgür geleceğimiz emekçilerin, kadınların, gençlerin örgütlü mücadelesiyle gelecek. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar günümüz kutlu olsun!

Yaşasın 8 Mart!

Birlik ve Dayanışma Hareketi

Ekmek ve Barış Mücadelesi Bugün de devam ediyor!

Ekmek ve Barış Mücadelesi Bugün de Devam Ediyor!

İstanbul Küçükçekmece Birlik ve Dayanışma Hareketi – Gizem Berber

2026 ve 2035 yılları arasının “Aile ve Nüfus On Yılı” olarak ilan edilmesi, kapitalist sistemin emek gücünü yeniden üretme krizine dair çözüm bulma çabası olarak görülmelidir. AKP iktidarı, aynı MESEM projesinde olduğu gibi emek piyasasının ihtiyaçlarına göre bir nüfus mühendisliği yaparak ucuz iş gücünde artış yaratmak istemektedir.

Bu program kapsamında konuşma yapan AKP Kadın Kolları Başkanı Tuğba Işık Ercan’ın açıklamaları, devletin kadın emeği ve kadın bedeni üzerindeki denetimini derinleştirme hedefini açıkça göstermektedir.

Doğum izni süresinin düzenlenmesi her ne kadar olumlu bir adım gibi görünse de Nüfus Politikaları Kurulunun bu yaklaşımının altında yatan; kadınlara ve ailelere temel haklarını sağlamak değil, doğum oranlarını artırmak için dönemsel bir taviz vermekten ibaret.

Aynı konuşmasında yasaklı madde kullanımıyla mücadeleden bahseden Ercan, kamusal politikalar ve temel çözümler üretmekten bahsetmek yerine “annelere eğitim verme politikası” ile tüm sorumluluğu aile içerisinde kadına yüklemektedir. Toplumsal sorunların doğrudan sistem kaynaklı olduğunu görmezden gelerek tüm yükü kadının sırtına yıkan bu rejim kadınları birey olarak değil; ucuz iş gücünün sürekliliğini sağlayacak biyolojik araçlar olarak görmektedir.

Her fırsatta “aile”yi merkeze alan bu söylemlerin kullanılması bilinçli birer tercihtir. Çünkü aile, kapitalist üretim ilişkilerinde iş gücünün en ucuz maliyetle yeniden üretildiği en temel birimdir. Dolayısıyla iktidarın aileyi “koruma” çabası, esasen sermayenin çıkarlarını koruma çabasıdır.

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş’ın açıklamaları da bu ideolojik hattın devamıdır. Bakan düşen doğurganlığın nedenlerini açıklarken aile planlaması yapılmasının nüfus düşmesine neden olduğuna değinip kapitalist sömürünün yarattığı yoksulluğu, güvencesizliği, düşük ücretleri, işsizliği, gelecek kaygısını yok sayarak sorunu bilinçli olarak sınıfsal bağlamından koparmak istemektedir.

Doğumu teşvik eden yardımlardan söz edilerek gerçek sınıfsal sorunların üzerini örten yüzeysel sadaka politikaları öne çıkarılmaktadır. Emekçi halkın çocuklarının gelecekte karşılaşacağı barınma, eğitim, sağlık, güvenceli iş gibi temel ihtiyaçlar, sermayenin çıkarları gözetildiği için gündeme bile alınmamaktadır.

“Aile ve Nüfus On Yılına” dair Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın aile üzerine yaptığı açıklamalarda da kadınların maruz kaldığı şiddet, istismar ve güvencesizlik üzerine tek kelime edilmemesi, aileyi koruma söyleminin kadınları değil, kapitalist düzeni korumak için kullanıldığını bir kez daha kanıtlıyor.

Nüfus artışı söylemi, iktidarın “ülkenin bekası” diye sunduğu şeyden çok, ucuz iş gücünün azalmasına dair sermaye kaygısını yansıtmaktadır. Bu nedenle iktidar, nüfus politikalarını uluslararası İslamcı kurumlarla birlikte yürütmekten övünçle söz ederek hem laikliği yok saymaya devam ediyor hem de kadınlara nasıl bir hayat biçtiğini açığa vuruyor.

Biliyoruz ki, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilen, 6284 sayılı yasayı uygulamayan, Medeni Kanunun asgari kazanımlarını bile sahiplenmekten kaçınan bir iktidarın kadınları koruyacak ve destekleyecek politikalar uygulaması elbette mümkün değildir.

Laiklik olmadan eşitlik ve özgürlükten bahsedilemeyeceği gibi kadının kurtuluşunun yalnızca sınıf mücadelesi ile gerçekleşebileceğini biliyoruz. İnsanca yaşam koşulları, sömürülmediğimiz ve gelecek kaygısının olmadığı bir dünya; sistemin sorunlarına üzerini örten değil bunlara kalıcı çözüm arayan emekçi kadınların mücadelesiyle kazanılacaktır.

Bu yüzden 8 Mart’ın anlamı daha fazla açığa çıkmaktadır. Emekçi kadınların mücadelesi, köklerini dirençli bir tarihten almaktadır. Mücadelemize direncini veren 8 Mart 1857 yılında daha iyi çalışma koşulları, çalışma saatlerinin azaltılması ve ücret artışı talepleriyle Greve çıkan, çok geçmeden de sermayenin saldırısıyla karşı karşıya kalan, fabrikanın kapısı üstlerine kilitlenen ve yangında can veren işçi kadınlardır.

Mücadelemize direncini veren, yine 8 Mart 1917’de en ön saflarda “Ekmek ve Barış” talepleriyle Rus Çarının sarayına yürüyen işçi kadınlardır. Verilen hiçbir mücadelenin boşa gitmediği gibi Çarın tahttan indirilmesi sonrası kurulan geçici hükümet ile kadınların seçme hakkı kazanması da bu mücadelenin bir çıktısıydı.  

Emekçi kadın hareketi büyüyüp serpildikçe, kendi tarihini işte böylece yazmaya başladı. 1921 yılında Moskova’da kadınlar tarafından yapılan uluslararası konferans ile 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar günü ilan edildi.

Bugüne kadar mücadeleleri ile kazanım sağlayan emekçi kadınları anmak, onlardan devraldığımız bayrağı ileriye taşımak, insanca yaşama taleplerimizi yükseltmek ve mücadeleyi büyütmek için kadın hareketine daha da ihtiyaç duyulan bu gerici saldırı döneminde, ülkemize yeni bir nefes aldırmak için bir adım daha ileriye çıkıyoruz.

Kadınların birlik ve dayanışmasıyla, büyük mücadelelerle kazandığımız haklarımızı ellerimizden almaya çalışan bu düzene vereceğimiz en güçlü cevaba hazırlanıyoruz. Kadınların katledilmediği, eşit işe eşit ücret alabildikleri, yaşlı-çocuk bakımı ve aile içi işlerin kamusallaştırıldığı bir dünyayı hep birlikte kurmak için 8 Mart’ta buluşuyoruz.

    

Gericiliğe ve Yoksulluğa Karşı 8 Mart’a!

Gericiliğe ve Yoksulluğa Karşı 8 Mart’a!

Patronların kölesi, tarikatların müridi, AKP’nin ‘kutsalı’ olmayacağız!

Kadınların öldürülmediği bir ülke, kadınların eşit yurttaş olduğu bir ülkedir. Kadınların taciz ve şiddet mağduru olmadığı bir ülke; gericiliğin, tarikat ve cemaatlerin sonunun geldiği bir ülkedir.

AKP’nin kadın düşmanlığına ve baskısına; sermayenin asgarî ücret dayatmasına karşı, emekçi kadınların birliği ve dayanışması için 8 Mart’ta buluşuyoruz.

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde İstanbul ve İzmir’de alanlara çıkıyoruz.

Gericiliğe ve yoksulluğa karşı 8 Mart’a!

İstanbul
Şişli Cevahir AVM Önü
8 Mart Pazar – 15.00

İzmir
Karşıyaka İzban Durağı
8 Mart Pazar 16.30

Birlik ve Dayanışma Gazetesi 8. Sayısı ile Alanlarda!

Birlik ve Dayanışma Gazetesi 8. Sayısı ile Alanlarda!

Sekizinci sayımız “Her Şey Emeğin Olacak!” manşetiyle alanlarda.

Birlik ve Dayanışma Hareketi’nin, iki haftalık halk gazetesi 8. sayısı ile emekçilerle buluşuyor. Birlik ve Dayanışma Gazetesi’nin sekizinci sayısı “Her Şey Emeğin Olacak!” manşetiyle çıktı.

Affetmeyecek, Unutmayacak, Helalleşmeyeceğiz!

Bu yazı Birlik ve Dayanışma Gazetesi’nin 8. sayısında yayımlanmıştır.

Affetmeyecek, Unutmayacak, Helalleşmeyeceğiz!

Türkiye saatiyle 04.17’de başlayan ve milyonların hayatını sonsuza dek değiştiren felaketin üzerinden üç koca yıl geçti. Resmi rakamlara göre 50 binden fazla, gayriresmi tahminlere göre ise çok daha fazla yurttaşımızı yitirdiğimiz bu büyük yıkım, aradan geçen zamana rağmen tazeliğini korumakta. Kahramanmaraş merkezli 7,7 ve 7,6 büyüklüğündeki depremler 11 ili yerle bir etti. Bugün depremin üçüncü yıldönümünde, rant odaklı politikaların yarattığı tahribatı tüm çıplaklığıyla görüyoruz.

Depremin ilk saatlerinden itibaren, enkaz altından yükselen seslere devlet kurumlarından önce halkın kendisi yanıt verdi. Depremden sonraki ilk günlerde yardım gitmeyen, arama-kurtarma çalışması yapılmayan binlerce mahalle bulunuyordu. Yurttaşlar kendi imkanlarıyla enkaz başlarında nöbet tuttu. Afet yönetimindeki bu boşluk, halkın dayanışmasıyla kapatılmaya çalışıldı; insanlar bir sıcak çorbayı, bir battaniyeyi birbirine ulaştırabilmek için seferberlik ağı ördü. Ancak bu çaba bile yetersiz kaldı, özellikle ağır iş makineleri ve profesyonel kurtarma ekipleri gerektiren durumlarda birçok yurttaşımız kurtarılmayı bekleyerek enkaz altında can verdi.

Asrın Felaketi Değil Asrın Cinayeti

“Asrın felaketi” söylemiyle sorumluluğu doğaya atmaya çalışan iktidar, depremin ilk ve en kritik saatlerinde tam bir çaresizlik ve koordinasyonsuzluk sergilemişti. Depremin 20. saatinde ekranlara çıkan bir AFAD yetkilisi, “Her noktanın kontrol altında olduğunu, gidilmeyen yerin kalmadığını” iddia etse de gerçekte sahada büyük bir kaos hâkimdi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, depremden yaklaşık bir ay sonra Adıyaman’da yaptığı açıklamada, “Maalesef ilk birkaç gün Adıyaman’da arzu ettiğimiz etkinlikte çalışma yürütemedik” diyerek, iktidarın deprem karşısında felç olduğunu bizzat itiraf etmek zorunda kaldı. Ancak bu itiraf gelene kadar, iktidarın önceliği yardımları hızlandırmaktan ziyade, “Devlet nerede?” diye soranları not etmek ve tehdit etmek oldu. Altyapı çalışması yapmayan GSM operatörleri ya da depremde pistleri kırılarak kullanılamaz hale gelen Hatay Havalimanı’nı yapan şirketlere halk dışında kimse hesap sormuyordu.

Deprem bölgesi olan ülkemizde afet yönetimindeki bu başarısızlıklar yeni değil, yıllardır süre gelen sorunlar. Örneğin, Kahramanmaraş Valiliği ve AFAD’ın 2020 yılında yayımladığı raporda, kentte 7,5 büyüklüğünde bir deprem senaryosu çalışılmış ve “şehrin büyük bir kısmının etkileneceği” öngörülmüştü. Raporda, tehlikeli bölgelerdeki yapıların tahliyesi ve zemin etütlerinin yapılması gerektiği açıkça belirtilmesine rağmen, bu hayati uyarılar görmezden gelindi ve hiçbir önlem alınmadı. Benzer şekilde Jeoloji Mühendisleri Odası da 2021 yılında Cumhurbaşkanlığına ve ilgili kurumlara Maraş için deprem uyarısı mektubu göndermişti. Bilim insanlarının ve raporların “geliyorum” dediği felaket karşısında iktidar, hiçbir ciddi hazırlık yapmamış olmasının bedelini halka ödetti.

Kızılay’ın Çadırları

Depremin en büyük skandallarından biri, halkın en zor anında yanında olması beklenen Kızılay’ın, depremzedelere bedelsiz çadır dağıtmak yerine, elindeki çadırları yardım kuruluşlarına satmasıydı. Depremin üçüncü gününde, insanlar soğukta barınacak yer ararken, deposundaki çadırları satarak ticari bir işletme gibi hareket etti.
Geçmişte Elâzığ depreminin ardından Kızılay Başkanı Kerem Kınık’ın krizi fırsata çevirip bağış istemesi ve kurumun daha önce cihatçı gruplara yönelik yardım iddialarıyla gündeme gelmesi, bu durumun zaten yeni olmadığını gösteriyor.

Öte yandan, 17 Ağustos 1999 depreminden bu yana toplanan ve “deprem vergisi” olarak bilinen Özel İletişim Vergisi’nin akıbeti de bir başka büyük soru işareti olarak kaldı. Gölcük depreminin ardından geçici olarak getirilen ancak 2009’da kalıcı hale gelen bu vergilerle toplanan milyarlarca liranın nereye harcandığı konusunda iktidar şeffaf bir hesap veremedi. Dönemin maliye bakanları vergilerin “duble yollara” harcandığını söylerken, bir başkası “Deprem vergisi diye bir şey yok” diyebildi. 6 Şubat depreminde ortaya çıkan tablo, 21 yıldır toplanan bu paraların, kentleri depreme dirençli hale getirmek için kullanılmadığını acı bir şekilde gösterdi.

Rant düzeni bunlarla da kalmıyor, depremin hemen ardından yeniden inşa bir “kâr fırsatı” olarak görüldü. Deprem bölgesine giden yardımların organizasyonunda yaşanan sorunlar devam ederken, iktidar hızla beton dökme ve ihale dağıtma telaşına düştü.

Üç Yılın Ardından

Depremin üzerinden geçen üç yılın ardında bölgedeki tablo hâlâ çok ağır. Depremzedelerin bir çoğu hâlâ konteyner kentlerde veya geçici barınma alanlarında yaşamaktadır. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Bir yıl içinde 319 bin konut teslim edeceğiz” vaadi gerçeği yansıtmamış, teslim edilen konut sayısı vaat edilenin çok gerisinde kalmıştır.

Barınma sorununun yanı sıra, günlük yaşamı felç eden ağır altyapı sorunlarıyla kendini hissettirmeye devam ediyor. Özellikle günde 20 saati bulan elektrik kesintileri, ısınmadan iletişime kadar hayatın her alanını sekteye uğratırken, voltaj dalgalanmaları nedeniyle bozulan elektronik cihazlar vatandaşlar için tazmin edilmeyen ek bir mali külfete dönüşüyor.

Bugün, 6 Şubat’ın yıldönümünde, resmi rakamlarla 53 bin 537, ancak bölgedeki tanıklıklara ve uzmanlara göre çok daha fazla olan yitirdiğimiz yurttaşlarımızı anıyoruz.

Bilim insanları İstanbul ve Marmara Bölgesi için “eli kulağında” uyarısı yaparken, 6 Şubat’ta yaşananların İstanbul’da çok daha büyük bir felakete dönüşme riskiyle karşı karşıyayız. Ancak iktidarın ve yerel yönetimlerin hazırlıkları, İstanbul’daki milyonlarca insanın can güvenliğini sağlamaktan uzak.

6 Şubat göstermiştir ki; insanları deprem değil, kâr hırsı, denetimsizlik, imar afları ve rant odaklı düzen öldürmektedir. Depremde yitirdiklerimizin anısına sahip çıkmak, enkaz altında kalan gerçekleri gün yüzüne çıkarmaktan, sorumluların yargılanmasını sağlamaktan ve yeni felaketleri önleyecek bilimsel, kamusal bir planlamayı hayata geçirmekten geçmekte.

MESEM Gerçeği ve Çocuk İşçilik

Bu yazı Birlik ve Dayanışma Gazetesi’nin 7. sayısında yayımlanmıştır.

2026 yılına girdiğimiz şu günlerde, Türkiye’de çocukluk; oyun parkları veya okul sıralarından ziyade, sanayi sitelerinin gri duvarları, ağır metal kokusu ve güvencesiz çalışma koşulları, iş cinayetleriyle özdeşleşmeye başladı. Özellikle son yıllarda eğitim sistemine entegre edilen Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM) uygulaması, çocuk işçiliğini “mesleki eğitim” adı altında meşrulaştırmaktadır.

Devlet Eliyle Ucuz İşgücü Modeli: MESEM

Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM), kâğıt üzerinde, ara eleman ihtiyacını karşılamak ve öğrencileri meslek sahibi yapmak amacıyla kurgulanmış bir eğitim modelidir. Ancak uygulamanın sahadaki karşılığı, bu niyetin çok ötesine geçmiştir. Sistem, ortaokul mezunu çocukların haftanın sadece 1 günü okula gitmesini, kalan 4 günü ise bir işletmede “beceri eğitimi” adı altında geçirmesini öngörüyor.

9, 10 ve 11. sınıflarda asgari ücretin yüzde 30’u, 12. sınıfta ise yüzde 50’si oranında ödenen ücretler, devlet tarafından işverenlere teşvik olarak geri ödenmektedir. Bu durum, işverenler için MESEM’i bir eğitim projesinden ziyade, maliyetsiz işçi havuzuna dönüştürmüştür. Sanayideki küçük ve orta ölçekli işletmeler, sigorta ve maaş yükümlülüğü olmadan çocuk emeğini sömürme imkanına kavuşmuştur. Eğitimciler ve sendikalar, bu sistemi çocuk işçiliğinin yasal kılıfı olarak tanımlamakta; çocukların akademik eğitimden koparılarak, fiziksel ve zihinsel gelişimlerine uygun olmayan ağır sanayi koşullarına itildiğini vurgulamaktadır.

Türkiye’de ve Dünyada Çocuk İşçilik

Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) verilerine göre, dünya genelinde 160 milyondan fazla çocuk işçi bulunmaktadır. Afrika ve Asya-Pasifik bölgesi bu sayıların en yoğun olduğu yerler olsa da sorun küreseldir. Ancak Türkiye’deki durum, ekonomik kriz ve göç dalgasıyla birleşerek kendine has ve vahim bir tablo ortaya koymaktadır.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verileri, sorunun sadece görünen yüzüdür. 2024 ve 2025 verilerine bakıldığında, Türkiye’de 15-17 yaş grubundaki işgücüne katılım oranının yüzde 25 bandına dayandığı görülmektedir. Ancak bu veriler, kayıt dışı çalışan on binlerce mülteci çocuğu ve MESEM kapsamında “öğrenci” statüsünde göründüğü için istihdam verilerine dahil edilmeyen yüz binlerce genci kapsamamaktadır. Eskiden tarım sektöründe yoğunlaşan çocuk işçiliği, günümüzde sanayi, inşaat ve hizmet sektörüne kaymıştır. Bu sektör değişimi, risk faktörlerini de değiştirmiş; tarladaki güneş çarpması riskinin yerini, atölyedeki pres makinesine sıkışma veya inşaattan düşme riski almıştır.

Kaza Değil Cinayet: Türkiye’de Çocuk İşçi Ölümleri

Türkiye, Avrupa’da iş cinayetlerinde birinci, dünyada ise ön sıralardadır. Bu tablonun en karanlık noktasını ise çocuk işçi ölümleri oluşturuyor.
Çocukların, yetişkinler için tasarlanmış makinelerde, koruyucu donanım olmadan ve denetimsiz ortamlarda çalıştırılması ölümlere davetiye çıkarmaktadır. İnşaat iskelesinden düşen, kafası sac büküm makinesine sıkışan veya elektrik akımına kapılan çocukların haberleri, ne yazık ki münferit olaylar olmaktan çıkıp sistematik bir soruna dönüşmüştür. İş Kanunu’na göre çocukların çalıştırılmasının yasak olduğu tehlikeli ve çok tehlikeli işlerde, MESEM kılıfı altında veya kaçak olarak çalıştırılan çocuklar can vermektedir.

Somut Bir Örnek: Dilovası Faciası

2025 yılının acı bilançosu içinde dikkat çeken en büyük toplu iş cinayetlerinden biri, 8 Kasım 2025 tarihinde Kocaeli Dilovası’ndaki Ravive Kozmetik fabrikasında yaşanmıştır. Meydana gelen patlama ve yangında hayatını kaybeden 7 işçiden 3’ü çocuktur. Bu olay, çocukların sanayi bölgelerinde, yanıcı ve patlayıcı maddelerle iç içe, denetimsiz koşullarda çalıştırıldığının en somut kanıtıdır.

Bu tablo bir kaza değil; eğitim sisteminin çökertilmesi, yoksullaştırma politikaları ve sermayenin ucuz emek talebinin bir sonucu.

Veriler Ne Anlatıyor?

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi’nin yayımladığı 2025 Yıllık Raporu, Türkiye’deki çalışma yaşamının, özellikle de çocuk işçiliğinin geldiği vahim noktayı “olağanlaştırılmış bir iş cinayetleri rejimi” olarak tanımlamakta. Rapora göre, pandemi döneminden bu yana en yüksek ölüm sayısına ulaşılmış ve 2025 yılında en az 2105 işçi çalışırken hayatını kaybetmiştir. Bu veriler, günde en az 6 işçinin iş cinayeti sonucu yaşamını yitirdiğini göstermektedir.

Raporun en can yakıcı kısmı, çocuk işçi ölümlerindeki rekor artıştır. 2024 yılında 71 olan çocuk işçi ölümü sayısı, 2025 yılında 94’e yükselmiş ve İSİG Meclisi’nin kayıt tutmaya başladığı günden bu yana en yüksek seviyeye ulaşmıştır. Bu artışın temel sebebi olarak, çocuk işçiliğinin tarımdan sanayiye ve kent merkezlerine kayması ile devlet eliyle yürütülen MESEM politikaları gösterilmektedir.

MESEM ve Devlet Politikalarının Etkisi

Bugün çocuk işçiliğin artmasında devlet politikalarının doğrudan etkisi olduğunu söylemek lazım. MESEM (Mesleki Eğitim Merkezi) uygulaması, çocukları sanayi için ücretsiz işgücü kaynağı haline getirmiştir. İşverenler, çocuklara ödemeleri gereken ücretleri İşsizlik Fonu’ndan karşılamakta, hatta yemek ve yol parasını dahi ceplerinden vermemektedir. 17 Ocak 2025 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan yönetmelikle, mesleki eğitime geçiş yaşı fiilen 10-11’e (ortaokul 5. ve 6. sınıf) kadar düşürülmüştür. Bu durum, mesleki eğitim adı altında çocuk işçiliğinin ortaokul seviyesine inmesi anlamına gelmektedir.

Türkiye’deki mesleki eğitim politikalarının mimarisi, pedagojik hedeflerden ziyade TÜSİAD ve MÜSİAD gibi sermaye gruplarının ‘ucuz işgücü’ taleplerine göre şekillendirilmiştir. Bu sistem, özellikle yoksul aile çocuklarını hedef alarak, onlara ‘hem diploma hem meslek’ vaatleri sunmaktadır. ‘Koluna altın bilezik takmak’ ve gelecekte kendi işini kurmak gibi süslü vaatlerle sisteme dahil edilen bu çocuklar, gerçekte Organize Sanayi Bölgeleri’nin (OSB) dişlileri arasına itilmektedir. Onlara sunulan gerçekler ise çalınan çocuklukları oluyor.

Sonuç Olarak

MESEM uygulaması mevcut haliyle bir eğitim modeli olmaktan çıkmıştır. Çocukların haftada 4 gün ucuz işçi olarak kullanıldığı bu sistem yerine, okul temelli ve simülasyon atölyelerinde gerçekleşen gerçek bir mesleki eğitim modeli getirilmelidir. Stajlar, üretim baskısı altında değil, öğrenim odaklı ve sıkı denetim altında yapılmalıdır.

Çocuk işçiliği, yoksulluğun bir sonucudur. Ailelerin ekonomik refahı artırılmadan, çocukların eve ekmek götürme zorunluluğu ortadan kaldırılamaz. Eğitim çağındaki her çocuğun maddi yükümlülüklerden arındırılmış bir şekilde eğitimine devam etmesi devletin anayasal sorumluluğudur.

Bir çocuğun yeri torna tezgahının başı değil, okul sırasıdır. Çocuklarımıza bir gelecek borcumuz var. Bu tablonun değişmesi lazım. Değiştirmemiz lazım.