Ana Sayfa Blog Sayfa 8

Yoksulluğa Karşı Savaş İçin Gücümüz: Birliğimiz

yoksulluğa karşı savaş

Birleşmiş Milletler, 22 Aralık 1992’de aldığı kararla 17 Ekim’i Dünya Yoksullukla Mücadele Günü ilan etti.

Birleşmiş Milletler yoksulluğu gelir eksikliğinin yanında güvensiz konut, beslenme yetersizlikleri, adaletsizlikler, sağlık hizmetlerine erişimde kısıtlılık, politik güçsüzlük, tehlikeli çalışma koşulları gibi onurlu bir şekilde yaşamak için gerekli olan ihtiyaçların eksikliği olarak tanımlıyor.1

Dünya Bankası’nın, çarpık metodolojisi ile sıklıkla eleştirilen yoksulluk verilerine göre dünya çapında 700 milyon aşırı yoksul, kişi başına günlük 2,15 dolardan daha az bir gelirle geçinmek zorunda. Tüm dünyada 1 milyar insan, günde 2,15 dolar ile 3,65 dolar gelir ile geçim mücadelesi veriyor. Tüm dünyada nüfusun yaklaşık yarısına denk gelen 3,5 milyar kişi günlük 6,85 doların altında gelirle yaşıyor. Dünya Bankası’nın hesaplamaları, yoksulluğun bir önceki yıla göre azaldığı sonucunu yaratsa da hesaplama yöntemi yoksulluk sınırını koyduğu nokta ile eleştiriliyor. 2

Bugünkü düzenin savunucuları kapitalizm öncesi açlık, kıtlığın yol açtığı kitlesel kırımları göstererek kapitalizmin yoksulluğu çözeceğini dile getirirler. Ancak doğasında eşitsizlik barındıran kapitalizm ve bugünkü yoksulluğa neden olan emperyalizmin çözümleri böyle günlerde yoksulları anımsamak, yardım fonları oluşturmak, hayırseverlik şovları yapmaktan ileri gitmez. IMF’nin çözüm için sunduğu yoksullukla mücadele adı altındaki kemer sıkma politikaları da, daha da yoksullaşmaktan başka bir sonuç getirmez.

Açlık ve yoksulluğun dünyanın birçok bölgesinde var olduğunu biliyoruz, ekonomik kriz derinleştikçe bu kapsamın daha da büyüyeceği bir gerçek. Ülkemizde ise gelir adaletsizliğini görmeden GSYH’ya bakarak yoksul olmadığımız propagandası yapılmaya devam ediliyor. Halbuki ülkenin büyük çoğunluğunun aldığı asgari ücret, açlık sınırının da altındadır.

Batıdaki kapitalizme bakarak orada derinleşmeye başlayan yoksulluğu görmeden, işçi sınıfının refah örneklerinden yola çıkanlar o refahın sınıf mücadeleleri sonucu elde edildiğini bilmesi gerekir. Bizim yoksulluğa karşı mücadelemiz hayırseverlik, yardımlaşmadan daha fazlasını içermelidir. Birlik ve Dayanışma ile yoksulluğu yenebiliriz, şunu unutmamalıyız gücümüz birliğimizden gelir.

  1. https://sdg.iisd.org/events/international-day-for-the-eradication-of-poverty2024/#:~:text=The%20International%20Day%20for%20the,in%20poverty%20and%20wider%20society ↩︎
  2.  https://www.birgun.net/haber/yoksulluk-ve-luks-ayni-anda-buyuyor-661504 ↩︎

Birlik ve Dayanışma Gazetesi 2. Sayısı ile Alanlarda!

Birlik ve Dayanışma Gazetesi 2. Sayısı

İkinci sayımız “Bu Düzeni Değiştireceğiz!” manşetiyle alanlarda.

Birlik ve Dayanışma Hareketi’nin, iki haftalık halk gazetesi 2. sayısı ile halkımızla buluşuyor. Birlik ve Dayanışma Gazetesi’nin ikinci sayısının manşeti “Bu Düzeni Değiştireceğiz!”.

ODTÜ’de Kayyumun Göz Boyamaları

ODTÜ kayyum

Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) son zamanlarda ikiyüzlülük ile yönetiliyor. Kayyum Rektör Yozgatlıgil; bir süredir “çalışkan”, “diyalogcu” ve “öğrenci dostu” rolü ile öğrencilerin gözünü boyamaya çalışmakta. Geçtiğimiz hafta okulun açılış gününde Filistin dersi düzenleten ODTÜ rektörlüğü; bundan yaklaşık 6 ay önce ise İsrail ile petrol ve enerji desteği veren SOCAR’ı üniversiteye sokmuş, ODTÜ ile SOCAR arasında enerji anlaşmaları imzalanmıştı. Bu ikiyüzlülüğün yanı sıra benzer ikiyüzlülük, okulun sosyal politikalarında da kendini gösteriyor. ODTÜ’de öğrenciler açısından yemekhane şartlarını iyileştirilirken; arka planda yıllardır okulda hizmet veren yemekhane emekçileri ise bu “iyileştirme” sonucunda çalışma saatleri arttırılarak, personel eksikliği nedeniyle kötü çalışma koşullarına mahkûm edildi.

Yine öğrencilerin yaşam şartlarını iyileştirme adı altında yazdan beri devam eden yurt ve kütüphane gibi ortak alanlardaki tadilatlar bitmek bilmiyor. Dönemin 3. haftasına girilmesine rağmen hâlâ kütüphanenin sürekli bir tadilat ve gürültü içerisinde olması öğrencilerin ders çalışmasını engellemektedir. Aynı zamanda yurtlarda da gerçekleşen tadilatlar sonucunda bazı çalışma salonları odaya çevrilerek 10 kişinin yan yana yaşayacağı odalara dönüştürüldü. Evrensel Gazetesi’nde yer alan bir habere göre de yurtlardaki temizlik personeli yetersizliği hâlihazırda var olan işçilerin çalışma saatleri arttırılarak gideriliyor. Rektörlüğün bulduğu çözüm ise her hafta kurayla gece çalışacak işçiyi belirlemek.

Dünde rektörlük ve rektörlük destekli ODTÜ Radyo Topluluğu’nun iş birliğiyle “Back to School” konseri gerçekleşti. Konsere, gençlerin her bahar şenliği döneminde sahne şovları ve şarkıları sebebiyle çıkmasını dilediği; ODTÜ’lü gençler arasında en popüler şarkıcılar arasında yer alan Hayko Cepkin davet edildi. İlk kez “Back to School” adı altında ve daha önce hiç görülmemiş şekilde dönem başında düzenlenen bu konserin; geçen yıl 19 Mart sürecinde ODTÜ A1 kapısından Kızılay’a yürümek isteyen öğrencilerin üzerine polislerin okula girmesine ve gözaltılar gerçekleştirmesine rektörlük tarafından izin verilmesinin üstünü örtmek amacıyla yapıldığı açıktır.

Fakat öğrenciler bu küçük göz boyama hareketinin farkındaydı. Konsere katılan binlerce kişi dün gece rektörlüğün bu ikiyüzlülüğüne tek ses olup AKP iktidarı ve Kayyum Rektör Yozgatlıgil’e karşı sloganlar ve pankartlar ile yanıt verdi. Konser başlamasından saatler öncesinden konser sonrasına kadar “İsyan, Devrim, Özgürlük”, “Yozgatlıgil ODTÜ’ye Rektör Olamaz”, “Çöpünü Atmayan Tayyipçi Olsun” gibi sloganların konser boyunca sık sık duyulması bizlere gösteriyor ki AKP de kayyumları da meşruluğunu kaybetmiştir. Öğrenci gözünü boyamaya yönelik bu hareketlerin artık öğrenciler nezdinde kayyum rektörleri “öğrenci dostu” göstermediği; aksine ters bir şekilde küçük eylemlere dönüştürücü etkileri olduğu görülmektedir.

Patronların Dünya Turu: Sömürünün En Vahşisi Nerede Onlar Orada

patronların dünya turu

Evrensel’in haberine göre, Eroğlu Holding’e ait olan ve Aksaray Organize Sanayi Bölgesi’nin en büyük tekstil üreticilerinden Colins, Türkiye’deki üretim faaliyetlerini durdurdu. Aksaray’daki fabrikasında yaklaşık bin 500 kişi çalışıyordu.

2024 yılında Birgün gazetesinden Sarp Türkmen bir haber yayınlamıştı. Haberde “Türkiye’deki artan enflasyon, üretim maliyetlerinin yükselmesine neden olması sonucu üretimin Bangladeş, Mısır gibi üretim maliyeti düşük ülkelere taşınmasıyla sonuçlanmıştı. Yerli yabancı birçok tekstil devi üretimlerini yabancı ülkelere taşıyordu. Sadece Diyarbakır’da 200 tane atölyede iş yaptıran LCW, Ağrı’daki fabrikasında 5 bin kişi çalıştıran Yeşim Tekstil, İskefe Holding, Eroğlu Grubu, Şahinler Holding, Şirikçioğlu örnekleri veriliyordu. Ve Mısır’daki hazır giyim ve tekstil ihracatının 3’te 1’inin Türk sermayeli şirketler tarafından yapıldığı da belirtiliyordu.

Yakın tarihe biraz döndüğümüzde önümüze bazı haberler düşüyor. Yıl 2017 Aralık ayı. İstihdam hedeflerinin yakalanması üzerine Aksaray’da çaylı pastalı kutlama var, günün AKP Grup Başkanvekili İlknur İnceöz bir konuşma yapıyor. ”Ülkemiz artık direktif alan gündemi belirlenen bir ülke değil gündem belirleyen bir ülkedir. Amerika’nın Filistin ile ilgili almış olduğu karar yok hükmündedir. Bugüne kadar bu toprakları vatan kılmak kolay olmadı, ne yaparlarsa yapsınlar asla Türkiye taviz vermeyecektir. Bunun için güçlü olmak durumdayız. Her zaman ve çalışmak durumundayız. Bu vesileyle bir kez daha 12.000 istihdam hedefinin yakalanmasında emeği geçen herkesi ayrı ayrı tebrik ediyorum”. Haber programın sonunda 250 kişilik işbaşı eğitim programı protokolü tekstil sektöründe marka haline gelen Eroğlu Giyim (Colin’s) ile imzalanması ile sona eriyor.

İstihdam şovunun sona ereceği yer kârların düşmesidir. Kârlar düşmeye başlayınca patronlar daha ucuz emek sömürüsü aramaya başlarlar. Ülkenin güçlü olması, büyümesi “iş sağlanması”, istihdama katkı çok çabuk unutulur.

Marx, mutlak artı değer kavramına şöyle değiniyor: “İşgününün, emekçinin kendi emek gücünün değerine eşit bir değeri ürettiği noktanın ötesine uzatılması ve bu artı emeğe sermaye tarafından el konulması, işte bu mutlak artı değer üretimidir. Yani diyor Marx mutlak artı değer üretimi, tamamen işgününün uzunluğuna bağlıdır.” Tekstil emek yoğun ve mutlak artı değerin olduğu bir sektör. Tekstilde ucuz emek yanında iş saatlerinin uzunluğu da bir gerçek. Çoğunluğun 1 gün izin yapabildiği sektörde çalışma saatleri 11 saate kadar uzayabilir. Siparişler artınca mesailer daha da uzar, o siparişler normale dönünce önce işten çıkarmalar başlar. Sendika yok denecek kadar azdır; güvencesizlik, kayıt dışılık, düşük ücret ve uzun çalışma saatleri sektörün değişmezidir.

Fabrikaların Mısır’a taşınmasının en büyük nedeni iş gücü maliyetinin çok düşük olmasıdır. Diğer nedeni de Mısır ile ABD arasındaki ticari anlaşmalar ve lojistikteki imkânlardır. Ama işçi sınıfına yansıması şu olacaktır: Daha az ücret alın ve daha çok çalışın. Evet, sermayenin kârını koruması, artırması için işçilerin asgari yaşam koşullarından daha aşağıdaki şartları kabul etmesi gerekmektedir.

Bugün 1500 işçi işini kaybetti. Çünkü sermaye daha fazla sömürü için yelkenlerini açtı. Geride bıraktıkları ile ilgili bir endişesi yok. Bir avuç asalağın insafına bırakılmayacak kadar değerli emeğimiz var. Bu bir kavga. Geleceğimizi elimize almamız gerekiyor. Bu o kadar kolay değil elbette ama göründüğü kadar da zor değil. Örgütlü mücadele ile kazanamayacağımız kavga yok.

7 Ekim’den Bugüne: Gazze’den Gelen Çığlık

7 Ekim 2023

İsrail’in, Gazze’de iki yıldır süren ve artık soykırıma dönüşen katliamı bitmek bilmiyor. Tüm dünyanın gözleri önünde gerçekleşen bu insanlık suçunu durdurmak için ABD Başkanı Donald Trump’tan medet uman dünya ülkeleri aslında Gazze soykırımının sessiz ortakları görevini görüyorlar. Batı medyasına göre, her şey 7 Ekim 2023 tarihinde Hamas ve diğer Filistinli direniş örgütlerinin düzenlediği Al Aksa Tufanı saldırısıyla başladı. Peki, gerçekten böyle mi?

El-Nakba

Filistin meselesini düşünürken Mahsus Mahal türküsünde geçen “Kolay değil derdin ucu derinde” dizesi aklıma geliyor. Gerçekten de bu meselede derdin ucu, sadece bugüne değil, on yıllar öncesine dek uzuyor.

Filistin meselesi 7 Ekim 2023’te başlamadı; kökleri, 1948’deki El-Nakba yani “Felaket Günü”ne dayanıyor. O yıl İsrail’in kurulmasıyla birlikte yüz binlerce Filistinli evlerinden edildi, göç etmek zorunda kaldı.

Ne yazık ki bu zorunlu göç ve işgal her şeyin sadece başlangıcıydı. Felaketler art arda gelmeye devam etti. 1967 Altı Gün Savaşı’nda İsrail, işgal ettiği toprakları ciddi anlamda genişletti. Mısır’dan Gazze Şeridi’ni, Ürdün’den Batı Şeria ve Doğu Kudüs’ü, Suriye’den ise Golan Tepeleri’ni aldı. Bu topraklarda yaşayan insanlar tekrar yollara dökülüp vatanlarını terk etti. İsrail devleti ve işgali bu savaş sonucunda kalıcılaştı.

İşgaller sessizlikle geçiştirilmedi. Etki tepkiyi doğurdu: Birinci İntifayla “silkinip” ayağa kalkan Filistinliler kitlesel olarak işgalcilere karşı direndi. Grevler ve boykotlarla da desteklenen direniş İsrail’e karşı ciddi bir direnç gösterdi. 1993’teki Oslo Anlaşmalarıyla bu direniş, diplomasi masasında sönümlendirildi. Filistin Kurtuluş Örgütü yöneticilerinin imzaladığı sözde “barış anlaşması” Filistin’e barış getirmedi; işgal ve sömürü kaldığı yerden artarak devam etti.

Gazze’nin Çığlığı

2023 yılına geri döndüğümüzde Filistin’de durum aşağı yukarı şöyleydi: Filistin Ulusal Yönetimi’nin kontrolü altındaki Batı Şeria, tamamen İsrail’in denetimi altındaydı ve Siyonist yerleşimciler günden güne işgali hızlandırıyordu.

Hamas’ın kontrolündeki Gazze ise yıllardır süren İsrail ablukası yüzünden “dünyanın en büyük açık hava hapishanesi” olarak nitelendiriliyordu. İşsizliğin had safhada olduğu, iki milyon Filistinlinin yaşadığı bu topraklarda halk, insanlık dışı şartlarda hayatta kalmaya çalışıyordu.

İsrail’in Mescid-i Aksa baskınları, zaten gergin olan ortamı iyice tırmandırıyordu. Aynı dönemde, bölgedeki dış politika sahnesinde ise bir tür yumuşama havası görülüyordu. BAE, Bahreyn, Fas ve Suudi Arabistan gibi Arap ülkeleri, ABD’nin yoğun diplomatik çabaları sonucunda İsrail’le normalleşme ve ilişki geliştirme görüşmelerine başlıyordu. Bu hamleler Filistin davasını diplomatik olarak da yalnızlaştırıyordu.

İşte böyle kritik ve hassas bir dönemde, Gazze’deki Filistinli direniş örgütleri ayağa kalktı. Bütün dünyaya Filistin’in hâlâ var olduğunu ve Filistinlilerin hâlâ direndiğini tekrar hatırlattı.

Bu saldırının Filistinliler açısından devam eden ve soykırıma dönüşen olumsuz sonuçlarına bakıldığında, Al Aksa Tufanı’nın İsrail’in bir komplosu olup olmadığı sorusu akıllara gelebilir. Ancak Filistin meselesine sadece 7 Ekim gününden itibaren bakmak oldukça eksik bir analize sebep olur. Al Aksa Tufanı yıllardır biriken siyasi baskıların, ekonomik ablukanın ve diplomatik tıkanmışlığın bir sonucu olarak ortaya çıktı.

Sermayenin ‘Orta Vadeli Program’ı

Bu yazı Birlik ve Dayanışma Gazetesi’nin 1. sayısında yayımlanmıştır.

Cumhurbaşkanı kararıyla 2026–2028 dönemini kapsayan Orta Vadeli Program (OVP) Resmî Gazete’de yayımlandı. Hazine ve Maliye Bakanlığı ile Strateji ve Bütçe Başkanlığı tarafından hazırlanan program, kâğıt üzerinde “ekonomik istikrar” ve “büyüme” hedeflerini öne çıkarsa da gerçekte sermaye sınıfının ihtiyaçlarına göre şekillendirilmiş yeni bir kemer sıkma planı niteliği taşıyor.

Hedefler ve Sapmalar

OVP’nin en dikkat çeken yönü, enflasyon tahminlerindeki dramatik değişiklikler. Önceki programda 2025 için yüzde 17,52 olarak açıklanan enflasyon hedefi, bu kez yüzde 28,5’e yükseltildi. 2026 hedefi de yüzde 9,7’den yüzde 16’ya çıkarıldı. Yani yalnızca iki yıl içinde resmi hedeflerde yüzde 60’ın üzerinde sapma kabul edilmiş oldu. 2027 için yüzde 9, 2028 için yüzde 8 öngörülüyor, fakat geçmiş deneyimler bu rakamların gerçekçi olmaktan çok, beklenti olduğunu gösteriyor.

Üç yıllık dönemler şeklinde yayınlanan Orta Vadeli Programın özü, patronlara güvence vermek, uluslararası finans çevrelerine mesaj göndermek ve emekçilerden daha fazla fedakârlık talep etmekten ibaret.

Emekçiler İçin Ne Anlama Geliyor?

Programın işçi sınıfına sunduğu tek “vaat” yeni kesintiler ve hak gasplarından oluşuyor. Tamamlayıcı Emeklilik Sistemi’ne zorunlu katılım getirilecek, ücretlerden yeni kesintiler yapılacak. İşsizlik fonunun kaynakları, işçilerin güvencesi için değil, patronların finansman ihtiyacı için kullanılacak.

Esnek çalışma adı altında güvencesizlik yaygınlaştırılacak. Kısmi zamanlı, proje bazlı, geçici istihdam biçimleri teşvik edilirken, kadınlar, gençler ve göçmenler düşük ücretli, sosyal güvenceden yoksun işlere mahkûm edilecek. Aynı zamanda MESEM kapsamı genişletilerek çocuk işçiliği yaygınlaştıracak. Bir yandan tam zamanlı çalışanların iş yükü artarken, öte yandan “yarı zamanlı” istihdam adı altında ücretler daha da parçalanacak.

Üç Yılın Bilançosu

Son üç yılın sonuçları, bu programın neler getireceğinin açık göstergesidir. Yüksek faiz politikalarıyla patronlar daha da zenginleşti, emekçiler ise hızla yoksullaştı. Konut kiraları üç yılda yüzde 618 arttı. Ekmek fiyatı yüzde 165 yükseldi. Tanımlı işsizlik 4 milyona yaklaştı. Asgari ücretin reel alım gücü düştü, sosyal güvenlik harcamaları kısıldı.

OVP’nin getirdiği yeni düzenlemeler bu tablonun ağırlaşacağını işaret ediyor. Ücretler daha da düşecek, emekçilerin cebine giren her kuruş yeni vergi ve kesintilerle geri alınacak.

Patronlar programdan memnuniyetlerini gizlemiyor. Ankara Ticaret Odası Başkanı Gürsel Baran’ın “yatırım ve istihdam için olumlu” sözleri, gerçekte patronlara açılan kaynak transferinin üstü kapalı bir ifadesi.

OVP, bir kez daha sınıf gerçekliğini gözler önüne seriyor: İktidar ve patronlar, kârlarını büyütmeye odaklanıyor. Emekçilerden talep edilen fedakârlık, sermaye sınıfına yeni ayrıcalıklar olarak geri dönüyor.

Bu gidişata karşı tek gerçekçi yol, işçi sınıfının örgütlü tepkisini büyütmekten geçiyor. Yoksullaşmaya, hak gasplarına ve güvencesizliğe karşı dağınık öfke yetmez; birlikte mücadeleye ve dayanışmaya ihtiyaç var.

Bunun için Birlik ve Dayanışma Hareketi’ni büyütmenin tam zamanı.

Kadınlar, Karanlığa Karşı Birlik ve Dayanışma’ya

Bu yazı Birlik ve Dayanışma Gazetesi’nin 1. sayısında yayımlanmıştır.

Yazıya başlarken birkaç veri paylaşalım. “Veriler” öldürülen kadınlara ait. Sonlarına doğru yaklaştığımız 2025 yılının ilk altı ayında erkekler tarafından öldürülen kadınların sayısı 136; 145 kadın ise şüpheli şekilde ölü bulundu. Geçtiğimiz yıllarda da kadın cinayetlerini incelediğimizde oranlar bize şunu söylüyor: Türkiye’de kadın cinayetleri ‘olağan’ bir hâl aldı. Kadınlar en çok ‘en yakınları’ tarafından öldürülüyor. Aile fertlerinden ‘namus cinayetleri’; sevgili-eşten ‘aşk cinayetleri’… Tüm bunlar ülkemizdeki iktidardan, ekonomik kriz ve derin yoksulluktan, tarikat ve cemaatlerin faaliyetlerinden, eğitimde gericileşmeden bağımsız değil. Bir önceki cümlede tırnak işareti ile belirttiğimiz namus ve aşk cinayetleri ifadeleri elbette bizlere ait değil. Bizzat siyasi iktidar, kimi zaman bize nasıl giyineceğimiz, kimi zaman da nerede ve saat kaçta bulunabileceğimiz; çalışıp çalışmayacağımız ve kaç çocuk doğurmamızın daha doğru olduğu yönünde telkinler ve had bildirmelerle kendi kadın düşmanı politikalarının tezahürü olarak bir dil üretmiş oldu. “Kız mıdır kadın mıdır bilemem” diyen zamanın başbakanı ve şimdi cumhurbaşkanı, bugün de aynı zihniyetle kadınların bekaretini milyonlar önünde tartışmaya açabildi. Bugün gelinen kadın cinayetlerindeki artış, ana akım medyanın kadın düşmanı dili ve nihayet 2025-2026 “Aile Yılı” projesi de birer tesadüf değil.

Aile yılı projesi kapsamında okul müfredatında kimi değişikliklere gidilecek, etkinliklerin içeriği ise aileyi vurgulayan, önemini anlatan şekilde yeniden planlanacak, öğretmenleri ve velileri de dahil ederek bu proje tüm topluma bahşedilecek. Aile özellikle gericiliğin örgütlü olduğu toplumlarda hem sermaye hem de iktidarlar tarafından kullanışlı bir yapı olma niteliğini koruyor. Kadın aile yapısını korumak adına ev içi emeğin tüm yükünü ücretsiz şekilde omuzlayacak; ev yaşamına ve çocuk bakımına mahkûm olacak, böylece aile kurumunun devamlılığı sağlanacak. Sermaye açısından ise kadın istihdam açısından ucuz iş gücü olarak görülüyor; çalıştığı takdirde esnek çalışma, güvencesiz ve sigortasız çalışma gibi dayatmalara maruz kalıyor. Kadının sosyal hayatından, kendini birey olarak hissedebilmesinden, kadının yeteneklerinden, isteklerinden ve hedeflerinden bu noktada bahsedemiyoruz. Aile ile kuşatılan kadın evin erkeğine el mahkûm boyun eğerken makbul kadın sayılabilir. Özgürlüklerini talep eden kadın siyasi iktidarın da onayıyla cinayeti, şiddeti, tacizi ve sömürüyü hak etmiş demektir.

AKP’nin dilinden düşürmediği ‘Aile Yılı’ ve kadınların eşitliği ve özgürlüğü birbirinin tam tersi zeminde duruyor. Doğurganlığı, anneliği yücelten ve teşvik eden bu politikalar, kadınların özgürlüğüne, ekonomik bağımsızlığına, güvenliğine açıkça kurgulanan yeni bir tehdit olarak karşımızda. Kadınların öldürülmediği bir ülke, kadınların eşit yurttaş olduğu bir ülkedir. Kadınların taciz ve şiddet mağduru olmadığı bir ülke, gericiliğin, tarikat ve cemaatlerin sonunun geldiği bir ülkedir. Kadınların yaşamına sahip çıkmak için sermayesiyle, iktidarıyla, projeleriyle bizi kuşatan bu karanlığa karşı emekçi kadınların birliğini ve dayanışmasını büyütelim.

Bu Cendereden Çıkış İçin: Örgütlü Bir Sınıf Hareketi

Bu yazı Birlik ve Dayanışma Gazetesi’nin 1. sayısında yayımlanmıştır.

Türkiye, büyük bir yoksullaşma ve geleceksizlik çemberine sürüklenmiş durumda. Sermaye düzeninin tüm kamusal hakları elimizden aldığı, ülkemizin emperyalizmin ileri karakolu haline getirildiği, yargıdan orduya kadar tüm devlet mekanizmalarının sermayeye, emperyalizme ve AKP iktidarına hizmet eder hale getirildiği bir dönemden geçiyoruz. Bu dönem yeni başlamadı, biliyoruz. Fakat sermaye düzeninin çıkışsızlığının tüm toplumu büyük bir cendereye sürüklediği önemli bir kesitten geçiyoruz. Bu kesit aynı zamanda emperyalist sistemin savaşlarla, siyasi operasyonlarla, ekonomik tehdit ve baskılarla, doğayı talan ederek, tüm insani değerleri piyasanın zimmetine sunarak kendi yolunu açmaya çalıştığı bir özelliği de içerisinde barındırıyor.

Türkiye de bu durumdan azade değil. Bugün içinden geçtiğimiz süreci ne emperyalizmin yayılmacı ve saldırgan tutumundan, ne de sermayenin gözü dönmüşlüğünden bağımsız ele almamız mümkün.

AKP iktidarı da bugün emperyalizmin, sermayenin, gericiliğin Türkiye’de vücut bulmuş hali durumunda. Gençlere yoksulluk, geleceksizlik, işsizlik; kadınlara taciz, baskı, gericilik; işçi sınıfına sömürü, güvencesizlik ve yoksullaşma dışında bir seçenek sunamayan AKP iktidarı tüm bu sıkışmışlığı aşmanın yolu olarak ise baskı ve tahakkümü artırma yolunu seçmiş durumda. AKP iktidarının kodlarında sermaye düzeninin çıkarı, emperyalist iş birlikçilik ve gericilik yer alıyor. Türkiye, kapitalist üretim biçiminin bedellerini ödüyor, patronlar zenginleşiyor, emekçilerin hayatı her geçen gün daha da kötüye gidiyor.

Tadilat mı ıslahat mı?

Bu gidişata dur demek için önümüze getirilen düzen içi formüllerin ise artık bir karşılığı bulunmuyor. Kapitalizmi, emperyalist iş birlikciliği, gericiliği orasından burasından törpüleyerek Türkiye’yi yaşanılabilir bir ülke hale getirme projelerinin hepsi çökmüş durumda. Düzen partilerinin sömürü düzenini teğet geçen çözüm önerilerinin altında ise büyük bir yanılgı yatıyor. Türkiye’nin yaşadığı sorunları yalnızca başkanlık rejimine ya da AKP iktidarına bağlayan fakat emperyalizmle tam boy uyumu savunan, AKP iktidarını ekonomiyi batırmakla suçlayan ama Şimşek Programını olumlayan, laiklik kırmızı çizgimizdir diyen fakat tarikat, cemaat örgütlenmeleriyle ve toplumun dinsel referanslarla yönetilmesine karşı çıkamayan “halkın hassasiyetleri ve değerleri” diyerek çağ dışı örgütlenmelerin önünü açan bu tutumla büyük bir hesaplaşmaya girişilmesi gerekiyor.
Türkiye’nin kurtuluşunun düzen partilerinin “adaylarından” geçtiğini salık veren stratejisizliğin karşısına ise gerçek bir mücadele programı ve stratejisiyle çıkılmak durumunda. Düzenin tadilatını değil, ıslahatını hedefleyen, sorunların asıl kaynağı olan sermaye düzeniyle uzlaşmayan bir mücadeleyi tartışmamız gerekiyor.

Düzen karşıtı bu mücadele ise emekçilerin, kadınların ve gençlerin kendi gücüne, aklına ve örgütlülüğüne dayanmak durumunda. Artık, kurtarıcı beklemek yerine harekete geçmek ve yarının Türkiyesi için adım adım mücadeleyi büyütme vakti geldi de geçiyor.

Örgütlü bir sınıf hareketi için

Sermaye düzeninin, topluma ve emeğe yönelik saldırılarını artırırken en büyük rahatlığı karşısında örgütlü bir sınıf hareketinin olmayışı. Bugün eğer AKP iktidarının tahakkümüne karşı bir set çekilecekse bunun ön koşulu emekçilerin örgütlülüğünü siyasete taşıyabilmesinden ve düzenin karşısına çıkabilmesinden geçmektedir.

Ekonomik krizin faturasının emekçilere kesilmesine karşı, emperyalizmin üslerinin ülkemizde yer kaplamasına karşı, kadın cinayetlerine iyi hal indirimi uygulayanlara ve gerici ideolojilerle kadınları kuşatmaya çalışanlara karşı, gençliği geleceksizlik ve işsizlik kıskacına hapsedenlere karşı güçlü bir sesin yükseltilmesi gerekiyor.

Fakat işçi sınıfının örgütsüzlüğü ya da dağınıklığı tek sorun değil. Ya da başka bir ifadeyle sınıfın belirli bölmeleri kimi zamanlarda gerçekten de güçlü tepkiler ortaya koyabiliyor ve hakları için mücadeleyi yükseltebiliyor. Benzer bir durum kadın ve gençlik hareketi için de geçerli. Üniversiteler kimi dönemlerde ülke gündemine oturacak bir çıkışı gerçekleştirebiliyor. Çoğu zaman sorun tüm bu çıkışların bir bütünlüğe oturmuyor olması ve süreklileşememesi. Özünde ise düzenin saldırılarına yanıt vermenin ötesine geçilememesi.
Her gün elimizden alınan haklarımızın savunusu şüphesiz önemli bir mücadele başlığı fakat bununla yetindiğimiz durumda haklarımızı ne oranda koruyabildiğimizi ele almamız gerekiyor. Bugün ihtiyaç duyulan mücadele pratiği ise güncel mücadele başlıklarının yanında yeni bir düzenin kuruculuğu misyonunun da bu kavganın içinde somutlanması. Yani örgütlü bir sınıf hareketinin merkezinde kuruculuk fikrinin oturması gerekiyor. Haklarımızı korumak da, düzeni haklarımıza el uzatamayacak hale getirmek de sınıfa karşı sınıf yaklaşımıyla mümkün görünüyor.

Gücümüz Birliğimizden ve Dayanışmamızdan Gelir!

Memleket tablosunu çizerken herkesin aklına bir soru geliyor. “Hâlâ umut var mı?” Türkiye’de uzun zamandır hakim olan umutsuzluk hali kırılabilmiş durumda değil. Fakat düzenin tüm adımlarına, gücüne, mekanizmalarına rağmen toplumun sindirilemediği gerçeğini unutmamak gerekiyor. Düzen partilerinin sahte umutları ve düzen içi projelerin sonuç getirmemesi umutsuzluğu beslese de işçi sınıfının, kadınların ve gençliğin mücadelesi ise umudu her daim diri tutuyor.

Bugün örgütlü bir sınıf hareketinin aynı zamanda toplumun tüm kesimlerine umut olması ve mücadelenin sonuç getireceğini göstermesi gerekiyor. Çünkü bu direngen tavrın toplumun tüm alanlarına hızla nüfuz edeceğini biliyoruz. Bunun için ise işçi sınıfının birliğinin sağlanması gerekiyor. Sınıfı bölen her türlü yaklaşımla mücadele edilmeli ve emeğin mücadelesi siyasal ve toplumsal alana taşınmalıdır.

Tarihimiz şanlı direnişlerle doludur. Sınıfın birliği ve dayanışması tekrardan ayağa kaldırılmalıdır.

Sorumuza geri dönersek, bizler yalnızca memleketten umudu kesmeyenler değil, aynı zamanda memlekete umutla bakanlarız. Umudumuzu ise kendi gücümüzden ve mücadelemizden almaktayız.

Memleketin Birlik ve Dayanışma’ya İhtiyacı var!

Bu yazı Birlik ve Dayanışma Gazetesi’nin 1. sayısında yayımlanmıştır.

Ülkemizin emekçileri bugün ağırlaşan ekonomik ve toplumsal koşullar altında yaşam mücadelesi veriyor. Alın teriyle geçinen milyonlarca insan, uzun mücadeleler sonucunda elde ettiği hakların birer birer ellerinden alınmasına tanıklık ediyor. Ülkeyi patronların kârları için uçuruma sürükleyenler krizin yükünü Şimşek politikalarıyla emekçilere yıkıyor.

Yoksulluk, güvencesizlik, adaletsizlik ve örgütsüzlük artık gündelik hayatın olağan hale gelmiş sorunları. İşçiler, kadınlar, gençler ve çocuklar her gün bu tabloyu daha yakıcı biçimde hissediyor, geleceğe dair umudu giderek tükeniyor.

Bu karanlık tablo tesadüfen ortaya çıkmadı. Patron düzeninin çıkarlarını korumak için uygulanan vahşi politikalar, ülkemizi bu noktaya sürükledi. İki kutuplu dünyanın sona ermesinden sonra emperyalist devletler, sermayenin serbest dolaşımı, kârların güvenceye alınması ve pazarların kontrolü için savaşları, işgalleri, darbeleri ve tarikatları devreye soktu.

Türkiye’de ise iş birlikçi iktidarlar bu politikaların taşıyıcısı oldu. Yirmi üç yıllık AKP iktidarı, bu düzenin en açık ifadesidir. Özelleştirmelerle halkın tüm kaynakları sermayeye devredildi. Eğitim ve sağlık piyasalaştırıldı, barınma hakkı piyasanın insafına bırakıldı. Depremler, pandemiler, yangınlar karşısında devlet değil, halkın kendi dayanışması ayakta kaldı. Toplumu kuşatan gericilik, her alanda örgütlü bir kuşatma olarak kendisini gösterdi.

Sendikal hareket bu süreçte doğrudan hedef alındı. İşçi sınıfının örgütlü mücadelesini etkisizleştirmek için sarı sendikalar yaratıldı, grevler yasaklandı, toplu sözleşme hakkı daraltıldı. Türk-İş, Hak-İş, Memur-Sen gibi konfederasyonlar iktidarla iş birliği içinde hareket etti. DİSK ve KESK ise direniş gerektiren her süreçte etkisiz ve yetersiz kaldı. Böylece işçi sınıfı yalnızlaştırıldı, örgütsüz bırakıldı, toplumsal mücadelede güven kaybına uğratıldı. Bu boşluğu gören sermaye, emeklilik hakkımıza, iş güvencemize, izinlerimize, günlük çalışma saatlerimize saldırmaya cesaret etti.

Kadınlar bu düzenin en ağır yükünü taşıyan kesimdir. Eşit işe eşit ücret alamıyor, esnek çalışma adı altında eve kapatılmak isteniyorlar. Tarikatların ve cemaatlerin kuşatması altında yaşam alanları daraltılırken, devlet gericiliğe kol kanat geriyor. Kadınlar yalnızca işte değil, evde de sömürünün nesnesi haline getiriliyor. Çocuk bakımı, yaşlı bakımı, ev işleri kadınların sırtına yükleniyor. Kadına yönelik şiddet artarken, adalet sistemi faillere cezasızlık sunuyor. Kadınların özgür ve eşit yurttaşlar olarak yaşamasının önündeki en büyük engel, sermaye düzeninin gericilikle kurduğu bu ortaklıktır.

Gençlik ise geleceksizlikle kuşatılmış durumda. Üniversite diploması işsizlikten kurtarmıyor. KYK borçları gençleri borç batağına sürüklüyor. Mezun olan gençler güvencesiz, düşük ücretli işlere mahkûm ediliyor. Yetenekleri, bilgileri ve enerjileri heba ediliyor. Geleceğe dair umut taşıyanlar ise ülkeyi terk etmeyi düşünüyor. Gençliğe vaat edilen tek şey, daha fazla borç, daha fazla güvencesizlik ve daha fazla çaresizliktir.

Barınma krizi emekçilerin hayatını cendere gibi sıkıyor. Kiralar astronomik biçimde yükselirken, ev sahibi olmak işçiler için neredeyse imkânsız hale geldi. Gıda fiyatları her gün artıyor, halk sağlıksız ve pahalı ürünlere mahkûm ediliyor. Sağlık, devasa özel hastane zincirlerine teslim edildi, kamuda randevu almak neredeyse imkânsız hale geldi. Eğitim, tarikatların ve özel kurumların eline bırakıldı, nitelik düştü, eşitsizlik arttı. Depremlerden yangınlara kadar tüm afetlerde devletin halkı korumadığı, yalnızca halkın dayanışmasının hayat kurtardığı görüldü.

Emekliler yaşamlarını sürdürmekte zorlanıyor. Yıllarca çalıştıktan sonra aldıkları ücretler temel ihtiyaçlarını karşılamıyor. Çocuk işçiliği yeniden yaygınlaşmış durumda, staj adı altında gençler sömürülüyor. Mülteciler açlık sınırının altındaki ücretlerle çalışmaya zorlanıyor. Bu tablo, sermayenin en ucuz ve en güvencesiz iş gücü arayışının sonucudur.

Bugün cumhuriyetin bütün kurumları sermaye ve emperyalizm tarafından çürütülmüş, devlet halkın değil patronların ve gerici tarikatların elinde yeniden şekillendirilmiştir. Gericilik eğitimden kültüre her alanda yaygınlaştırılmış, kapitalizmin en kullanışlı aracı haline getirilmiştir.
Toplumun susturulmaya, sindirilmeye, zorla ikna edilmeye çalışıldığı bu koşullarda Birlik ve Dayanışma Hareketi emekçi halkımızı mücadeleye çağırıyor. Çünkü bu karanlığı yaracak olan, işçi sınıfının gücü, emekçi kadınların cesareti ve gençliğin dinamizmidir.

Birlik ve Dayanışma Hareketi, sömürünün kaynağı olan kapitalizme karşı eşitlikçi ve özgürlükçü bir düzen için mücadeleye çağrıyor. İşçi sınıfının birliğini, ortak tarihsel çıkarlarını, örgütlü gücünü yeniden kurmak için adım atıyor. Etnik, dinsel, cinsiyetçi ayrımların işçi sınıfını bölen tuzaklar olduğunu biliyor, bu ayrımlara karşı işçileri bilinçlendirmek için ayağa kalkıyor. Emperyalizme ve onun tekellerine karşı ülkenin bağımsızlığını savunuyor. Özelleştirmelere karşı, kamuculuğun ve toplumsal çıkarların yanında yer alıyor. Çocuk işçiliğine, gençlerin staj adı altında sömürülmesine, kadınların eşitsizliğine karşı mücadele ediyor. Sigortalı, güvenli, örgütlü bir çalışma hayatını savunuyor.

Birlik ve Dayanışma Hareketi, barınmanın, sağlığın, eğitimin temel hak olduğunu kabul ediyor. İnsanca bir yaşam eşitlikçi bir düzen kurmak için mücadeleyi yükseltiyor. Gericiliğin toplum üzerinde kurduğu tahakküme karşı aydınlanma mücadelesinin ön saflarında yer alacak.

Bugün bu ülkede çıkış yolu açıktır. Kurtuluşu patronların partilerinde aramak, düzen içi kısır döngülere kapılmak bizleri yeniden hayal kırıklığına mahkûm eder. Geleceğimiz yalnız seçim sandıklarına sıkıştırılamaz. Geleceğimiz fabrikada, okulda, mahallede, yani hayatın her alanında kurulacak Birlik ve Dayanışma Hareketi’ndedir.

Birlik ve Dayanışma Hareketi sensin!

Bulunduğun yerde, işyerinde, mahallende Birlik ve Dayanışma’yı kur, büyüt, güçlendir!

Çünkü insanca bir yaşamı, eşitlikçi ve özgür bir düzeni ancak biz kurabiliriz!

AKP’nin Meşruiyet Krizi

AKP'nin Meşruiyet Krizi

Siyasal rejimlerin meşruiyeti olgusu yüzyıllar boyunca filozofların, siyaset bilimcilerin ve düşünürlerin merakla incelediği konulardan biri olmuştur. Yöneten ve yönetilen arasındaki ilişkide, yöneten nasıl yöneten olarak kalabildiği ve yönetilenin ise nasıl yönetenin yönetmesini kabul ettiği ana tartışma başlıklarından biridir. Tarih boyunca toplumları ve rejimleri incelediğimizde rıza-zor ilişkisi, hukuki meşruiyet, liderin karizması, toplumun geleneksel dayanakları gibi birçok başlık karşımıza çıkar.

Meşruiyet kavramının kendisinin, normatif açıdan incelenmesine baktığımızdaysa eğer Antik Yunan’a gidersek erdemi, bilgeliği, ortak iyiliği ve filozof kralları görürüz. Bu, Antik Yunan’da Platon, Aristo gibi düşünürler tarafından öne sürülen meşruiyetin esas olarak neye dayandığını işaret eder. Daha ilerleyen dönemlerde düzenin ve güvenliğin sağlanmasına rastlarız. Kimisi ise meşruiyeti haklar temelinde kurar veya genel irade kavramıyla ilişkilendirebilir.

Bunların hepsini kendi başlarına doğru kabul etsek veya ideal olan ‘evet, bu’ desek bile en nihayetinde geçmişten günümüze kadar süren yöneten ve yönetilen arasındaki ilişkiyi, meşruiyetin kaynağını açıklamaktan yoksun kalmaktadır. Çünkü yöneten ve yönetilen arasında meşruiyeti sürekli ve devamlı bir şekilde sağlayacak bir kaynak yoktur. Meşruiyet burada yalnızca yöneten ve yönetilenler arasında sınıfsal çelişkileri gizlemek için var olan bir perdedir. Bu bakımdan meşruiyet dediğimiz şey ise doğal olarak gelen bir şey değil, aslında üretilen ve devletin, egemen sınıfın çıkarlarını, toplumun genel çıkarları olarak göstermesine dayanmaktadır. Ve medya, din, eğitim gibi bütün enstrümanlar aslında birer fabrika gibi bu ideolojik kabulü yani meşruiyeti üretir.

Yöneten kimi zaman hukuka, seçimlere dayanabilir ve milli irade söylemi üzerinden rıza üretebilir. Kimi zaman din, ahlak, kimlik üzerinden siyaset yapıp ümmetçilik yapabilir. Kimi zaman ise icraatlarından bahsedip, eskiyi karşısına alarak refah ve istikrar üzerinden rıza üretilebilir. Fakat bunların hepsi egemen sınıfların, var olan sınıfsal çelişkileri gizlemek için kullandığı birer paravandırlar. Egemen sınıflar yalnızca üretim araçlarına değil aynı zamanda meşruiyet araçlarına da sahiptirler ve kontrol ederler. Yani şunu demek yerinde olacaktır: Meşruiyet halkın kendi rızasından değil fakat egemen sınıfların iktidarını korumasından doğar.

AKP’nin Hamleleri

Egemen sınıfın 23 yıllık temsilcisi Tayyip Erdoğan ve AKP ise bu süre boyunca egemen sınıf lehine rıza üretmek ve meşruiyet kazanmak için birçok iş yaptı. Eğitim sistemini komple değiştirdi. Dini-muhafazakâr bir kuşak yetiştirme politikası eğitim sisteminin ana omurgasını oluşturdu. 4+4+4 eğitim politikası, okullarda başörtü serbestliği, memleketin her yerine imam hatip okulları açılması ve zorla öğrencilerin bu okullara yönlendirilmesi, devlet yurtlarını işlevsizleştirerek öğrencileri cemaat ve tarikat yurtlarına mecbur bırakmak. Dindar ve kindar bir neslin yeni yaratılan rejimin önemli unsurlarından biri olacak olması ve meşruiyet alanını buradan hatırı sayılır ölçüde genişletecek olması AKP için kritik başlıklardan biriydi. Yine burayla bağlı olarak Diyanet’in bütçesi astronomik boyutlarda arttırıldı. Tarikatlar, cemaatler ve Diyanet aracılığıyla din, kamusal hayatın tam merkezine oturtuldu. Toplum ümmet teması altında buluşturulmaya çalışılırken, rejimin ve iktidarın meşruiyetinin kendisi tanrısal ve ilahi bir temele oturtuldu. Toplumun sisteme olan öfkesi ise bir şekilde AKP tarafından sürekli bastırıldı. Bu bazen ‘Elitler bize karşı’ söylemiyle öfke, Eski Türkiye’ye yöneltilerek yapıldı. Bazen yerli ve milli duruş diyerek öfkeyi kendisine karşı olan herkese yöneltilerek yapıldı, bazen ise zor kullanılarak yapıldı.

Fakat en nihayetinde 23 yıllık AKP ve Tayyip Erdoğan iktidarında meşruiyet duvarlarının aşındığını görebiliyoruz. Belirli noktalarda AKP iktidarı yara alıp yıpranmış olsa da bir şekilde iktidarını korumaya devam edebildi. Haziran Direnişi, 15 Temmuz darbe girişimi, ekonomik krizler, 2024 yerel seçimleri gibi. 23 yılın sonuna geldiğimizde şunu görüyoruz ki AKP hâlâ meşruluk arayışında. 23 yıllık AKP iktidarı hâlâ toplumun çoğunluğu tarafından meşru görülmüyor ve bu yeni rejime rıza gösterilmiyor. Ve medya, din, kültür, spor veya aklınıza ne gelirse, hiçbir araç AKP’yi şu an meşru bir hale getiremiyor. Getiremediği içinki tutuklamalar yapılıyor, sansürler uygulanıyor, rejim sopasını gösteriyor. Ve daha ötesi rıza üretmek için çare olarak ABD aranıyor.

Meşruiyet Kaynağı ABD

Bundan bir süre önce ABD’nin Ankara büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Tayyip Erdoğan’ın meşruiyete ihtiyacı olduğunu açıkça itiraf etti. Bu meşruiyeti vereceklerini ve Türkiye’de çok büyük değişimler olacağını iddia etti. Hemen ardından Tayyip Erdoğan, Trump ile görüşmeyi başardı ve anlaşmanın sonuçları ortaya çıktı: Heybeliada Okulu, F-35 uçakları, Gazze, Halk Bankası davası ve en ilgi çekeni Rus doğalgazı yerine ABD doğalgazının alınması. Zaten anlaşılan o ki anlaşma sağlanmış, sağlanmış ki meclis açılışındaki tabloyu gördük. Babacan, Davutoğlu, Erbakan, DEM Parti, MHP, İYİ Parti, BBP… Hepsi Erdoğan’ın elini sıkmak, sohbet etmek için küçük bir çocuk gibi yarışma halindeydi.

Düzen muhalefeti, ABD tarafından meşruiyeti şu anlık garanti altına alınmış Tayyip Erdoğan’ın gözüne girmek için sıraya girmişti. Meşruiyet krizi, ABD ile görüşmeler, düzen muhalefetinin Tayyip Erdoğan’ın yanında bitmesi aslında AKP için bir süredir ajandasında bulunan yeni anayasa tartışmaları için bir güzergâh sunuyor.

Sermaye ve AKP’ye mevcut anayasa dar ve uyumsuz gelmekte. Türkiye’de bir rejim değişikliği yaşandı fakat kapsamlı bir anayasa değişikliği henüz yaşanmadı. Bu uyumsuzluk yani rejimin yönetilmesi ve nasıl yönetileceğine dair kaideler arasındaki uyumsuzluk, AKP’nin memleketi kaidesiz bir şekilde yönetmesine yol açtı. Mevcut anayasa aslında ilga edilmiş durumda. Bu rejim için çok ciddi bir tehdit haline dönüşmüş durumda, çünkü var olan krizleri derinleştiren ve yeni çelişkiler yaratan, sürekli daha çok bir düğüm haline dönüşen bir yumak yaratıyor. Ayrıca yıllar süren AKP iktidarındaki ‘kazanımların’ bir şekilde teminat altına almak gerekiyor.

Yeni anayasa devlet ve sermaye için de çok büyük bir öneme oturuyor. Bölgesine daha çok yayılmaya ve müdahale etmeye çalışan bir Türkiye için yeni bir anayasa şart gibi duruyor. Düzen muhalefetinin büyük bölümünü yeni anayasa tartışmaları ile yanına almak isteyecek olan AKP ve Tayyip Erdoğan meşruiyet tartışmasına kendi tarafından en net cevabı bu şekilde verecek gibi duruyor. Cephe tekrar mobilize edilmeye, taban da tekrar konsolide edilmeye çalışılacak. AKP artık halka seslenerek rıza üretmek yerine, emperyalist aktörler, sermaye ve düzen içi güçler yardımıyla rıza üretiyor.

Sonuç

Tarihsel olarak baktığımızda her meşruiyet krizi, meşruiyetin aynı rejim tarafından sağlanmasıyla bitmemiştir. Ortaçağ Avrupa’sında kilisenin meşruiyetini kaybetmesi ile birlikte dinsel hâkimiyetin çöküşüne ve aklın yükselişine tanıklık ettik. Kral 1. Charles’ın parlamentoyu karşısına alması ile meşruiyeti tamamen kaybetmesine ve idam edilmesine yol açtı. Bu, İngiltere’de parlamentonun kalıcı hale gelmesini sağlayacaktı. Yoksulluk, aristokrasiye sağlanan yüksek ayrıcalıklar Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi Kral 16. Louis’i idama kadar götürdü ve meşruiyet Tanrı’dan halka geçti. 19 ve 20. yüzyıllarda çok uluslu imparatorluklar yıkıldı ve artık meşru olmayan kutsal hanedanlar, egemenliklerini halka devretmek durumunda kaldılar. Egemen sınıfların meşruiyeti kaybı, sınıfsal çelişkileri daha görünür kılmaktadır.

AKP’nin bugün meşruiyeti ABD tarafından sağlanmaya çalışılsa da, gençler, kadınlar ve emekçiler nezdinde sağlanamaz. Hem bu iktidar, hem de bu düzen meşruluğunu kaybetmiştir. Emekçilerin bu düzenle kaybedecekleri daha fazla vakitleri olamaz.