Ana Sayfa Blog Sayfa 9

Savaşa Götüren Barış: Azerbaycan ve Ermenistan

Azerbaycan ve Ermenistan

Kafkaslar tarih boyunca ticari ve askeri açıdan önemli bir geçiş güzergâhı olarak işlev görmüştür. Avrupa, Orta Doğu ve Orta Asya’nın kesişim noktasında yer alan bu bölgede birçok savaş meydana gelmiştir. 2023 yılında Azerbaycan ile Ermenistan arasında vuku bulan Karabağ Savaşı bunun en güncel örneği olarak gösterilebilir.

8 Ağustos 2025 tarihinde Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ve Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan’ın bir barış antlaşması imzalaması ilk bakışta Kafkas halkları için olumlu bir adım olarak görülebilir. Henüz iki yıl önce kanlı bir savaşa girmiş iki ülkenin barışması kadar iyi bir haber olabilir mi? Ne yazık ki gerçekler bunun düşünüldüğü kadar pembe bir tablonun sonucunda olmadığını gösteriyor.

Kendini birçok açıdan Roma İmparatorluğu’nun modern ardılı olarak gören ABD, Pax Romana yani Roma Barışına atfen İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı ardından kurmaya başladığı küresel hegemonyayı Pax Americana diye nitelendirdi. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) varlığı sayesinde ortaya çıkan iki kutuplu dünyada ABD istediği kadar rahat hareket edemiyordu.

Kafkaslarda Pax Americana

Ancak SSCB’nin yıkılmasıyla birlikte rakipsiz kalan tek süper güç ABD, dünyanın dört bir köşesinde gerçekleştirdiği işgaller, darbeler, katliamlar ve ambargolarla birlikte halklara kan kusturmaya devam etti: Afganistan, Irak, Panama, Libya, Somali, Haiti, Suriye…

Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ve Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan, ABD Başkanı Donald Trump’ın ev sahipliğinde Beyaz Saray’da bahsi geçen antlaşmayı imzaladı. Trump’ın “bitmeyen savaşlardan biri” olarak nitelendirdiği Azerbaycan–Ermenistan geriliminin azaltılmasında böylece önemli bir adım atılmış oldu. Ancak bu barış ne pahasına sağlandı?

Antlaşmanın en kritik maddesi “TRIPP”, yani Uluslararası Barış ve Refah İçin Trump Yolu. Barış ve refah kelimelerinin bir ABD başkanının adıyla yan yana gelmesi trajikomik olsa da, bu yol Kafkasya açısından büyük önem taşıyor. Azerbaycan, Ermenistan, Nahçıvan ve Türkiye’yi birbirine bağlayan bu hat, yani Zengezur Koridoru, 99 yıllığına ABD’li şirketlere kiralandı. Koridor boyunca ABD’liler demiryolu, otoyol ve boru hatlarının inşası ve işletmesini yürütecek.

Zengezur Koridoru öyle bir jeopolitik öneme sahip ki burayı ele geçirerek ABD tek taşla birkaç kuş vurmuş sayılabilir. İran’ın kuzeyinde, Rusya’nın güneyinde yer alan bu bölgedeki ABD varlığı özellikle İran’ı daha savunmasız hale getirebilir. Ayrıca Çin’in Kuşak ve Yol Projesi’nin güzergâhlarından biri de aynı yerden geçiyor. Böylece ABD, Zengezur Koridoru üzerinden Çin’in küresel ticaret ağını bir noktadan daha sıkıştırma imkânı elde etti.

Sonuç

ABD’nin denetiminde imzalanan her antlaşma bir tür savaş antlaşmasıdır. Azerbaycan ve Ermenistan arasında kalıcı barışı getireceği iddia edilen bu antlaşma ise Kafkas halkları açısından gelecekteki savaşların işaretidir.

Süper güç ABD’ye boyun eğmeyen her ülke Yankee’lerin hedef tahtasındadır. ABD’nin Kafkaslarda artan varlığı bölgedeki tüm ülkeler için ciddi bir tehlikelidir. Görünen o ki, Washington Ukrayna’da uyguladığı senaryonun benzerini bu kez Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan’da sahnelemeye hazırlanıyor. ABD’nin yeni cepheler açmak için savaşa süreceği yeni piyonlara ihtiyacı var.

Kafkaslara gerçek barış ABD’nin kana doymayan emperyalist-kapitalist çıkarlarıyla değil, geçmişte olduğu gibi sosyalistlerin kurduğu eşitlikçi sosyalist düzenle gelecektir. Bölgede kalıcı huzurun tek garantisi bir zamanlar Sovyetlerin kurduğu gibi sosyalizm olacaktır.

FIFA’nın Tarafı

FIFA

FIFA Başkanı Gianni Infantino, Gazze’de yaşananlar nedeniyle İsrail takımlarının uluslararası organizasyonlardan men edilmesi çağrılarına yanıt verdi: FIFA, jeopolitik sorunları çözemez. Ama dünya çapında futbolu birleştirici, eğitici, kültürel ve insani değerleriyle öne çıkarmak zorundadır.

Bir süredir futbol dünyasından İsrail’in uluslararası futbol karşılaşmalarından men edilmesi için kampanyalar düzenleniyor. En son Wembley stadı önünde toplanan futbolseverler “İsrail Boykotu” ile ilgili eylem yaptılar ve İngiltere futbol federasyonuna çağrı yaptılar. Protestoyu düzenleyenler “İsrail, Filistinlilere karşı son derece iğrenç, korkunç bir şekilde davranıyor ve çoğumuzun ne kadar tiksindiğini tam olarak anlamıyorlar. İsrail Avrupa’da değil, Orta Doğu’da. Filistinlileri içermeyen bir ulusal futbol takımı gönderme hakları olduğunu da düşünmüyoruz. Futbol takımlarına da aşağılayıcı bir şekilde davranıyorlar. Son iki yılda İsrail ve IDF’nin (İsrail Savunma Kuvvetleri) Gazze’de ve Batı Şeria’da, ayrıca İsrail’in içinde yaşayan Filistinlilere karşı sergilediği davranışlar inanılmaz derecede korkunç” diye konuştular. Daha önce de Filistin Futbol bir mektup göndermişti. BM Bağımsız Araştırma Komisyonu’nun İsrail’in Gazze’de Filistin halkına karşı soykırım suçu işlediğini rapor ettiğinin hatırlatıldığı mektupta, 7 Ekim 2023’ten bu yana 416 futbolcu ve futbol yetkilisinin öldürüldüğü, bunların dörtte birinin çocuk olduğu belirtilmişti.

Aynı FIFA 2022 yılında Ukrayna savaşını bahane ederek Rusya’yı dışlamak üzere harekete geçmişti. Uluslararası Futbol Federasyonları Birliği (FIFA) ve Avrupa Futbol Federasyonları Birliği (UEFA) Rus milli takımlarının ve kulüplerinin Ukrayna savaşı nedeni ile bütün uluslararası futbol turnuvalarına katılımını askıya almıştı. 2026 Dünya kupasına Rusya’nın katılmaması için de 2024 yılında karar alınmıştı.

FIFA’nın  jeopolitik durumlarda çelişkili tavrını Rusya-Ukrayna savaşına bakarak anlayabiliriz. Ki Gazze’deki yaşananlar, boykot için yapılan çağrılardaki metinler ve açıklamalar gayet net ve elbette Rusya için alınan karardan daha ağır gerekçeler sunuyor. Çağrılara karşı alınan karar FIFA’nın bağımsız bir kurum olmadığını bir kez daha kanıtlıyor. Daha önce başkanlık seçiminde delegelere dağıtılan rüşvetler, 2022 Dünya Şampiyonası’nın Katar’a verilmesi kararındaki yolsuzluk suçlamaları da akılda.

Keyifli bir oyun futbol; oynaması, izlemesi ile sporun gözdelerinden. Ancak kapitalizm bulaştığı her yerde mutlaka zehrini de şırınga ediyor. Bir kere daha bu örnekle gördük ki, aynı zamanda emperyalizm siyasetini futbol üzerinden de yürütüyor. Bugün imkansız gözükebilir ama öyle değil, futbolu yeniden sadece topun yuvarlak olduğunu ve sonucu sadece topa hakimiyetin belirlediği günlere döndürmeliyiz.  

Filistin Direnişi: Emperyalizmin Planları ve AKP’nin İkiyüzlülüğü

filistin direnişi

Ekim 2023’ten bu yana Filistin meselesi, yalnızca Ortadoğu’nun değil dünya siyasetinin de merkezinde yer almaktadır. İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarıyla birlikte sivil ölümlerindeki artış, uluslararası insan haklarının ve hukukun ihlali; emperyalist sistemin Ortadoğu’yu yeniden dizayn eden politikasını görünür kılmaktadır. Yıllardır emperyalist devletlerden, bu krizi çözecek tarafsız aktörler olması beklenirken, aksine emperyalizm İsrail’in güvenliğini koşulsuz biçimde garanti altına almayı esas alan bir çizgide hareket etmektedir.

Suriye’deki iç savaşın sonucu, bölgesel dengeleri emperyalist güçler lehine değiştiren önemli bir dönüm noktası oldu. Esad hükümetinin düşürülme hedefi, Ortadoğu’da direniş eksenini zayıflatmak ve İsrail’in önünü açmak amacı taşıyordu. Suriye gibi bir direniş cephesinin kırılması, yalnızca bir ülkenin iç yapısını altüst etmekle kalmadı; aynı zamanda Orta Doğu’daki bölgesel anti-emperyalist mücadele hattını da derinden sarstı.

Bu süreçte Hizbullah’a karşı yapılan saldırılar ve lider kadrolarına yönelik hedefli operasyonlar, örgütün askerî ve siyasi kapasitesini zayıflatarak İsrail’e daha geniş bir hareket alanı sağladı. Ancak daha da çarpıcı olanı, Siyasal İslamcı hükûmetlerin bu yıkım sürecine tepkisi oldu. İsrail ile normal ilişikler sürdüren bu rejimler, Esad’ın düşüşünü ve Şam’ı ele geçiren İŞİD artığı emperyalizm destekli HTŞ’yi selamladı. Hizbullah ve İran’a yönelik saldırıları ise görmezden gelen İslamcılar, Filistin davasını stratejik bir yalnızlığa iterek, Siyonist işgal projesinin önündeki en büyük siyasi engelleri kaldırdı.

Bugün Ortadoğu’da direniş cephelerinin parçalanması ve İran’ın kuşatılması, emperyalist müdahalelere yeşil ışık yakmış durumda. Tüm bu hesaplı yalnızlaştırma politikalarının sonucu, Filistin halkının direncinin üzerine karabasan gibi çökmüştür. Bölgede son yüzyılın en ağır kıtlık ve insanlık krizi yaşanırken, katil İsrail ordusu insani yardım konvoylarına ve halka nefes aldıracak tüm yardımlara pervasızca saldırmaya devam ediyor.

ABD’nin “Ateşkes” Oyunu: Emperyalizm, İşgalin Yeni Bir Kılıfını Arıyor

Sözde “barış planları” ile dünya kamuoyunu aldatmaya çalışan ABD emperyalizminin Gazze için hazırladığı plan üç aşamalı tiyatrodan ibaret. Bu plan, İsrail’in soykırımına ve işgaline meşruiyet kazandırmaktan, Filistin halkının direniş hakkını gasp etmekten başka bir amaç taşımıyor. Bu planın en can alıcı noktası, ilk aşamada İsrail’in Gazze’den çekilmiyor olmasıdır. Yani planın gerçek yüzünün işgali kalıcılaştırmak olduğu çok açık. “Gazze’nin içinden çekilme” denen aldatmaca ise işgalci ordunun konumunu değiştirip yeniden düzenlemesinden ibarettir. Bu, Filistin toprakları üzerindeki illegal varlığının ve kontrolünün devamı anlamına geliyor. ABD’nin sürekli isimleri değişen ama içeriği ismi kadar değişmeyen planı ise, Filistin halkına boyun eğdirildiği, direnişin bastırıldığı ve işgalin normalleştirildiği bir süreci, bölgedeki müttefikleri aracılığıyla yöneterek, nihayetinde mevcut statükonun taraflarca kabulünü ve Ortadoğu’da İsrail’in güvenliğini garanti altına alan bir düzeni kalıcı kılmak. Plan, İsrail’in “güvenlik” paranoyasını meşrulaştırarak, işgalci İsrail’e kendi şartlarını dayatma
hakkı tanımaktadır. Filistin halkının tam çekilme ve kalıcı ateşkes talebi, işgal altındaki birhalkın en meşru ve asgari hakkıyken, sömürgeci katil İsrail rejimi ve onun hamisi ABD, soykırımı “meşru müdafaa” adı altında sürdürmekte ısrar etmektedir.

İsrail Başbakanı Netanyahu’nun “Hamas’ı ortadan kaldırmadan ve tüm rehineler serbest kalmadan durmayacağız” açıklamaları, planın gerçekte ne anlama geldiğini tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor. ABD’nin “barış planı” maskesinin altında, İsrail’in imha ve işgal politikasının devamı yatmaktadır. ABD, bu planla, İsrail’e uluslararası alanda zaman kazandırmakta ve soykırımı yönetilebilir krize çevirmek istemektedir.

Türkiye’nin Sessiz İşbirlikçiliği

Bu süreçte, Türkiye’deki AKP iktidarı söylemi “Filistin davasına sahip çıkmak” olarak lanse
edilse de pratikte atılan adım koca bir hiç durumunda. Erdoğan, İsrail’in Gazze’deki operasyonlarını ‘soykırım’ olarak nitelendirerek, bu konuda en güçlü tepkinin Türkiye’den yükseldiğini ifade ediyor. Fakat, Erdoğan’ın bu söylemi ile uygulamaları arasında çelişkileri resmi rakamlar bile belgelemektedir. Resmi verilere göre, İsrail ile ticari ilişkiler ‘Filistin ile ticaret’ gibi kalemler altında devam etmekte, İsrail’e yönelik çelik ve petrol sevkiyatları sınırlı kısıtlamalar dışında sürmektedir. Ayrıca, uluslararası arenada İsrail’e silah tedarik ettiği bilinen şirket temsilcilerinin Türkiye’de ağırlanıyor, sanayi fuarlarında stantları açılmaya devam ediyor. Bu durum, Türkiye hükûmetinin ve sermayesinin söylem düzeyindeki keskin tutumu ile ekonomik ve diplomatik ilişkilerdeki pratik yaklaşımı arasında bir ayrışma olduğu gözler önüne getirmektedir. Tüm bu ikiyüzlü siyasetin, Erdoğan’ın bölgesel hesap ve çıkarlar uğruna Filistin direnişini araçsallaştırdığının açık bir göstergesidir.

İsrail’in İnsani Dayanışmalara Karşı Saldırıları

Özellikle Gazze’ye 2007’den bu yana uygulanan ağır abluka, yalnızca Filistin halkının temel
ihtiyaçlara erişimini engellemekle kalmadı, aynı zamanda tüm bir toplumu kolektif biçimde cezalandırmanın en çıplak örneklerinden biri halindedir. Bu ablukaya karşı uluslararası dayanışma hareketleri farklı biçimlerde devreye girdi; deniz ve kara yoluyla insani yardım filoları ve konvoyları organize edildi. Bu girişimler, yalnızca insani yardım taşımak için değil, aynı zamanda İsrail’in işgalci ve sömürgeci politikalarını dünya kamuoyuna teşhir etmek için sembolik birer direniş pratiği oldu.

İlk girişimler 2008’de Özgür Gazze Hareketi tarafından başlatıldı. Küçük teknelerle yapılan seferler, o dönemde birkaç kez başarıyla Gazze’ye ulaşabildi. Lakin İsrail kısa sürede bu girişimleri engellemeye başladı ve uluslararası sularda dahi saldırılar düzenleyerek açıkça korsanlık yaptı. 2010 yılında Türkiye’den yola çıkan Mavi Marmara ve beraberindeki gemiler, bu dayanışma hareketinin en kitlesel örneğini oluşturdu. 600’den fazla gönüllünün katıldığı bu filo, gıda ve ilaç taşımanın ötesinde, Filistin halkıyla omuz omuza verilen uluslararası bir siyasi mesaj niteliği taşıdı. İsrail ordusu, uluslararası sularda bu gemilere vahşi bir saldırı düzenledi; 10 gönüllü katledildi, onlarcası yaralandı. Bu olay, İsrail’in yalnızca Filistinlilere değil, Filistin’le dayanışma gösteren dünya halklarına da düşmanlık beslediğinin çarpıcı bir göstergesi oldu.

Mavi Marmara katliamının üzerinden yıllar geçti. O günlerde meydanlarda “One Minute” çıkışlarıyla İsrail’e meydan okuyan, halkın öfkesini arkasına alarak siyasi prim yapan AKP iktidarı ve Erdoğan, iş ticari çıkarlar söz konusu olduğunda bambaşka bir tavır sergiledi. Mavi Marmara’da yakınlarını kaybeden aileler ve İHH, Türkiye ile İsrail arasında yapılan anlaşmaya karşı tepkilerini yükseltirken, Erdoğan onlara “Giderken bana mı sordunuz?”diyerek sert çıkıştı. Sonrasında ise İsrail’in yalnızca tazminat ödemesiyle sınırlı kalan diplomatik süreç, İslamcı kesimi tatmin etmedi. Buna rağmen Erdoğan, “İsrail, Türkiye’nin taleplerini karşılamıştır” açıklamasını yapmaktan geri durmadı. Bugün gelinen noktada ise İsrail’le ilişkiler en üst seviyeye çıkarılırken, katledilen on yurttaşımızın hesabı sorulmadığı gibi onların anısı AKP iktidarının hafızasında silinip gitti.

Mavi Marmara’nın ardından farklı ülkelerden birçok girişim tekrarlandı. Avrupa’dan, Latin Amerika’dan, hatta İskandinavya’dan yola çıkan gemiler Gazze’ye varmak için sefer düzenledi; kara yoluyla örgütlenen Viva Palestina konvoyları da binlerce kilometre aşarak Gazze sınırına dayanmayı başardı. Fakat her defasında İsrail bu girişimlere engel olmaya çalıştı ve oldu. Gerek gemilere el koyarak gerekse kara sınırlarını kapatarak Filistin halkına ulaşmak isteyen dayanışma hareketlerini boğmaya çalıştılar. Buna rağmen, her girişim dünya kamuoyunda yeni bir bilinç yarattı; İsrail’in Filistin halkını açlığa ve sefalete mahkûm eden politikaları daha görünür hale geldi.

2018’de Norveç ve İsveç’ten yola çıkan Gazze Özgürlük Filosu gemileri bir kez daha aynı akıbete uğradı. İsrail askerleri gemilere el koydu, aktivistleri zorla alıkoydu. Yine de bu seferler, Filistin mücadelesinin dünyanın dört bir yanında sahiplenildiğini kanıtladı. Bugün ise 2023 Ekim Savaşı’nın ardından yükselen dayanışma dalgasıyla örgütlenen Sumud Filosu, bu tarihsel hattın güncel bir devamı olarak sahneye çıktı. Sumud, yani sebat ve direniş, yalnızca bir kavram değil; Filistin halkının iradesini yansıtan evrensel bir sembol olmuş durumda. Ancak İsrail donanması uluslararası sularda bir kez daha saldırıya geçti; en az on beş gemi durduruldu, çok sayıda aktivist gözaltına alındı. Bu saldırılar, uluslararası hukukun açık ihlali ve fiili bir deniz korsanlığıdır. Emperyalist batı devletlerinin sessizliği ise sürmekte. Filistin’e yönelik insani yardım filoları ve konvoyları, bugüne kadar defalarca engellenmiş olsa da her biri tarihe yazılmış birer direniş eylemi olarak hafızalarda yer almakta. Çünkü bu girişimler, insani yardımdan çok daha öte de bir anlam taşıyor: Onlar, İsrail’in sömürgeci politikasına karşı dünya halklarının ortak vicdanını temsil ediyor. İsrail, bu filolara saldırarak yalnızca yiyecek ve ilaçları değil, uluslararası dayanışma iradesini de hedef alıyor. Lakin her saldırı, Filistin halkının mücadelesini daha görünür kılıyor ve dünya halklarının dayanışmasını güçlendiriyor. Bugün Sumud Filosu’nun maruz kaldığı saldırılar, Filistin direnişinin küresel düzeyde sahiplenildiğini bir kez daha kanıtlıyor. Gazze’ye özgürlük talebi, yalnızca Filistinlilerin değil, tüm dünya halklarının ortak talebine dönüşmüş durumda.

Son kertede Filistin halkının kurtuluşu; ABD, İsrail veya onların -tıpkı 70’lerde 6. Filoya secde eden- Siyasal İslamcı işbirlikçilerinin dayattığı “çözüm” planlarıyla değil, ancak işgalin tamamen sona ermesi, mültecilerin koşulsuz geri dönüş hakkının tanınması ve bağımsız, egemen bir Filistin devletinin kurulması ile mümkündür. Bu hedefe giden yol, Filistin halkının meşru direniş hakkından ve uluslararası dayanışmadan geçmektedir.

Saatlerimizin Gaspı

Saatlerimizin Gaspı

Silikon Vadisi’nde çalışanların giderek artan bir kısmı, Çin’de ortaya çıkan “996” işyeri trendini benimseyerek, haftanın altı günü sabah 9’dan akşam 9’a kadar hayatlarını çalışarak geçiriyor. New York Times’ın haberine göre, “Hustle kültürü”, 996’nın yaygınlaşmasına neden oldu. Silikon Vadisi’ndeki yapay zeka girişimlerinin birçok iş ilanında artık başvuru sahiplerinin haftada 70 saatten fazla çalışmaya istekli olmaları gerektiği açıkça belirtiliyor.1

996 ve Hustle kültürü nedir ? Arama motorunda çıkan ilk sonuçlar şu şekilde. 996, Çin’deki bazı şirketler tarafından yasadışı olarak uygulanan bir çalışma programıdır. Adını, çalışanların haftada 6 gün, sabah 9:00’dan akşam 9:00’a kadar olmak yani haftada 72 saat, günde 12 saat çalışma süresinden almaktadır2. Hustle kültürü ise en basit şekilde tanımlayacak olursak, Hustle Culture (veya koşuşturma kültürü), sürekli çalışma isteği, çalışmadığında kendini suçlu hissetme durumu diyebiliriz3.

Yüzyılı aşkın süre sonra 8 saatlik çalışma zamanını daha da azaltmak için mücadeleyi yükseltmemiz gerekirken sıkışan kapitalizm, bu sıkışmayı emeğin daha fazla sömürülmesi ile aşmayı düşünüyor. Ücretlerin baskılanması bir yol iken ikinci yol ise çalışma zamanlarını arttırmak. Ne bir ülkeye ne bir sektöre sığdırılamayacak bir gasp bu. Bu yılın başında Google CEO’su 60 saatlik çalışmayı gündeme getirdiğini de anımsamak gerekiyor. Ülkemizde ise belli sektörlerde 8 saatlik çalışma zamanı bir takım baskı ve mobbing sonucu çoktan aşıldı ve bir norm haline geldi. Örgütsüzlük yüzünden bu yeni çalışma düzeni herhangi bir karşı koyuş olmadan kısa zamanda kendini kabul ettirdi. Turizm sektöründeki 11 günde 1 gün izin kullanılması ise normalleştirildi ve gündemden kısa zamanda düştü.

Bir yanda işsizlik, bir yanda esnek çalışma altında güvencesiz, yarım günlük işler, bir yanda baskılanan ve azalan ücretler, bir yanda iş yerinde mobbing ve tüm bunlara karşı koyamayan biz milyonlar. Her taraftan saldırıyorlar ve sınırlar çok çabuk geçiliyor, direnişsiz. Eğer biz ayağa kalkmazsak ve birliğimizden alacağımız güçle direnç hatları kurmazsak, tüm kazanılmış haklarımız elimizden gidecek.

  1. https://harici.com.tr/silikon-vadisinde-996-koleligi-donemi/ ↩︎
  2. https://tr.wikipedia.org/wiki/996_%C3%A7al%C4%B1%C5%9Fma_saati_sistemi ↩︎
  3. https://esikdergi.bilgi.org.tr/?p=14993#:~:text=En%20basit%20%C5%9Fekilde%20tan%C4%B1mlayacak%20olursak,ba%C5%9Fl%C4%B1ca%20fark%C4%B1%20%C3%A7al%C4%B1%C5%9Fma%20iste%C4%9Finin%20amac%C4%B1 ↩︎

Meclis Açıldı Ne Değişecek ?

meclis

Meclis’in 28’inci Dönem 4’üncü yasama yılı dün düzenlenen özel oturumla açıldı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan oturumda yaptığı konuşmanın ardından bazı parti liderleriyle bir araya geldi. Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) yeni yasama dönemine başlarken, yeni yasama döneminde çözüm süreci kapsamında yapılması beklenen yasal düzenlemeler ile 11’inci yargı paketi gibi konular öne çıkacak.

Açılış, açılışı protesto eden partiler, ayağa kalkanlar, ayağa kalkıp alkışlamayanlar, el sıkmalar gibi anekdotlar ile gündeme girdi. Herkes durduğu yerden bu haberlere yorumlar, analizler yaptı. Önümüzdeki dönemi de ateşli konuşma, kavga, katılım, kanun teklifleri sayıları ile geçireceğiz. Diğer bir yandan 2024-2025 döneminde neler oldu ?

Aralık ayında bütçe geçti. 2002’de % 20 eğitime ayrılan payın 2025 için % 10’a düştüğü bir bütçe tasarısı idi bu. İnterneti kontrol altına alma adı altında ifade özgürlüğünü iyice kısıtlayan, sansürü yasallaştıran Siber Güvenlik Kanunu Mart 2025’te meclisten geçti. Madencilik ve inşaatın yarattığı tahribatı önlenmesine dair herhangi bir maddenin olmadığı sermayeye alan açan İklim Kanunu ise Temmuz ayında kabul edildi. Bunlar geçen yıldan sadece bir kaç örnek.

TBMM’nin işlevi tartışmaya açık. Tartışmaya açık olmayan ise toplumun sorunlarına uzak meclisin varlığıdır. Ve düzeni değiştirmediğimiz sürece meclis hayatımızda patronların sömürüsünün meşruiyet sağlama aracı olarak devam edecek.

Birlik ve Dayanışma Gazetesi Çıktı!

birlik ve dayanışma gazetesi

İlk sayımız “Gücümüz Birliğimizden Gelir!” manşetiyle alanlarda.

Yakın zamanda kuruluş sürecini ilan eden Birlik ve Dayanışma Hareketi, 2 haftalık halk gazetesi çıkarmaya başlıyor. Birlik ve Dayanışma Gazetesi’nin ilk sayısı “Gücümüz Birliğimizden Gelir!” manşetiyle yayın hayatına başlıyor.

Birlik ve Dayanışma Hareketi Mücadele Programı Çıktı!

mücadele programı

Birlik ve Dayanışma Hareketi Mücadele Programı Çıktı!

“Buradan tek çıkış, tek kurtuluş yolu bellidir. Bu ülkenin işçileri, emekçileri, yoksulları için kendi kaderlerini  ellerine almanın vakti gelip geçmektedir. Artık balık istifi toplu ulaşımlarla vardığımız, iliğimize kadar sömürüldüğümüz işyerlerimizden yorgun argın döndüğümüzde kafamızı kaldırıp yalnızca kötülükleri, müdahale edemeyeceğimizi düşündüğümüz gelişmeleri, değişmeyeceğini sandığımız bu düzenin çürümüşlüğünü görmeyeceğiz. Birlik ve Dayanışma ile hareket eden emekçileri, kadınları, gençleri göreceğiz. Eşit, adil bir düzen umudumuzu bulunduğumuz her yerde yeniden yeşerteceğiz.

Birlik ve Dayanışma Hareketi, hayatın her alanında kurulacak, büyütülecek, güçlendirilecek bir harekettir. Kentindeki tüm sorunlara, işyerinde patronlara, sendikanda sararan sendika ağalarına, mahallende çözülmesi gereken tüm problemlere karşı bir araya gel, Birlik ve Dayanışma’yı sağla!

Ülkenin dört bir yanında yeni bir emek hareketini büyüt, omuz ver!

Birlik ve Dayanışma’yla Mücadeleye Katıl!

Mücadele Programına Ulaşmak için:

İstanbul Anadolu Yakası
0531 251 95 02
İstanbul Avrupa Yakası
0536 832 68 34
Ankara
0551 654 08 73
İzmir
0534 748 43 35
Edirne
0545 728 29 40
Denizli
0546 452 00 09
Muğla
0530 563 14 19

Dersim
0544 244 17 62
Hatay
0538 724 57 28
Balıkesir
0501 082 06 44
Manisa
0506 901 04 26
Samsun
0533 462 47 64
Diyarbakır
0532 616 83 21
Antalya
0541 765 75 74

Birlik ve Dayanışma Hareketi İletişim Formu için tıklayınız.

Medyanın İpleri

medyanın ipleri

Birgün yazarı Faruk Bildirici, AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ABD dönüşünde medyaya “uçakta sohbet” olarak servis edilen soruların bir gün öncesinden 22.10’da kendisine geldiğini açıkladı. Soruların altında kimlerin o soruları soracaklarının dahi yazıldığını ifade eden Bildirici, “Gerçekten de bana saatler önce gelen sorular, aynı şekilde Erdoğan’a sorulmuştu. Hatta soruların sıralaması da uyuyordu” dedi.1

AKP iktidarında aslında tahmin ettiğimiz ve kanıksadığımız bir durum. Hiçbir zaman uçakta veya başka bir yerde basın toplantılarında farklı bir durum asla olmadı. Zaten rahatsız edici bir soru sorulacağını düşünmüyoruz ama bu önlem niye ? Aslında sorulacak sorulardan daha çok yanıtlar endişe veriyor. Çünkü bazen kontrol dışı yanıtlar olabiliyor. Bu yüzden de yanıtlar, sorular ile eş zamanlı olarak hazırlanıyor. Ve öğrendiğimiz kadarı ile yine de yanıtlar gözden geçiriliyor ve soru sahiplerine düzgün şekilde ulaştırılıyor.

AKP iktidarı ile birlikte medya da diğer tüm kurumlar gibi dönüştü. Bu dönüşüm satın almalarla, baskılarla neye ihtiyaç varsa onunla yapıldı. Tabii medya dönüşürken şu demek değil. Medya bağımsızdı ve AKP iktidarı ile bağımsızlığını kaybetti. Hayır zaten medyada tekeller vardı ve zaten sermaye yanlısı idi; yalnızca iktidarı, sermayenin bir kanadı tarafından baskı altına almaya çalışıyordu. Asıl dönüşüm burada oldu, o baskı kırıldı.

Medyanın sermaye ile daha yakın ilişkisi Özal iktidarı ile 1980 darbesinden sonra başladı. Aslında kar etmeyen bir sektör olarak sürekli imtiyazlarla, medya patronlarının başka alanlardaki yatırımlarına teşvikler ile sermayenin bağımlılığı arttırıldı. Bu ve ilerleyen süreçte medya patronları pastadan aldığı payı arttırmak için kendi içinde veya iktidar ile kavgaya da girişti. İktidarın elinde ise resmi kurumlardan ilan yolu ile medyaya gidecek destek sopası da vardı. Özal sonrası iktidarların medya politikası bundan farklı bir yol izlemedi. Yalnızca mevcut iktidar için değil, iktidar mücadelesi için medya her zaman kullanışlı bir araç oldu.

Doğru haber her zaman önemlidir. Büyük medya kuruluşları içinse doğru, egemenlerin çıkarları ile bağlantılıdır. Bu medya için hiçbir zaman toplumun çıkarı öncelikli olmamıştır. Belki bugün gelinen sonuç şaşırtıyordur ama bu sonuca gelen yolu döşeyenler, ilk olarak buna şaşıranlardır.

  1. https://www.birgun.net/haber/medya-ombudsmani-bildirici-erdogana-sorulan-sorular-saatler-once-bana-geldi-656599 ↩︎

CHP-MHP Demokrasi İttifakı ve Sosyalist Hareket

CHP-MHP

İktidar devletin tüm olanaklarını kullanarak CHP’ye dönük siyasi operasyonlara devam ediyor. Bu operasyonlar ve davalar Demokles’in kılıcı gibi CHP’nin üzerinde dolaşıyor. Son mutlak butlan davasının ertelenmesinin önemli sebeplerinden birisi iktidarın bunu zamana yayarak CHP’nin kendi içerisinde iktidar kavgası verdiğini topluma kanıksatmak. Zamana yaymasının bir önemli nedeni de kaybettiği belediyeleri baskı, şantaj veya rant vaadiyle ele geçirmek. Ankara Büyükşehir Belediyesine yapılan son operasyon bunun önemli göstergesi.

CHP yönetimi mitinglerle, kurultaylarla parti içerisinde birlik görüntüsü vererek iktidarın CHP içerisinde iç karışıklık algısını bozmaya çalışıyor. CHP’nin eski Genel Başkanları ve önemli isimleri de iktidarın yaratmaya çalıştığı algıyı boşa çıkarmak için siyasi etkinliklerde yer alıyor. Bu isimlerden Hikmet Çetin ziyaretleriyle ve açıklamalarıyla son dönemde öne çıkıyor.

CHP İstanbul İl Yönetimine kayyım atandığı tarihte CHP eski Genel Başkanı Hikmet Çetin, Bahçeli’yi makamında ziyaret etti. İl yönetimine kayyım kararının alındığı mutlak butlan davasının bir hafta sonra görüleceği bir tarihte Bahçeli ve Hikmet Çetin’in el ele fotoğraf vererek kamuoyuna görüşmeyi duyurması dikkat çekti. Bu ziyaretin CHP yönetiminden bağımsız yapılmadığı tahmin ediliyordu.

Hikmet Çetin, T24’e verdiği röportajda ziyaretin içeriğine dair açıklamada bulundu. Açıklamada Bahçeli’ye, yıllar önce Türkeş’le yaşadığı bir anıyı aktardığını söyledi. Türkeş’in kendisine; “Eğer 12 Eylül’den önce CHP ile MHP koalisyon yapsaydı, sokaklarda anarşi biterdi ve 12 Eylül olmayabilirdi.” Sonra bana “Siz ne düşünüyordunuz?” diye sordu. Ben dedim ki: “Ben de o sırada kesinlikle böyle düşünüyordum.’’ Bu anıyı dile getirmesinin nedeni olarak ise bugün CHP ile MHP arasında kurulabilecek olası bir koalisyona gönderme yapmak istediğini ifade etti.

Röportajın yarattığı tepkiler üzerine Çetin, koalisyon imasında bulunmadığını söyleyerek kendini yalanladı. Röportajın Çetin’in şahsi görüşleri olduğu, mevcut CHP yönetiminin görüşü olmadığı yorumları yapıldı. Fakat bir süredir CHP yönetimi Cumhur ittifakının kendi içerisindeki tartışmalara, çatlaklara yerleşerek MHP ile yol yürüme arayışında olduğunu kamuoyunda paylaşıyor.

Özgür Özel’in açıklamaları da bu yakınlaşmayı somut biçimde ortaya koyuyor. Özel, 30 Ağustos’ta yaptığı konuşmada ‘’Devlet Bey’in hukukun üstünlüğü, demokratikleşme ile ilgili beklentisi ve derdi ittifak ortağından birlikte yürüyemeyecek noktaya gelirse, biz demokrasi yolunda herkesle yürürüz ona da bir itirazım yok. Demokratik ve terörsüz Türkiye için biz herkesle yürürüz.”  ifadelerini kullandı. Dün  Evrensel  gazetesine verdiği röportajda ise  ‘’Söylediğimiz bir siyasi ittifak değil, bir demokrasi ittifakı. MHP’yle bir siyasi ittifak kurmanın falan peşinde değiliz. Zaten aynı siyasetin partileri değiliz.’’  dedi ve ittifak arayışını tekrarladı. Açıklamada demokrasi ittifakının siyasi bir ittifak olmadığını belirtmesi gelişecek tepkilerin önüne geçme çabası olarak okunabilir. Demokrasi ittifakının siyasetin dışında kurulması hayatın olağan akışına terstir. Demokrasinin siyasi mücadelenin, siyasi alanın dışında kurulamayacağı açık.

CHP yönetiminin Cumhur ittifakı içerisinde oluşacak çatlaklara yerleşerek kurmaya çalıştığı strateji iktidara ve düzene meşruiyet taşıyor. Bugün ülkede yaşanan ekonomik ve siyasi yıkımın, ülkede gerçekleşen siyasi operasyonların ve saldırıların sorumlusu iktidarın ortağı ile demokrasi ittifakının öznesi olarak tartışmak ülkenin gittiği karanlığa destek olmaktır. CHP yönetimi, kendisine yönelen saldırılarla Türkiye’deki düzenin yarattığı ekonomik ve toplumsal yıkım arasında herhangi bir bağ kurmuyor.

CHP düzenin ufkunu aşamıyor, yapısı ve misyonu gereği aşması da mümkün değil. Yerel seçimlerde birinci parti çıktıktan hemen sonra Cumhur İttifakı ile normalleşme süreci başlattı. Erdoğan’ın ‘’yumuşama’’ olarak adlandırdığı bu dönem, iktidarın en zayıf olduğu ilk kez ikinci parti seçildiği bir dönemdi. Halk, iktidarın ekonomik ve politik kararlarının sonuçlarına tepki olarak yıllar sonra CHP’yi birinci parti haline getirdi. CHP normalleşme süreci ve erken seçim çağrısı yapmayacağını ilan ederek iktidara kredi verdi. Bu kredinin temel nedeni sermaye sınıfının istekleriyle şekillenen Şimşek programının sorunsuz bir şekilde hayata geçmesini sağlamaktı. Böylece normalleşme süreci, iktidarın güç tazeleyerek saldırılarının önünü açtı.

CHP’nin yapısı gereği düzenin ufkunu aşamadığı tespiti, gerçekleşen siyasi operasyonlara sessiz kalınması sonucuna bağlanmamalıdır. İktidarın yargı ve kolluk kuvvetleriyle siyasi operasyonlar gerçekleştirmesine, seçme ve seçilme hakkının gaspına karşı mücadele verilmelidir. Sosyalist hareket, son dönemde yaşanan siyasi operasyonlar olmak üzere 23 yıldır iktidarın tüm saldırılarının karşısında durdu, durmaya ve mücadele etmeye devam ediyor.

Sosyalist hareket AKP’nin saldırılarının karşısında durmalı fakat düzen muhalefetinin siyasi ajandasının parçası olmamalı. Düzen muhalefetinin belirlenimi altında kalarak yürütülen siyaset devrimci siyaseti silikleştiriyor. İki yıl önce ‘’köprüden önce son çıkış’’ denilerek bugünkü siyasi operasyonlara meşruiyet sağlayan Kılıçdaroğlu, sosyalist hareketin önemli bir bölümü tarafından ‘Bir oy Kemal’e, bir oy bize’ çalışmasıyla desteklendi. Altılı masayı ve Kılıçdaroğlu’nu eleştiren sosyalist hareket AKP’nin ekmeğine yağ sürmekle eleştirildi.

Kılıçdaroğlu adaylığı dönemindeki politik tercihlerin yazıda tekrar gündeme getirilmesinin nedeni geçmişin üzerinde tepinmek değil. Sosyalist hareketin tekrardan düzen muhalefetinin belirlenimi altına girmeden bağımsız bir devrimci odağın şekillendirmesini sağlamaya çalışmak.

İktidar bir yandan muhalefeti zor aygıtlarıyla dizayn ederken, diğer yandan Mehmet Şimşek’in programı ve OVP uygulamalarıyla emekçilere ağır saldırılar gerçekleştiriyor. Tarikatlar ve cemaatler siyasal ve kamusal hayatı belirliyor, Türkiye emperyalizmin bölgemizde yarattığı yıkımın bir parçası haline geliyor. CHP ise bu süreçte AKP-MHP ittifakı içindeki çatlaklara sızmaya, hatta MHP ile yeni ittifak arayışlarına yöneliyor. Sosyalistler bu ittifakın doğrudan veya dolaylı parçası olamaz.

Haziran Direnişi’nden bu yana düzen içi çatışmalara ve gerilimlere bel bağlayan politikalar sosyalist hareketi zayıflatmış durumda. Buradan çıkış, ancak cesur ve devrimci bir çıkışla mümkün. Sınıfa, kadınlara, gençlere bu siyaseti taşımak, sınıfın bütünüyle siyasal bir harekete dönüşmesini sağlamak, yüzünü yeniden sınıfa çevirmek gerekiyor.

Yeni bir toplumsal düzen arayışı, ne Amerikan barışı masalarında ne de “demokrasi” adıyla AKP rejiminin tadilatını üstlenen sermaye fraksiyonlarının çıkarları uğruna heba edilebilir.

Yeni bir düzen fikrinin heyecanını, ufkunu ve gücünü Türkiye sosyalist hareketinin toplumsal birikimine taşımak, önümüzdeki en zorlu ama en yakıcı görevdir.

Ve bu görevle birlikte mücadele programını yayınlayarak kuruluşunu ilan eden Birlik ve Dayanışma Hareketi’nin yolunu açmak da ilk işimizdir.

Memlekete ve sınıfımıza güveniyoruz. Buradan yenilenerek çıkacağız!

Eğitimde Devrim Mi Yaşıyoruz?

eğitimde devrim

Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) her yıl üye ülkelerin eğitim sistemlerine dair raporlar yayımlıyor. Bu raporlar ülkelerin eğitim alanındaki karnesini ortaya koyuyor. OECD’nin “Bir Bakışta Eğitim 2025 Raporu”na ilişkin değerlendirmesini Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, AKP İstanbul Büyükada İlçe Başkanlığı’nda gazetecilere yaptığı açıklamada şöyle paylaştı:

“OECD, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) gibi kuruluşlar, ülkelerin eğitim-öğretim istatistikleriyle ilgili raporlar hazırlıyorlar. 2002’den önceki raporlarda yerimizden utanıyorduk. Ama şimdi OECD raporlarında Türkiye, dünyada son 20-22 yılda eğitim devrimi yapmış bir ülke olarak tanımlanıyor.”[i]

Eğitim sistemimizde gerçekten Yusuf Tekin’in iddia ettiği gibi bir devrim mi yaşanıyor? Yoksa eğitim sistemimizin gerçekleri tam aksine bambaşka bir tablo mu ortaya koyuyor? Gelin şimdi bunlara biraz daha yakından bakalım.

Rakamlar Ne Söylüyor?

“Bir Bakışta Eğitim 2025 Raporu”na bakıldığında iki nokta dikkat çekiyor. Öncelikle, Türkiye’de okullaşma oranında artış kaydedilse de aynı zamanda işsizlik oranı da yükselmeye devam ediyor. Oysa çalışmada yer alan diğer OECD ülkelerinde, okullaşma oranının artışı işsizlikte azalmayı beraberinde getiriyor. Ülkemizde bunun tam aksinin yaşanması ise olumsuz bazı etkenlerin işin içerisinde olduğunu gösteriyor. [ii]

Okullaşma oranındaki artış sonucunda çok daha fazla öğrenci, yüksek eğitim kurumlarından mezun oluyor. Ancak gençler, eğitim aldıkları alanlardaki nitelikli işlere ulaşamıyor. İşgücü piyasası ise hizmet sektörü ağırlıklı ve ekonomik durgunluk sebebiyle daralmış durumda. Ne yazık ki gençler, mezun oldukları bölümlerle alakasız hizmet sektörü işlerinde çalışmak zorunda kalıyor.

İkinci olarak, Türkiye öğrenci başına yapılan yıllık harcama konusunda son sıralarda yer alıyor. Türkiye’de üniversite öncesi kademelerde öğrenci başına yapılan yıllık harcama 4 bin 32 dolar iken OECD ülkeleri ortalama 13 bin 527 dolar harcıyor. Ülkemiz OECD ortalamasının neredeyse üçte biri kadar yatırım yapıyor. Yükseköğretim kademesinde de yine OECD ortalamasının hemen hemen yarısı kadar yatırım sağlıyoruz.[iii]

Devrim Mi Karşı Devrim Mi?

Bakanın sözünü ettiği eğitimdeki son yirmi yılın “devrimi”, özelleştirme ve gericileşme devrimiyse, bunda sonuna kadar haklı. AKP iktidarı döneminde eğitimde piyasalaşma ve gericileşme alanında gerçekten büyük mesafe kat edildi.

Yoksul ailelerin çocukları ya imam-hatiplere ya da MESEM’lere yönlendirilirken, zengin ailelerin çocukları nitelikli eğitim vadeden özel okullara ve kolejlere gitti. Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in de kendi çocuğunu Ankara’daki en büyük özel okullardan birinde okuttuğu haberlere konu oldu. [iv]

Parasız, eşit, laik ve bilimsel eğitim Türkiye’deki tüm öğrencilerin en temel hakkıdır. Fakat bu hakkı birlikte mücadele ederek söküp almamız gerekiyor. Bu mücadelede öğretmenler, veliler, öğrenciler hep birlikte rol almalı.


[i] https://www.dha.com.tr/egitim/bakan-tekin-turkiye-oecd-raporlarina-gore-son-22-yilda-egitim-devrimi-yapmis-ulke-olarak-tanimlaniyor-2717859

[ii] https://www.cumhuriyet.com.tr/egitim/bakan-tekin-egitime-ayrilan-payin-oecd-ortalamasini-gectigini-soyledi-gercegin-oyle-olmadigi-ortaya-cikti-2434465

[iii] https://www.pervinkaplan.com/detay/turkiye-meksika-ile-yarisiyor-egitime-en-az-harcama-yapan-iki-ulke/32129

[iv] https://www.birgun.net/haber/bakan-tekinin-cocugu-icin-tercihi-ozel-okul-655201