Bu röportaj Birlik ve Dayanışma Gazetesinin 3. sayısında yayınlanmıştır.
Birlik ve Dayanışma Hareketi geçtiğimiz aylarda yaptığı bir açıklamayla mücadeleye çağrı yapmıştı. “Sınıfın bölünmüşlüğüne, emekçilerin örgütsüzlüğüne karşı emekçilerin birliği ve dayanışmasını sağlamak” gerektiğine dair vurguyla yola çıkan Birlik ve Dayanışma Hareketi’nden Evrim Saldıran ile memleketi, emekçilerin sorunlarını ve Birlik ve Dayanışma Hareketi’ni konuştuk.
“Ekonomik kriz olarak tanımlanan bu süreç aslında emekçi sınıfların yoksullaşması, sermayenin ve iktidar çevresinin zenginleşmesi, yeni sermaye gruplarının oluşması süreci.”
Birlik ve Dayanışma Gazetesi: Türkiye büyük bir yoksulluğa ve geleceksizliğe hapsedilmiş durumda. İktidarın toplumsal muhalefete yönelik baskı politikaları ise her geçen gün artıyor. Türkiye nereye gidiyor, içinden geçtiğimiz süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?
Evrim Saldıran: Bahsettiğiniz gibi Türkiye uzun bir süredir yoksullaşma, geleceksizlik, işsizlik gibi düzenin yarattığı büyük sorunlarla karşı karşıya. Bu yalnızca Türkiye’ye özgü bir durum da değil. Emperyalist-kapitalist sistem geldiğimiz nokta itibariyle dünya halklarına gelecek, iş, barınma, insanca bir yaşam sunmaktan uzaklaşmış durumda. Geçmişte bunları sağlıyordu demiyoruz fakat bugün sistemin yaşadığı sıkışma dünya halkları üzerindeki sömürü mekanizmalarının artmasını, savaş politikalarını, geleceksizlik ve işsizlik olgularını doğrudan besliyor ve derinleştiriyor.
Türkiye de AKP iktidarıyla birlikte özelleştirme politikalarıyla, sermaye sınıfına açılan alanla, kamu varlıklarının özel sektöre peşkeş çekilmesiyle, emperyalist anlaşmaların çıktısı olarak izlediği ekonomi politikalarıyla büyük bir yoksullaşma sürecine girmiş durumda. Ekonomik kriz olarak tanımlanan bu süreç aslında emekçi sınıfların yoksullaşması, sermayenin ve iktidar çevresinin zenginleşmesi, yeni sermaye gruplarının oluşması süreci. Dolayısıyla Türkiye’de yaşanan olgu özünde kapitalist sömürü politikalarının daha da katılaştığı, işçi sınıfının emeği üzerindeki tahakkümün daha da arttığı bir özellik taşıyor. Sağlık, eğitim, ulaşım gibi temel insani hizmetlerin piyasanın insafına bırakılmasıyla birlikte ise emekçilerin üzerindeki yük daha da artıyor. Bu tablo ise sermaye düzeninin ve işbirlikçi politikaların doğrudan çıktısı olarak değerlendirilmeli. Tüm bu sorunları yalnızca iktidar olgusu üzerinden ele alırsanız gerçek bir yanıt vermiş olmuyorsunuz. Kapitalist üretim biçimini ve emperyalizm olgusunu görmezden gelen her değerlendirmenin o veya bu şekilde eksikli olacağını düşünüyoruz.
Artan yoksullaşma, derinleşen geleceksizlik, iktidarın hukuku bir aparat olarak kullanması, en temel yurttaşlık haklarının dahi kullanılamaması gibi olgular ise emekçilerde, kadınlarda, gençlerde yani tüm toplumda tepkilerin de birikmesinin ana kaynağı. Mart ayında başlayan hareketlenmeyi ve iktidar karşıtı halk tepkisini bu noktalarıyla değerlendirmek gerekiyor. Bugün ise AKP iktidarı siyasal ve toplumsal alanda ciddi bir baskı mekanizması kurmaya çalışılıyor. CHP’ye, muhalif basın kuruluşlarına ve muhalefet hareketine yönelik atılan adımların kaynağında bu yatıyor.
Diğer tarafta ise sermaye düzeni bölgesel gelişmelerden pay kapma arayışında. Özellikle Ortadoğu’nun emperyalist dizayn süreciyle birlikte Türkiye’de de yürütülen “çözüm süreci” ardından gelen “Alevi açılımı” gibi siyasi süreçler bu boyutlarıyla ele alınmak durumunda. AKP iktidarı ise yoksullaşmanın, geleceksizliğin, adaletsizliğin üzerini “Demokratik açılımlar” kılıfıyla örtme arayışında. Nereden ele alınırsa alınsın, AKP iktidarından demokratik bir adım beklemek bugün siyasetin ve tarihin mantığına uygun değildir. Emekçilerin bu algı oyunları karşısında gerçek bir mücadele programı ışığında yürümeye ihtiyacı bulunuyor.
“Sermaye düzeniyle, emperyalizmle kavganız yoksa en fazla yaşanılabilir bir kapitalizm vaadinde bulunabilirsiniz. “
Birlik ve Dayanışma Gazetesi: Emekçilerin mücadele programına ihtiyaç duyduğunu söylediniz. Bugün Türkiye’de muhalefet partileri bu programdan uzak mı?
Evrim Saldıran: Türkiye’de muhalefet partilerinin emekçilerin sorunlarını gündeme getirmediğini söylemiyoruz fakat bu sorunların kaynağını kurutacak, insanca bir yaşamı garanti altına alacak bir programa sahip değiller. Yoksulluğu, liyakatsizliği, işsizliği, geleceksizliği ortadan kaldırmayı hedefliyorsanız eğer sermaye düzeni ile kavga halinde olmanız gerekir. Sermaye düzeniyle, emperyalizmle kavganız yoksa en fazla yaşanılabilir bir kapitalizm vaadinde bulunabilirsiniz. Bu ise Türkiye’de artık sadaka kültürüdür. Kent lokantaları örneği budur, belediye kreşleri örneği budur, askıda fatura örneği buraya tekabül etmektedir. Oysa tartışılması gereken konu, okullarda ücretsiz yemek hakkıdır. Ücretsiz ulaşım hakkıdır. Parasız sağlık, eğitim ve barınma hakkıdır. Temel insani ihtiyaçların devlet tarafından garanti altına alınması ve korunmasıdır.
Özetle, düzenle kavgası olmayan fakat iktidarın karşısında olan düzen muhalefeti olarak tanımlayabileceğimiz hareketler ya da partiler bugünkü sorunları ortadan kaldırabilecek gerçekçi bir programdan yoksundur.
Emekçilerin, kadınların ve gençlerin sorunları gerçek temellere dayandırılıp ele alınmadığı sürece ise bu sorunlar döngüsü devam edecektir. Bugün işçi sınıfının en temel hakları dahi saldırı altındadır. Sendikalaşma hakkı gasp edilmektedir, mesai ücretleri çoğu işyerinde ödenmemektedir, çalışma koşulları daha fazla sömürü ve kar üzerine kuruludur. İşçi sınıfı güvencesizdir. Güvencesi olan Kıdem tazminatı bugün sermaye sınıfı tarafından gasp edilmek istenmektedir. Bir dizi sektörde kadın işçilerin maaşları daha düşüktür. Mobing, taciz ve ev içi emek kadınlar üzerindeki baskıyı daha da artırmaktadır. Gerici örgütlenmeler ve iktidarın bir dizi politikası kadını toplumsal hayattan ve iş hayatından soyutlamak üzerine kurulmuş durumda. Kadın cinayetlerine uygulanan iyi hal indirimlerini, katilleri savunan mekanizmaları saymıyoruz bile.
Saydığımız bu sorunların ise kapitalist üretim biçiminin doğrudan çıktısı olduğunu ifade ediyoruz. Emek üzerindeki tahakküm son bulmadan bu sorunların sistem içerisinde çözüleceğine ise inanmıyoruz.
“Memleketi emeğiyle, alın teriyle var edenlerin artık kendisine ait olana sahip çıkması gerekmektedir.”
Birlik ve Dayanışma Gazetesi: Peki bu tabloda emekçiler ne yapmalı?
Evrim Saldıran: Bugün emekçiler ikili bir görevle karşı karşıya. Birincisi haklarımıza sahip çıkmak ve sermaye düzeninin göz diktiği haklarımızı korumak. Kıdem hakkına, 8 saatlik çalışma hakkına, sendikalaşma ve örgütlenme hakkına sahip çıkması gerekiyor işçi sınıfının. Bu, fabrikalarda, plazalarda, madenlerde, atölyelerde hangi alanda bulunuyorsak o alanda örgütlenmek ve mücadele etmek ile sağlanabilir. İkinci görev ise, memlekete sahip çıkmak ve yaşanılabilir bir memleket mücadelesini siyasal alanda da yükseltmek. Yani, emekçiler eşitliğin ve özgürlüğün hüküm sürdüğü bir ülkenin temellerini atmak zorunda. Bu da, bağımsızlıkçı, kamucu, laik bir ülke demektir. Dolayısıyla bu iki görev de birbirini beslemektedir. Biri olmadan diğeri eksik kalacaktır. Yalnızca güncel hak mücadelesi verdiğimiz, siyaseti ise “siyasetçilere” bıraktığımız bir Türkiye’de yeni haklar kazanmayı bırakın mevcut haklarımızı korumamız dahi mümkün görünmemektedir.
Birlik ve Dayanışma Hareketi, bu ikili görevi tek bir merkezde buluşturabilmek için yola çıkmış durumda. Hem işçi sınıfının, kadınların, gençlerin sorunlarına karşı mücadele edecek, örgütlenmeler kuracak, somut mücadele başlıkları belirleyecek ve bir taban örgütlenmesi oluşturacak; hem de işçi sınıfının taleplerini siyasal alana taşıyacak bir merkez görevi görecek.
Örgütlü bir işçi sınıfının, örgütlü bir halkın geriye gidiş karşısındaki tek güç olduğunu biliyoruz. Memleketi emeğiyle, alın teriyle var edenlerin artık kendisine ait olana sahip çıkması gerekmektedir. Bu memleket, para babalarının, tarikat ve cemaat şeyhlerinin, emperyalizm yanlısı işbirlikçi siyasetçilerin, bu sömürü düzeni ayakta kalsın diye halka zulmedenlerin değil, emekçilerindir. Bu memleket geleceksizlik, işsizlik, yoksulluk cenderesini kabul etmeyen ve ayağa kalkan gençlerindir. Bu memleket, yaşamı emeğiyle var eden, insanca ve özgürce yaşamak isteyen kadınlarındır. Birlik ve Dayanışma Hareketi bu güce yaslanıyor ve tüm emekçileri mücadeleye katılmaya davet ediyor.
“Birlik ve Dayanışma Hareketi, mücadele programıyla, gazetesiyle işyerlerinde, emekçi mahallelerinde, plazalarda mücadelesini duyurmaya ve örgütlenmeye başlamış durumda. “
Birlik ve Dayanışma Gazetesi: Birlik ve Dayanışma Hareketi’nin bir takvimi var mı? Nasıl ilerlemeyi düşünüyor?
Evrim Saldıran: Bu uzun soluklu ve dinamik bir mücadele. Birlik ve Dayanışma Hareketi uzun, orta ve kısa vadeli hedefleri belirlemiş durumda. Tüm bu hedefleri ise kuracağımız örgütlenmelerle birlikte değerlendirmeyi ve somutlamayı düşünüyoruz. Bugün Birlik ve Dayanışma Hareketi, mücadele programıyla, gazetesiyle işyerlerinde, emekçi mahallelerinde, plazalarda mücadelesini duyurmaya ve örgütlenmeye başlamış durumda. Bununla birlikte ise Kasım ve Aralık aylarında birçok noktada Birlik ve Dayanışma Hareketi buluşmaları gerçekleştirmeye hazırlanıyoruz.
Birlik ve Dayanışma Hareketi, bu buluşmalarla birlike ilk adımlarını atmış olacak. Kuracağı yerel örgütlenmeler, işyeri örgütlenmeleri ile birlikte planlamalar yapacak ve mücadelesini geliştirecek, süreklileştirecek.
Bu röportaj vesilesiyle tüm emekçileri Birlik ve Dayanışma Hareketi’nin parçası olmaya, buluşmalara katılmaya, bulunduğu alanda Birlik ve Dayanışma Hareketi’nin örgütlenmesine katkı koymaya davet ediyoruz.


