Türkiye, 1990’ların sonu ve 2000’lerin başında yaşanan ekonomik krizler sonrası, gerçek sorunların çözümünden çok piyasayı rahatlatmaya yönelik uygulamalara yöneldi. 2001 krizinin ardından hayata geçirilen Orta Vadeli Program (OVP) işçi haklarını ve toplumsal ilerlemeyi göz ardı ederek, mali disiplin ve bütçe tasarrufu bahanesiyle çalışanların ücretlerini baskı altına aldı ve güvencesizliği artırdı.
OVP, 2003 yılında çıkarılan 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu kapsamında başlatılan, kamu maliyesinde şeffaflık ve hesap verebilirlik iddiasıyla sunulsa da, temel olarak kamu harcamalarını kısma ve işçi sınıfının hakkından tasarruf yapma amacı taşıdı.
OVP, 2005 yılında ilk kez uygulanmaya başlanmış ve Türkiye’nin ekonomik politikalarını üç yıllık dönemler halinde planlayarak kalkınma hedefleri doğrultusunda yayınlanmaya başlamıştır. Orta Vadeli Program, kamu ve özel sektör için ekonomik politikaların, sermaye kesimlerinin önceliklerini önceleyen, emekçilerin ihtiyaçlarını geri plana iten bir araç olarak kullanılmaktadır. Bu süreçte işçi sınıfının yaşam koşulları iyileştirilmek bir yana, ücret ve haklarında gerileme yaşanmış, gayrisafi yurtiçi hasıladan pay alma şansları azaltılmıştır.
Orta Vadeli Program, Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı ile Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından hazırlanmakta, ardından Cumhurbaşkanı kararıyla yürürlüğe girmektedir. Orta Vadeli program planlanan dönem aralığında izlenecek politikaların somut karşılıklarını göstermektedir. Somut politikaların şekillendirdiği önümüzde üç temel başlık mevcuttur; Çalışma Hayatı, Kamu Harcamaları ve Yapısal Dönüşüm Politikaları.
İSTİKRAR ADI ALTINDA ÇALINAN KAYNAKLAR
Bu yıl 2026-2028 dönemini kapsayan Orta Vadeli Program yayımlanmıştır. Yayınlanan OVP’de, makroekonomik gelişmelerin gerekçesi olarak küresel belirsizliklere, ABD–Çin ticaret gerilimine ve Ortadoğu’da yaşanan savaşlara atıfta bulunulmaktadır. Ancak bu gelişmeler, programda emekçilerden daha fazla fedakârlık istenmesinin bahanesi hâline getirilmektedir. Enflasyonun düşürülmesi, bütçe disiplini sağlanması gibi hedefler doğrultusunda kamu harcamaları tasarrufa teşvik edilip önayak olunurken; ücret artışları baskılanmakta, sosyal yardımlar azaltılmakta, konut / enerji gibi temel tüketim harcamalarına yönelik dolaylı vergiler artırılmaktadır. Böylece krizlerin faturası, doğrudan işçi sınıfının sırtına yüklenmekte; uluslararası gelişmeler öne sürülerek emekçilerin cebinden çalınan kaynaklar, sermaye kesimine istikrar adı altında aktarılmaktadır.
Sırasıyla değerlendirmek gerekirse; emekçileri finansal politikaların çarptırılmış verileri ile günden güne sefalete sürükleyen ve yapısal politikaların somut sonuçlarını ele almak gerekir.
Yayınlanan program 2026-2028 dönemine dair bazı finansal öngörüler ve geçmiş döneme yönelik bazı değerlendirmeler içermektedir.
OVP’de Dünya genelinde ticaret hacmi artışının 2024’teki %3,5 seviyesinden 2025’te %2,6’ya gerileyeceği öngörülürken, gelişmiş ülkelerde bu oran %1,8, gelişmekte olan ekonomilerde ise %3,8 olarak tahmin edilmektedir. 2026 yılında ise küresel ticaretteki artışın %1,9 gibi daha da düşük seviyelere inmesi beklenmektedir.
TÜM BEDEL İŞÇİ SINIFINA
Dünya kapitalizmin krizi nedeniyle küresel daralmanın içerisindeyken, Türkiye’nin dış ticaret açığı bu durumun kendisi etki etmeksizin ciddi boyutlarda seyretmektedir. TÜİK verilerine göre, dış ticaret açığı 2022’de 109,5 milyar dolar ile rekor kırmış; 2023’te 106 milyar dolar, 2024’te ise yaklaşık 82 milyar dolar olarak gerçekleşmiştir. Küresel ticaretin yavaşladığı, dış talebin daraldığı bir ortamda bu denli yüksek dış ticaret açığının devam etmesi, Türkiye ekonomisinin yapısal sorunlarını gözler önüne sermektedir. Küresel büyümenin yavaşladığı bir dönemde, ihracat artışıyla büyüme stratejisinin sürdürülebilirliği zaten sınırlıyken, Orta Vadeli Program hala dış ticaret açığını yüksek tutan üretim yapısını değiştirmek yerine, enflasyonu düşürme ve mali disiplin adına kamu harcamalarını kısmaya, ücretleri baskılamaya odaklanmaktadır. Türkiye, dış ticarette yapısal dönüşüm gerçekleştirmeksizin küresel daralma ortamında gücünü kaybederken; bu tablonun bedelini yine halk, yüksek enflasyon, düşük ücret ve artan yaşam maliyetiyle ödemektedir.
Net ihracattaki dalgalanmalar ve özellikle ilk yarıda büyümeye negatif katkısı, Türkiye ekonomisinin dış talebe olan bağımlılığını ve yapısal sorunlarını gözler önüne sermektedir. Bu durum, üretimin ve istihdamın sürdürülebilirliği açısından ciddi riskler taşırken, işçi sınıfı üzerinde ağır ekonomik yükler yaratmaktadır.
Yayınlanan programda anlatılan şekli ile; 2023 yılında Türkiye ekonomisinde sabit sermaye yatırımları ve kamu tüketiminde ise sırasıyla yüzde 8,6 ve yüzde 3,6’lık artışlar gerçekleşmiş; ancak bu artışlar büyümeye sağladığı katkı sınırlı kalmıştır. Sabit sermaye yatırımlarındaki artış, sermayenin üretim kapasitesini ve kâr marjını büyütmeye yönelik stratejik bir hamledir.
Makine-teçhizat gibi üretim araçlarına yapılan yatırımlar, verimlilik artışı sağlamıştır. Bu arada işçi sınıfının çalışma koşulları daha da kötüleşmiş yoğun sömürü, iş güvencesizliği ve esnek çalışma biçimleri de yaygınlaşmıştır. Sermayenin makineye olan yatırımının yalnızca üretimle sınırlı kalmadığını, aynı zamanda çalışma biçimlerinin, ücretlendirme sisteminin ve sermaye yapılanması ile birlikte emek üzerindeki baskının da biçim değiştirdiğini ve yeni bir çalışma biçimine; kalıcı istihdam yerine kısa süreli, proje bazlı, esnek iş modellerinin yaygınlaşmasına işaret eder. Bu durum, işçilerin emeğinin değersizleşmesi ve iş güvencesinin azalmasına yol açmaktadır. .
Tarım sektöründeki istihdamın azalması, kırdan kente doğru süregelen göçün ve kırsal bölgelerin ekonomik dışlanmasının açık bir göstergesidir. Sanayi ve hizmet sektörlerinde yaşanan istihdam artışı ise, büyük ölçüde kayıt dışı, düşük ücretli ve sosyal güvenceden yoksun, göçmen ve çocuk işçilerin yoğunlaştığı işlerde yoğunlaşmıştır.
İnşaat ve hizmet sektöründeki yükselen istihdam artışı, geçici ve güvencesiz çalışma koşullarının yaygınlaşmasıyla birlikte anlam kazanmakta, işçi sınıfının yaşam koşullarını daha da kırılgan hale getirmektedir. İşsizlik oranındaki gerileme, iş gücüne katılımın artmasıyla bağlantılıdır; ancak bu durum, işçilerin genel ekonomik refahını artırmaktan çok, emek sömürüsünün derinleştiği ve çalışma koşullarının kötüleştiği bir tabloyu gizlemektedir.
İŞ GÜVENCESİZLİĞİNİN KURUMSALLAŞMASI
OVP’nin neoliberal politikaları çerçevesinde sunulan istihdam artışı, niceliksel olarak olumlu bir veri gibi görünse de, bu artışın büyük bölümü düşük ücretli, geçici ve sosyal güvenceden yoksun işlerde yoğunlaşmaktadır. Bu durum, işçi sınıfı üzerindeki sömürüyü derinleştirirken, istihdam rakamlarındaki iyileşme görünümü, çalışma koşullarındaki bozulma ve iş güvencesizliğinin artışıyla gölgelenmektedir. OVP, nitelikli istihdam yaratmak yerine, sermaye birikiminin kar marjını artırmayı önceliklendiren bu yaklaşımıyla, işçi sınıfını koruma mekanizmalarını zayıflatmakta ve nihayetinde büyümenin faydasını emekçi sınıflara değil, sermaye lehine yeniden dağıtmaktadır.
Orta Vadeli Program’ın 2025 yılı başında öngördüğü “güvenceli esneklik” düzenlemeleri, Türkiye işgücü piyasasında dönüşümü işaret etmektedir. Planlanan değişiklikler, özellikle belirli süreli iş sözleşmelerinin yaygınlaştırılması ve esnek çalışma biçimlerinin önünün açılması yoluyla, işgücü piyasasının sermaye lehine yeniden yapılandırılmasını hedeflemektedir. Bahsedilen “güvenceli esneklik” söyleminin aksine, bu politikaların işçi sınıfı açısından güvencesizliği kurumsallaştırma riski taşıdığı açıktır.
Söz konusu düzenlemeler, sermayeye işgücü maliyetlerini düşürme ve piyasa dalgalanmaları karşısında esneklik kazanma imkânı sağlarken, çalışanlar açısından istihdam güvencesinin zayıflaması, hak kayıpları ve gelir istikrarsızlığı anlamına gelecektir. Benzer uygulamaların küresel ölçekteki sonuçları, esnek çalışmanın kayıt dışı istihdamı artırdığını, sendikal hakları zayıflattığını ve ücretler üzerinde tersi yönlü baskı oluşturduğunu göstermektedir. Günden güne artığı gözlemlenen döviz/kur dengesi nedeniyle açlık sınırının altında kalan ücret politikaları daha çok erimektedir.
Yayınlanan programda bahsedilen önümüzdeki dönem makroekonomi politikaları, sermaye birikim sürecinin ihtiyaçlarına uygun şekilde yapılandırılmaktadır. Finansal istikrar vurgusu, emek maliyetlerinin baskılanması ve sermayenin rekabet gücünün artırması hedefiyle uyumludur. Yeşil ve dijital dönüşüm söylemi altında ilerleyen bu süreç, sermayenin yeni kâr alanları yaratmasına hizmet etmektedir. Teknolojik ilerleme ve dijitalleşme yalnızca teknik bir dönüşüm değildir, aynı zamanda toplumsal ilişkilerde, iş gücünün yapısında, eşitsizlikte ve emek-sermaye dinamiklerinde değişim yaratacaktır.
Sermayenin genişletilmesi, güçlendirilmesi ve işgücü piyasasının etkinleştirilmesi politikaları, yeni çalışma modelleri doğurmaktadır. Sonucunda ise karşımıza çıkan somut tahlil sabittir. Emekçiler için uygulanan düşük ücret ve hak gaspı politikaları normalleştirilmektedir.
İş ortamının iyileştirilmesi adı altında yürütülen düzenlemeler ise, sermayenin önündeki idari ve yasal engellerin kaldırılmasına olanak tanımakta, emek lehine düzenleyici mekanizmaları ise zayıflatmaktadır. Kayıt dışılıkla mücadele söylemi dahi, çoğu zaman emekçiler üzerindeki denetim ve baskıyı artırmakta ve daha kötü çalışma şartlarına mecbur bırakmaktadır.
Makroekonomik istikrar ve verimlilik artışı vaatleri, işçi sınıfının güvencesizleşmesi pahasına gerçekleşmekte; gelir dağılımındaki sınıfsal eşitsizlik derinleşmektedir. Bu durum, toplumsal refahın geniş kesimlere yayılmasını engellemekte ve emek-sermaye çelişkisini daha da keskinleştirmektedir.En üst gelire sahip %20’lik grubun toplam gelirden aldığı pay bir önceki yıla göre %48,1 olurken, en düşük gelire sahip %20’lik grubun aldığı pay ise %6,3 olmuştur. Bu veriler işçi sınıfının gayrisafi yurtiçi hasıladaki gelir payının çok düşük seviyelerde kaldığını açıkça göstermektedir.
Yerli teknolojinin geliştirilmesi vurgusu ise, teknolojiyi elinde bulunduran sermaye gruplarının daha da güçlenmesine yol açacak bir süreci tetikleyecektir. Gümrük kapılarının kolaylaştırılması, lojistik süreçleri hızlandırsa da, sermayenin kârını artırmaktan öte bir fayda sağlamayacaktır. Bu politikalar emperyalist küreselleşme sürecine eklemlenmeyi kolaylaştırarak, Türkiye ekonomisini etkilere karşı daha kırılgan hale getirecektir.
KIDEM TAZMİNATININ GASPI: TES VE ÇOCUK İŞÇİLİK
OVP’nin bahsettiği çalışma hayatı ve emeklilik düzenlemelerinin içine Tamamlayıcı Emeklilik Sistemi ekleniyor. Tamamlayıcı Emeklilik Sistemi (TES) ise, devletin sosyal güvenlik yükünü emekçinin üstüne bıraktığı bir özelleştirilme projesidir. Kıdem tazminatının TES fonuna dönüştürülmesi, işçi sınıfının haklarından birinin tasfiyesi anlamına gelir. 2026’nın ikinci çeyreğinde yürürlüğe girecek olan Tamamlayıcı Emeklilik Sistemi, çalışanların maaşlarından her ay %3 oranında zorunlu kesinti yapılmasını ve fona aktarılmasını öngörüyor. Aynı denklemde; Kıdem tazminatı, işten çıkarılma durumunda bir güvenceken TES onu borsa dalgalanmalarına açık hale getiriyor. İşçiyi işveren karşısında tamamen savunmasız bırakıyor.
Bu durum, emeklilik yaşının daha da yükseltilmesi, prim gün sayısının artırılması ve emekli maaşlarının enflasyon karşısında daha da erimesi anlamına gelir. Kademeli emeklilik, insani emeklilik maaşı veya adil bir talepler, sistemin “maliyeti” artırdığı gerekçesiyle gözardı edilmektedir.
OVP’de yalnızca işçileri, emekçileri etkilemiyor, mesleki eğitim stratejileri adı altında çocuk işçilik normalleştiriliyor ve yaygınlaştırılıyor.OVP bahsedilen mesleki eğitim stratejileri, eğitimi piyasa mekanizmalarına bağımlı hale getiren ve emekçi çocuklarını erken yaşta işçileştiren bir yaklaşımı yansıtmaktadır. Kamu-özel sektör iş birliği adı altında özelleştirmeler derinleştirilmekte, mesleki eğitim müfredatı sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda şekillendirilmekte ve çocuklar ucuz işgücü haline getirilmektedir. MESEM uygulamaları ve Organize Sanayi Bölgelerinde yaygınlaştırılan meslekî eğitim merkezleri, çocukları ağır çalışma koşullarına maruz bırakan, onların gelişim ve yaşam hakkını elinden alan ve geleceksizleştiren bir modele işaret etmektedir.
Sonuç olarak, bu politikaların nihai hedefi, işçi sınıfının kazanılmış en temel hakkını piyasanın açıklığına bırakmaktadır ve devleti bu alandaki sorumluluklarından azat etmektir. Bu durum ise emeklileri yoksulluğa mahkûm ederken, genç kuşakları ise hiçbir güvence olmadan çalışmak zorunda bırakacak sosyal bir faciaya kapı aralamaktadır. Büyüyen tek şey, finans şirketlerinin kârları ve emekçi sınıfların güvencesizliği olacaktır.


