Ekmek ve Barış Mücadelesi Bugün de Devam Ediyor!
İstanbul Küçükçekmece Birlik ve Dayanışma Hareketi – Gizem Berber
2026 ve 2035 yılları arasının “Aile ve Nüfus On Yılı” olarak ilan edilmesi, kapitalist sistemin emek gücünü yeniden üretme krizine dair çözüm bulma çabası olarak görülmelidir. AKP iktidarı, aynı MESEM projesinde olduğu gibi emek piyasasının ihtiyaçlarına göre bir nüfus mühendisliği yaparak ucuz iş gücünde artış yaratmak istemektedir.
Bu program kapsamında konuşma yapan AKP Kadın Kolları Başkanı Tuğba Işık Ercan’ın açıklamaları, devletin kadın emeği ve kadın bedeni üzerindeki denetimini derinleştirme hedefini açıkça göstermektedir.
Doğum izni süresinin düzenlenmesi her ne kadar olumlu bir adım gibi görünse de Nüfus Politikaları Kurulunun bu yaklaşımının altında yatan; kadınlara ve ailelere temel haklarını sağlamak değil, doğum oranlarını artırmak için dönemsel bir taviz vermekten ibaret.
Aynı konuşmasında yasaklı madde kullanımıyla mücadeleden bahseden Ercan, kamusal politikalar ve temel çözümler üretmekten bahsetmek yerine “annelere eğitim verme politikası” ile tüm sorumluluğu aile içerisinde kadına yüklemektedir. Toplumsal sorunların doğrudan sistem kaynaklı olduğunu görmezden gelerek tüm yükü kadının sırtına yıkan bu rejim kadınları birey olarak değil; ucuz iş gücünün sürekliliğini sağlayacak biyolojik araçlar olarak görmektedir.
Her fırsatta “aile”yi merkeze alan bu söylemlerin kullanılması bilinçli birer tercihtir. Çünkü aile, kapitalist üretim ilişkilerinde iş gücünün en ucuz maliyetle yeniden üretildiği en temel birimdir. Dolayısıyla iktidarın aileyi “koruma” çabası, esasen sermayenin çıkarlarını koruma çabasıdır.
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş’ın açıklamaları da bu ideolojik hattın devamıdır. Bakan düşen doğurganlığın nedenlerini açıklarken aile planlaması yapılmasının nüfus düşmesine neden olduğuna değinip kapitalist sömürünün yarattığı yoksulluğu, güvencesizliği, düşük ücretleri, işsizliği, gelecek kaygısını yok sayarak sorunu bilinçli olarak sınıfsal bağlamından koparmak istemektedir.
Doğumu teşvik eden yardımlardan söz edilerek gerçek sınıfsal sorunların üzerini örten yüzeysel sadaka politikaları öne çıkarılmaktadır. Emekçi halkın çocuklarının gelecekte karşılaşacağı barınma, eğitim, sağlık, güvenceli iş gibi temel ihtiyaçlar, sermayenin çıkarları gözetildiği için gündeme bile alınmamaktadır.
“Aile ve Nüfus On Yılına” dair Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın aile üzerine yaptığı açıklamalarda da kadınların maruz kaldığı şiddet, istismar ve güvencesizlik üzerine tek kelime edilmemesi, aileyi koruma söyleminin kadınları değil, kapitalist düzeni korumak için kullanıldığını bir kez daha kanıtlıyor.
Nüfus artışı söylemi, iktidarın “ülkenin bekası” diye sunduğu şeyden çok, ucuz iş gücünün azalmasına dair sermaye kaygısını yansıtmaktadır. Bu nedenle iktidar, nüfus politikalarını uluslararası İslamcı kurumlarla birlikte yürütmekten övünçle söz ederek hem laikliği yok saymaya devam ediyor hem de kadınlara nasıl bir hayat biçtiğini açığa vuruyor.
Biliyoruz ki, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilen, 6284 sayılı yasayı uygulamayan, Medeni Kanunun asgari kazanımlarını bile sahiplenmekten kaçınan bir iktidarın kadınları koruyacak ve destekleyecek politikalar uygulaması elbette mümkün değildir.
Laiklik olmadan eşitlik ve özgürlükten bahsedilemeyeceği gibi kadının kurtuluşunun yalnızca sınıf mücadelesi ile gerçekleşebileceğini biliyoruz. İnsanca yaşam koşulları, sömürülmediğimiz ve gelecek kaygısının olmadığı bir dünya; sistemin sorunlarına üzerini örten değil bunlara kalıcı çözüm arayan emekçi kadınların mücadelesiyle kazanılacaktır.
Bu yüzden 8 Mart’ın anlamı daha fazla açığa çıkmaktadır. Emekçi kadınların mücadelesi, köklerini dirençli bir tarihten almaktadır. Mücadelemize direncini veren 8 Mart 1857 yılında daha iyi çalışma koşulları, çalışma saatlerinin azaltılması ve ücret artışı talepleriyle Greve çıkan, çok geçmeden de sermayenin saldırısıyla karşı karşıya kalan, fabrikanın kapısı üstlerine kilitlenen ve yangında can veren işçi kadınlardır.
Mücadelemize direncini veren, yine 8 Mart 1917’de en ön saflarda “Ekmek ve Barış” talepleriyle Rus Çarının sarayına yürüyen işçi kadınlardır. Verilen hiçbir mücadelenin boşa gitmediği gibi Çarın tahttan indirilmesi sonrası kurulan geçici hükümet ile kadınların seçme hakkı kazanması da bu mücadelenin bir çıktısıydı.
Emekçi kadın hareketi büyüyüp serpildikçe, kendi tarihini işte böylece yazmaya başladı. 1921 yılında Moskova’da kadınlar tarafından yapılan uluslararası konferans ile 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar günü ilan edildi.
Bugüne kadar mücadeleleri ile kazanım sağlayan emekçi kadınları anmak, onlardan devraldığımız bayrağı ileriye taşımak, insanca yaşama taleplerimizi yükseltmek ve mücadeleyi büyütmek için kadın hareketine daha da ihtiyaç duyulan bu gerici saldırı döneminde, ülkemize yeni bir nefes aldırmak için bir adım daha ileriye çıkıyoruz.
Kadınların birlik ve dayanışmasıyla, büyük mücadelelerle kazandığımız haklarımızı ellerimizden almaya çalışan bu düzene vereceğimiz en güçlü cevaba hazırlanıyoruz. Kadınların katledilmediği, eşit işe eşit ücret alabildikleri, yaşlı-çocuk bakımı ve aile içi işlerin kamusallaştırıldığı bir dünyayı hep birlikte kurmak için 8 Mart’ta buluşuyoruz.


