Bu yazı Birlik ve Dayanışma Gazetesi’nin 7. sayısında yayımlanmıştır.
Emperyalizme karşı mücadele, konu Türkiye olunca önemli başlıklardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Bunun nedenlerinden biri bölgemizin ve Türkiye’nin emperyalizmin yönelimlerinden doğrudan etkilenen bir yapıda olması. Diğeri ise, sermaye düzeninin emperyalizmle ilişkisi ve temsilcisi AKP’nin emperyalizmin işbirlikçisi konumunda olması.
Siyasal alandan, ekonomiye, bölgesel gelişmelerden, kültürel alana kadar emperyalizmin önemsizleştirilemeyecek bir etkisi olduğu ifade edilmek durumunda. Dolayısıyla yoksullaşma, geleceksizlik, gericilik, işsizlik gibi sorunların en önemli kaynağını emperyalizm ve ona eklemlenmiş sermaye düzeni olgusu olduğu başa yazılmak zorunda.
ABD emperyalizmi Türkiye’de, sermaye düzeninin ve işbirlikçi iktidarların bekçiliğini her zaman üstlendi. Sosyalist hareketin, sınıf mücadelesinin geliştiği dönemlerde düzenin sıkışma yaşadığı ve yeni bir düzen arayışının güçlendiği evrelerde yeri geldiğinde paramiliter yapılarıyla yeri geldiğinde ise sermaye iktidarlarına sunduğu destek ve açtığı alanla emperyalizm büyük bir rol oynadı.
12 Eylül Amerikancı faşist darbesinin ardından Türkiye’nin içine sokulduğu süreç AKP iktidarıyla somutlandı. AKP, emperyalizmin Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) eşbaşkanı olmakla övündü, Türkiye laikliğin kâğıt üzerinde kaldığı, kamuya ait işletmelerin sermayeye peşkeş çekildiği, gerici örgütlenmelerin toplumu ve devlet organlarını ele geçirmeye çalıştığı, işçi sınıfının ve sosyalist hareketin baskılandığı, Anayasa’nın işlevsizleştiği, Meclisin tasdik kurumuna dönüştüğü bir noktaya sürüklendi. Sermaye sınıfı zenginleşti, tarikatlar holdingleşti, emekçiler ise yoksullaşmaya ve artık bugün açlık sınırının altında ücrete mahkûm edildi.
Tüm bu tablo eşit, özgür ve yaşanılabilir bir ülke kavgası açısından emperyalizme karşı mücadelenin de önemini açığa çıkarmaktadır. Türkiye’de yaşanan gelişmeleri emperyalizm ve sermaye olgularından bağımsız ele alan her tutum o veya bu şekilde eksiklik ve hatalı bir “mücadele hattı” ortaya çıkartmaktadır.
Bir diğer boyut ise emperyalizmin saldırganlaştığı şu anki evresinde dünya halklarına, işçi sınıfına ve bölgemize yönelik adımlarının ve haydutluğunun karşısında durulmasının bir zorunluluk olduğudur.
Emperyalist-kapitalist sistemin çelişkileri ve sıkışmaları uzun bir süredir bölgesel bir dizi savaşı, siyasi cinayetleri, işbirlikçi yapılar eliyle süren işgal hamlelerini, ekonomik ambargo ve ticaret savaşlarını beraberinde getiriyor. Enerji ve enerji nakil hatları, doğal kaynaklar üzerinde süren mücadele ve emperyalizmin yeni pazar alanları, sermayeye sunulacak yeni sömürü alanları yaratma zorunluğunu bu durumun temelini oluşturuyor.
Venezuela’da gerçekleşen haydutluk, Suriye’de HTŞ eliyle yürütülmeye çalışılan yeniden inşa süreci, Israil’in Ortadoğu’da güvenliğinin sağlanması ve bölgede emperyalizmin ana aktörü olarak işlev görmesi arzusu, Trump’un Grönland ısrarı, NATO’nun Rusya’yı sınırlandırmak açısından attığı ve savaşla sonuçlanan Ukrayna hamlesi bu gerilimin ve sıkışmaların çıktıları olarak görülmelidir.
Tüm bu tablo, emperyalizmin saldırganlığın insanlığı sürüklediği karanlığa, açlığa, yoksullaşmaya ve sömürüye işaret etmektedir.
Bu noktalarıyla ele alındığında gerek Türkiye’de sermaye düzenine karşı yürütülecek mücadelede, gerek Ortadoğu halklarıyla yapılacak enternasyonal dayanışmada gerek de emperyalizmin kıskaca almaya çalıştığı bağımsızlıkçı ülkeler ve halkların mücadelesine verilecek destekte emperyalizme ve onun savaş örgütü NATO’ya karşı kurulacak set büyük bir öneme sahiptir. Bu mücadele, aynı zamanda sermayeye, gericiliğe ve sermaye düzeninin temsilcisi AKP iktidarına karşı da önemli bir bariyer oluşturacaktır.
Bu mücadelenin ise işyerlerinde, fabrikalarda, plazalarda, üniversitelerde, liselerde, emekçilerin, kadınların, gençlerin bulunduğu her alanda görünür kılınması ayrı bir önem taşıyacaktır. NATO’nun bir terör örgütü olduğu her alanda yüksek sesle söylenmeli, ABD üslerinin varlığı tüm topluma sorgulatılmalıdır.


