Ana Sayfa Blog Sayfa 7

Cumhuriyet: Kutlama Değil, Yeniden Kuruluş

cumhuriyet

Bugün Cumhuriyet’in 102. yılına girdik. 1923 Cumhuriyet’i köhnemiş, geri Osmanlı İmparatorluğu’na karşı ve emperyalistlerin Anadolu üzerindeki paylaşım planlarına karşı ileri bir atılımdı. Osmanlı İmparatorluğu’nda toprak mülkiyeti ve siyasi iktidar padişahın elindeydi. Yine padişahın nezdinde temsil edilen hilafetle birlikte toplum, ümmet kimliğinde yan yana geliyordu. Bu bilimsel düşünceyi boğan, toplumu köle olarak gören anlayıştı. Padişah aynı zamanda halife olduğu için, devlet de şeriat devleti olduğu için, devlete ve padişaha karşı çıkmak veya eleştirmek de kâfirlik olarak değerlendiriliyordu. Kapitülasyonlar ve padişahın vergileri yüzünden, halk açlıkla boğuşuyordu. Bu anlayış sadece bize özgü değil, bütün dini monarşiyle yönetilen ülkelerde düzen böyleydi. Diğer ülkelerin halkları da verdikleri mücadeleyle devrimler yaptılar. Özellikle Fransız Devrimi, 1848 Devrimleri ve Ekim Devrimi akıldan, emekten yana bir toplumun kurulabileceğine dair insanlığa yön gösterdi. Ülkemiz de bu devrimlerden etkilendi ve 1923 Cumhuriyet’i bu koşullarda ortaya çıktı. Her ne kadar 6 yıl öncesinde komşusunda işçi sınıfının iktidarına dayanan Ekim Devrimi yaşanmış olsa da, Cumhuriyet burjuva karakterle doğdu ve kapitalist yolu seçti.

Cumhuriyet tarihsel açıdan ilerlemeye tekabül etse bile, kapitalist yolu seçmesi kendisini sürekli daha gerici bir pozisyona itti. Kendi kazanımlarını sürekli törpüleyen bir hale büründü. İşgale ve emperyalist paylaşıma karşı ortaya çıkan Cumhuriyet, kuruluş yıllarının ardından işgalciler ve emperyalistlerle işbirliği yaptı. Kapitalist yolu seçerek milli burjuva sınıfını yaratan Cumhuriyet, bütün ilerici yanlarını yitirdi. En sonunda karşı devrimcileri iktidara taşıdı ve 23 yıldır iktidarda olan AKP,  Cumhuriyet’e duyduğu sonsuz kin ve nefretiyle elde kalan son kazanımları da yok etti. Bugün 1923 yılında kurulan Cumhuriyet’e dair elimizde hiçbir şey kalmadı. Karşı devrimci AKP, sermaye sınıfıyla birlikte 1923 Cumhuriyeti’ni yok edip yerine 2. Cumhuriyet dediğimiz garabet, emek ve işçi düşmanı, ümmetçi bir sistem getirdi. Osmanlı gibi tek adamcı, ümmetçi, emekçileri boğan bu sistemin Cumhuriyet ile hiçbir alakası yoktur. Bugün 102. Yılı kutlanan Cumhuriyet aslında ölmüş ve bir mücadeleye dönüşmüştür.

Tarihsel koşullar gereği bugün artık 1923 yılında kurulan Cumhuriyet’e geri dönüş mümkün değildir. Yaşadığımız 2. Cumhuriyet ise yıkılmalıdır. O halde yeni bir Cumhuriyet kurmamız gerekmektedir. Cumhuriyet tekrar ayağa kaldırılacaktır. Fakat bu sefer emekçilerin elinde yükselecek Cumhuriyet; emekten, halktan ve akıldan yana olacaktır. O yüzden tabutuna çivi çakılan Cumhuriyet’i kutlamayalım, yeniden ve emekten yana tekrar kuralım. Sosyalist Cumhuriyet için mücadeleye ve örgütlenmeye…

Hepsi 16 Yaşında

16 yaş

16 yaş. Eğitimin 10.yılında henüz eğitimin ve geleceğin şekilleneceği bir yaş. Okulda sosyalleşeceği, ergenliğin bir aşamasını arkadaşları ile beraber yaşayacağı bir yaş. Gençliğe koşar adım giderken, çocukluğun paçasından tuttuğu bir yaş.

2 gün önce 16 yaşında çalıştığı tuğla fabrikasında ısınmak için kullanılan tenekeye tiner attı ve yandı. Köyünden yüz kilometrelerce uzağa götürülen bir çocuk. Aç kalmamak için çalışmak zorunda seçim şansı yok. Ucuz emek, güvence yok. Bir tuğla fabrikası ve o fabrika her türlü şartta 24 saat çalışıyor. Ve o gece vardiyasında ısınmak için kullandıkları tenekeye tiner döküyor ve yanıyor.

TÜİK 2024 verilerine göre “15-17 yaş arası çocukların işgücüne katılım oran %24,9’dur. 2012’de bu oran %16,4, 2022’de ise %18,7 olup çocuk emeğinin sömürülmesinde artış mevcuttur.”1

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin Haziran 2025 verilerine göre de “2023 Eylül-2024 Ağustos arasındaki 1 yılda 5’i mülteci/göçmen olmak üzere 66 çocuk iş kazasında yaşamını yitirmiştir. Son 12.5 yılda en az 770 çocuk çalışırken hayatını kaybetmiştir.”2

4 gün önce 16 yaşında okuldaki mendil kapmaca oyununda kavganın dışarı taşması sonucu bıçakla yaralandı. Bilimden uzak, dinsel eğitimin yaygınlaştığı, tüm yaşam koşullarının sıkıştırdığı, zorbalık ile yaşama tutunacağını düşünen bir çocuk bir oyun yüzünden arkadaşını beş yerinden bıçaklıyor.

İstanbul Tabip Odası’nın Raporuna göre “Sadece akademik başarının öncelendiği eğitim sistemiyle çocukların gelişimi ketlenmektedir. Kaosa dönüştürülen sınav sistemleriyle, işsizlik ve düşük ücret kırbacının hissettirilmesiyle çocuklar ilkokuldan itibaren yaratıcılık ve gelişimi değil ezberi ve sınav performansını önceleyen bir eğitim sisteminde stres altında eğitim görmektedir. Çocuklara okul dışı gelişim imkanları sağlanmamaktadır. Bir yandan işçi emekçi çocukları fiziksel koşulları yetersizleştirilen, eğitimi niteliksizleştirilen devlet okullarına mahkûm edilirken diğer yandan eğitimde özelleşme ile paralı eğitim yaygınlaşmaktadır.”3

7 gün önce 16 yaşında karın ağrısı ile hastaneye gitti, ölü doğum yaptı. Ölü doğumdan sonra emniyet güçlerinin anında  buldukları biri sayesinde hamile kalan bir çocuk. Bilinen, göz kapatılan ve belki normalleştirilen bir durum.

Adalet Bakanlığı verilerine göre “Türkiye’de 2023’te çocukların, en az 1 çocuğun cinsel istismar mağduru olduğu 66.000’den fazla dosya açılmıştır. 2015’ten 2023’e bu sayının ikiye katlamış olduğu görülmektedir2022 yılında, 2021 yılına göre %20,5 oranında artarak 601 bin 754 olmuştur. Bu olaylarda çocukların %43,1’i (259 bin 106 çocuk) mağdur olarak, %34,4’ü (206 bin 853 çocuk) suça sürüklenme sebebiyle (kanunlarda suç olarak tanımlanan bir fiili işlediği iddiasıyla) %22,5’i (135 bin 795) bilgisine başvurma vb. diğer nedenlerden dolayı güvenlik birimlerine gelmiş veya getirilmiştir. 2023 yılında ise 178 bin 834 çocuk suça sürüklenme iddiasıyla güvenlik birimlerine getirilmiştir.”

7 gün önce 16 yaşında motosikletle bir kasaba ateş açtı. Geleceği silahta, geleceği yasa dışı parada bulan, çevresinde çetede olmadığı zaman garipsenecek bir çocuk, bir anlaşmazlığın sonucu olarak kendinden bir yaş küçük biri ile tetikçi oluyor.

TÜİK verilerine göre “ Güvenlik birimlerine gelen veya getirilen çocukların karıştığı olay sayısı 2022 yılında, 2021 yılına göre %20,5 oranında artarak 601 bin 754 olmuştur. Bu olaylarda çocukların %43,1’i (259 bin 106 çocuk) mağdur olarak, %34,4’ü (206 bin 853 çocuk) suça sürüklenme sebebiyle (kanunlarda suç olarak tanımlanan bir fiili işlediği iddiasıyla) %22,5’i (135 bin 795) bilgisine başvurma vb. diğer nedenlerden dolayı güvenlik birimlerine gelmiş veya getirilmiştir. 2023 yılında ise 178 bin 834 çocuk suça sürüklenme iddiasıyla güvenlik birimlerine getirilmiştir.”

Raporlar rakamları veriyor, haberler ise sonucu gösteriyor. Bu rakamları oluşturan ise kapitalizm. Çocuklarımıza bakamıyoruz, sağlıktan yoksun bırakıyoruz, sağlığı özelleştirdik; beslenme eksik beslenme yanlış. Ucuz olduğu için  piyasanın endüstriyel ürünlerine mahkum çocuklar. Bununla doydukları zaman şanslılar. Bütçede oranı sürekli azalan eğitim ile nitelikten çoktan vazgeçildi. Düşük öğretmen maaşları,  yüksek yıllık ücretler ile her yerde açılan özel okullara teslim olundu. Kız çocukları çalışamıyorsa evlenmek zorunda. Okula gitme zorunluğu yok, evde bir yük haline geliyorlar. Aile çeşitli gelenekler ile maddi olarak başka bir yükü daha azaltıyor. Okuyamıyorsan çalışmak zorunda değilsin artık, aç kalmamak için çalışmak zorundasın. Gerekirse mevsimlik işçi olarak gerekirse güvencesiz, kaçak ağır çalışma koşullarında. Bu koşulları bilincinde yerleştiremiyorsan daha kolayı arıyorsun ve suç dünyası uzakta değil.

Kapitalizm her şeyin suçlusu mu? Evet, suçlusu. Yoksulluk onun eseri, açlık onun eseri. Eğitim alan çocuk sayısı azalıyor, çocuk işçilik, istismara uğrayan, suça sürüklenen çocuk sayısı artıyor. Bu rakamlar hangi düzenin sonucu ?

Çözüm, evet bu düzeni değiştirmekte. Bu slogana sarılıp içini boşaltabilirsiniz veya bu slogana sarılıp örgütlenip mücadele edersiniz. Bu düzen ürettiği krizleri çözemiyor ve çözemeyecek, onun için değiştirmek kolay ama bu düzen çözemediği krizleri çok iyi saklıyor ve saklayacak da, onu açığa çıkarmak da o derece zor. Zor olanı başarmak da bizim, biz devrimcilerin görevi.


  1. https://ankahaber.net/haber/detay/tuik_verilerine_gore__gecen_yil_1517_yas_grubundaki_cocuklarin_isgucune_katilma_orani_yuzde_249_233187 ↩︎
  2. https://www.isigmeclisi.org/21305-cocuk-isciligi-ile-mucadeleye-son-on-iki-bucuk-yilda-en-az-770-cocuk ↩︎
  3. https://istabip.org.tr/8637-istanbul-tabip-odasi-cocuk-haklari-komisyonu-ndan-cocuk-yoksullugu-ve-yoksunlugu-raporu.html ↩︎

Mezarda Emeklilik

mezarda emeklilik

İnsanlığın 12 bin yıl önceki avcı-toplayıcı yaşam modelini günümüzde de devam ettiren Güney Afrika çöllerinde yaşayan Kunglar toplumuyla ile başlayalım.

“Ortalama yetişkinler haftada 12 ilâ 19 saat çalışırlar. Yiyecek aramaya ayrılan bu süreye aşırı diyebilmek çok güçtür! Kızlar yetişkin yaşamına 15 yaş civarında başlayabilirken, erkekler genellikle yetişkinlerin dünyasına en azından 20 yaşına kadar adım atmazlar. İnsanlar 60 yaşına geldiklerinde genellikle ‘emekli’ olmakta ve topluluk tarafından bakılmakta, saygı görmekte ve kalan günlerinde beslenme ihtiyaçları karşılanmaktadır: Yaşlılara deneyimleri ve bilgeliklerinden ötürü büyük değer verilir. Bu nedenle Kung toplumunda çocuklar ve yaşlılar stres ve yükümlülüklerden muaftırlar”1

Avcı toplayıcıya kadar giden emeklilik günümüzde nasıl tanımlanır diye sorduk arama motoruna ve şöyle bir tarif geldi; devlet tarafından tespit edilen sürenin sonunda işten ayrılma ile başlayan, yaşlılık, yeni bir statü ve beraberinde yeni rollerin eşlik ettiği, geçmişte yapılan çalışmaya karşılık gelen, elde edilen zaman dilimidir. Buradaki kritik olan “ devlet tarafından tespit edilen süredir”. Elbette devlet ve iktidar burjuvazide olduğundan bu tespit edilen sürenin belirleyicisi patronlardır; koşulları sürekli ve yeniden düzenleyerek karar vereceklerdir. Bu kararı verirken de işçinin ihtiyaçları elbette düşünmeye gerek yoktur asıl olan sömürünün ve artı değerin sürekli artmasıdır.

Temel ihtiyaçlarımız eğitim, sağlık, barınma, ulaştırma ücretsiz olmalıdır ve elbette gereksinimlerimizi karşılayacak bir ücretle uzun, sağlıklı bir emeklilik hakkımızdır. Biz bu hakkımızı çalışarak kazanıyoruz, bu bir lütuf değildir. Ama düzen bunu bir lütuf gibi göstermekten toplum önünde emeklileri sürekli yıpratmaktan geri kalmıyor. Çünkü ihtiyaç onlar için bellidir bizim kendimize ayırdığımız zamanı daha çok sömürmek ve bizlerin ne zaman ve hangi koşullarda bunu bırakacağımıza kendilerinin karar vermesidir.

Uzun zamandır siyasi iktidar, vergiler ile baskılanan ücretler ile sosyal güvenlik hizmetlerinin daraltılması ile emekliler özelinde saldırıda. İki yakın örnek ile devam edelim.

EYLÜL 2025
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Işıkhan, devletin emeklilere maaşlarının zor ödediğini şu ifadelerle anlattı:”Allah’a binlerce şükür emeklilerin maaşını zor koşulda olsak da ödüyoruz.Avrupa ülkeleri ile Türkiye’deki emeklilik sistemini kıyaslayan Işıkhan, Almanya’da emeklilik için 40 yıl çalışıldığını, 15-20 yıl emekli aylığı alındığını ancak Türkiye’de bu durumun tam tersi olduğunu dile getirdi. Almanya ve İngiltere gibi ülkelerin tasarruf tedbirlerine gittiğini belirten Işıkhan, tasarrufu sağlamak için sosyal yardımlardan, emekliler ve asgari ücretlilerden kesmek gerektiğini söyledi.”

EKİM 2025
“SGK Başkanı Raci Kaya, vergi paketinin görüşüldüğü TBMM Plan ve Bütçe Komisyonunda milletvekillerine açıklamalarda bulundu. Türkiye’de sağlık sistemi ve refahın artmasıyla ölüm yaşının Avrupa Birliği (AB) düzeyine yaklaştığını belirten Kaya, “SGK’ya ödenen primlerin ortalama süresi 20 yıl. Almanya’da bu süre 45 yıl. AB ortalaması 40 yıl. Eskiden ‘mezarda emeklilik’ deniyordu çünkü 50-55 yaşta ölüyorduk. Bugün 78 yıl ortalamaya gelmişiz. EYT ile birlikte 2023 yılından beri emekli sayımız 3 milyon arttı. Benim şu anda sistemi sürdürebilmem için istihdama adam girmesi lazım. Ama 10 yıl içerisinde 10 milyon insan istihdama girecek derken, nüfusumuz yaşlanıyor ve emekli sayımız daha hızlı artıyor. Prim ödeme yıl sayısı ortalama 20 yıl, emekli olma yaşı 48. AB’de emekli olma yaşı 65” diye konuştu.”

Bu açıklamalar sistematik olarak bir süredir yapılmaktadır. Nedeni ise Orta Vadeli Planda yazdığı gibi Tamamlayıcılık Emeklilik Sistemini tepki çekmeden yaşama geçirmektir. Daha önce uygulanmaya çalışılan BES ( Bireysel Emeklilik Sistemi ) istenilen sonucu vermediği için toplumu ikna için şu an ki sistemin yürümediğini, geleceğin tehlikede olduğunu sürekli propaganda etmek gerekmektedir. Ve TES ayrıca patronların yük olarak gördüğü Kıdem tazminatına noktayı koyacaktır.

Raci Kaya aynı komisyon konuşmasında işverenin prim yükünün de yüksek olduğuna değinerek “OECD ülkelerinde ortalama yük yüzde 22, bizde yüzde 22,75. Yüzde 5 destek uygulayınca bu oran 17,5’a düşüyor ama Avrupa ve ABD’de zaten bu düzeyde” olduğunu söylemiş. Evet bizden çalınan emeğimiz, zamanımız hâlâ doyurmuyor patronları. Ölene kadar kölelik şartlarında çalışmalıyız. Emekli olsak dahi verdikleri asgari ücretten daha az para ile ikinci bir işte çalışmalı, ucuz emek sömürüsüne dayanan ekonomik politikalarının devamını sağlamalıyız.

Geleceksizlik ve güvencesizlik bunları sürekli konuşuyoruz ve iktidar tüm politikaları ile bu durumu besliyor. Çünkü sıkıştılar ve tek çareleri işçi sınıfının tüm haklarına el koymak ve/ veya bu hakları küçültmek. Bu bir mücadele. Ama bu mücadeleye başlarken şunu aklımıza kazımamız gerekiyor. Sağlıklı, mutlu ve yeniden kendimizi üretebileceğimiz yaşlarımız bizimdir. Zamanımızı ve emeğimizi kan emicilerden kurtarmamız gerekiyor.

  1. LEAKEY, Richard; Roger Lewin. (1998). Göl İnsanları. Çev. Füsun Baytok ↩︎

Zorunlu Eğitim Kısalacak Mı?

zorunlu eğitim

Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, 5 Eylül’de Anadolu Ajansı’na verdiği röportajda, bakanlığın önümüzdeki süreçte zorunlu eğitimi kısaltmayı planladığını açıkladı:

 “(…) 12 yıllık zorunlu eğitimin süresinin azaltılmasının doğru olacağına yönelik bir kamuoyu oluştu. Yasa yapıcılara öneride bulunmadan önce biz hükümet olarak, Cumhurbaşkanlığı Kabinesi olarak bir karar almak durumundayız.”  [i]

Bakan Tekin’in sözünü ettiği kamuoyu desteği ülke çapında gerçekleştirilen herhangi bir bilimsel araştırma ya da kamuoyu anketine dayanmıyor. Şimdiye dek zorunlu eğitimin kısaltılmasını açıkça destekleyen tek isim, AKP’nin sadık destekçisi, muhafazakâr sermaye örgütü MÜSİAD Genel Başkanı Burhan Özdemir oldu.

Burhan Özdemir, 26 Haziran’da Yeni Şafak gazetesinde yayımlanan “Zorunlu Eğitim İstihdama Engel” başlıklı haberde iddialı açıklamalarda bulunuyor:

“Gençlerimiz iş gücüne daha erken katılmalı. Eğitim zorunluluğu esnetilmeli, gençlerimiz pratik becerilerle piyasaya daha hızlı adapte olmalılar. (…) 12 yıllık kesintisiz eğitim sistemi çok yanlış bir uygulama. Ülkeye herhangi bir faydası yok.” [ii]

“Ara eleman krizi yaşıyoruz” ezberine başvuran Özdemir, yurt dışındaki örnekleri inceleyerek bir model geliştirdiklerini ve bu modeli bakanlığa sunduklarını ifade ediyor. Peki, zorunlu eğitimin kısaltılmasını başka kimler destekliyor?

AKP’ye yakın eğitim sendikası Eğitim-Bir-Sen, “Türkiye’de 4+4+4 Zorunlu Eğitim Sistemi’ne Yönelik Saha Araştırması” adlı bir çalışmasında, kamuoyunun, zorunlu eğitim süresini fazla uzun bulduğunu öne sürdü. Sendika Başkanı Ali Yalçın, lise kademesi için akıllarındaki modeli şu sözlerle açıklıyor:

“En çok önerilen model ise 3 + 1 yani 3 yıl zorunlu, 1 yıl isteğe bağlı. 2 + 2 yani 2 yıl zorunlu, 2 yıl isteğe bağlı şeklinde iki seçenek bu araştırmada öne çıkıyor.”[iii]

Memleketi kanser gibi saran tarikat ve cemaatlerin de zorunlu eğitimin kısaltılmasından yana oldukları bilinen bir gerçek. Milli Eğitim Bakanlığı’yla yaptıkları protokollerle devlet okullarına da girebilen bu yapıların etkisi gün geçtikçe artıyor. Dergâhlarla, mescitlerle kamusal eğitim dışında paralel bir eğitim sistemi kurdukları gözlemleniyor.

Üç Koldan Saldırı: Piyasalaştırma, Gericileştirme ve İşçileştirme

Türkiye’de eğitime yönelik üç yönlü bir saldırı gerçekleştiğini ifade edebiliriz. Bakanlık, okullara yeterli kaynak sağlamayarak ücretsiz olması gereken kamusal eğitimi gittikçe daha fazla piyasalaştırıyor. Parası olanlar özel okullara yönelirken, yoksul ailelerin çocukları devlet okullarına gitmek durumunda kalıyor. Parası olanın kaliteli eğitime erişebildiği adil olmayan durum kanıksanıyor.

Zorunlu din dersleri, tarikatlarla yapılan protokoller ve benzeri uygulamalarla eğitim gittikçe gericileşiyor. Hatta şu anda devlet okullarının çoğunun İmam-Hatip anlayışıyla yönetildiğini söylersek abartmış olmayız.

MESEM ve benzeri projelerle ise çocuklar okulda olması gerekirken yeterli iş güvenliğinin sağlanmadığı işyerlerinde emek sömürüsüyle işçileştiriliyor. Ucuz iş gücü olarak uzun saatler çalışmak zorunda bırakılıyorlar.

Zorunlu eğitimin kısaltılması, AKP ve sermaye çevrelerinin iştahını kabartıyor; çünkü bu sayede öğrenciler daha erken yaşta ucuz iş gücü piyasasına sürülebiliyor. Sosyal devlet anlayışını çoktan terk eden Türkiye, yoksul çocuklara nitelik eğitim vaat etmiyor; tam aksine onu eğitim hayatından kopararak yoksulluğun kader olduğu kapitalist düzenin çarkları arasında eziyor.

Peki, halk gerçekten zorunlu eğitimin kısaltılmasını mı talep ediyor? Hayır! Tüm anne babaların, velilerin istediği tek bir şey var: Nitelikli, ücretsiz ve bilimsel bir eğitim. Son yıllarda okullarda ücretsiz öğlen yemekleri verilmesi talebi bile görmezden gelindi. Dahası, birçok okul temizlik ve güvenlik sorunu yaşamaya devam ediyor.

Uzun lafın kısası, Türkiye’de zorunlu eğitim uzun değil; niteliksiz, eşitsiz ve piyasaya teslim edilmiş durumda.


[i] https://www.meb.gov.tr/bakan-tekin-anadolu-ajansi-editor-masasinda-egitim-gundemini-degerlendirdi/haber/38227/tr?utm_source=chatgpt.com

[ii] https://www.yenisafak.com/ekonomi/zorunlu-egitim-istihdama-engel-4721362

[iii] https://www.ebs.org.tr/haber/genel-baskanimiz-ali-yalcin-cumhurbaskanligi-kabinesinde-gorusulecek-444-zorunlu-egitim-sistemine-iliskin-degerlendirmelerde-bulundu/36263

Sermayenin Kıskacında; Çalışma Saatleri

çalışma saatleri

Bugün uzun çalışma saatleri işkolu fark etmeksizin, iş yaşamının sıradan bir parçası gibi sunulsa da, aslında emeğin sistematik olarak sömürülmesinin en görünür biçimlerinden biridir. Özellikle işçi sınıfı için zaman, yalnızca üretim araçları karşısında değil, yaşamın tamamında bir kontrol biçimi hâline gelmiştir. Sabahın erken saatlerinden gecenin geç saatlerine kadar süren mesailer, emekçilerin yalnızca bedenini, emeğini değil;  düşüncesini, boş zamanını ve toplumsal varlığını da sermayeye teslim eder. Bu durum, çalışanların tercihi değil, sınıfsal konumlarının doğrudan bir sonucudur. Sermaye sınıfı, daha fazla kar etmek uğruna emekçilerin yaşamlarını parçalayarak uzayan çalışma saatlerini normalleştirecek politikalara sırtını dayar.

Bu durum, emeğin sistematik biçimde değersizleştirildiğini ve işçinin üretim dışındaki yaşam alanlarının sermaye düzeni içinde silikleştiğini gösteren derin bir sınıfsal çelişkiyi ortaya koymaktadır. Bu yazıda, uzun çalışma saatlerini doğuran sınıfsal yapıları  ve emeğin bu tahakküm düzenindeki konumunu irdeleyeceğiz.

Sermayenin Kâr Hırsı

Bugünün Türkiye’sinde çalışma saatlerini incelemek amacıyla önümüze birkaç temel başlık almamız gerekirse, ilk olarak önümüze sermaye sınıfının kâr hırsını ve bu durumu destekleyen iktidar politikalarını başa yazmamız gerekir.

Uzun çalışma saatleri, işçi başına düşen üretim miktarını artırarak işverenlerin mevcut iş gücünden en yüksek verimi elde etmesini sağlar; bu sayede sermaye sınıfı, aynı sayıda çalışanla üretimi yükselterek toplam kârlarını artırmayı hedefler. Çalışma sürelerinin uzatılması karı artırmak için stratejik bir yöntemdir çünkü daha fazla üretim, sabit maliyetlerin etkin kullanılmasını sağlar ve birim maliyetleri düşürür.

Fazla mesai saatlerine karşılık mesai ücretlerinin ödenmesi denklemini yanına koyduğumuzda ise; sermaye, emeğin maliyetini düşürmek ve kârını maksimize etmek amacıyla işçileri daha uzun saatler çalıştırırken, fazla mesai ücretlerini ödememek için öncelikle denetimsizlikten yararlanır. Düşük teknolojili üretim süreçleri, sermaye maliyetlerini düşürürken, işçilerin uzun saatler boyunca fiziki ve zihinsel emek harcamasını zorunlu kılar.

Türkiye’de çalışma saatlerine yönelik kazanılmış haklar, işçi sınıfının uzun yıllar süren mücadeleleri sonucunda elde edilmiş; haftalık 45 saatlik yasal çalışma süresi, fazla mesai ücretleri ve haftalık dinlenme gibi temel haklarla anayasal olarak güvence altına alınmıştır. Ancak başka bir değerlendirmede, bu hakların uygulanmadığı, denetlenmediği ve neoliberal politikalar doğrultusunda sermaye lehine esnetildiği doğrudan açıktır.

Güncel bir örnek üzerinden değerlendirmemiz gerekirse geçtiğimiz dönemde turizm işçilerinin çalışma saatlerine bağlı düzenleme bu noktada göz önündedir ve kritik bir önem taşımaktadır.

14 Temmuz 2025’de Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren yasal değişiklikle birlikte Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan belgeli konaklama tesislerinde çalışan işçilerin haftalık dinlenme hakkı fiilen ortadan kaldırılmış; haftada bir gün dinlenme yerine, ancak 10 gün kesintisiz çalıştıktan sonra bir gün izin verileceği karar altına alınmıştır. Bu düzenleme çalışma yaşamının en temel ilkelerinden biri olan dinlenme hakkını hedef alırken, aynı zamanda devletin işveren lehine sınıf ilişkilerini yeniden kurgulama rolünü de ortaya koymaktadır. Turizm sektöründe yoğun sezon ve kâr maksimizasyonu gerekçesiyle işçinin bedeni ve zamanı, bir kez daha sermayeye rehin verilmiş; piyasa mantığına feda edilmiştir.

Bu düzenleme, sadece turizm sektöründeki emekçilere yönelik bir saldırı olmayıp, tüm işçi sınıfını hedef alan yapısal bir tehdittir. Sermaye, turizmi deneme alanı olarak kullanmakta; burada hayata geçirilen her türlü esnek çalışma biçimi, kısa sürede inşaat, sağlık, hizmet ve sanayi gibi diğer sektörlere de yayılmaktadır. Eğer bugün otel çalışanlarının dinlenme hakkı gasp ediliyorsa, yarın bu uygulamalar sağlık çalışanlarının nöbetlerine, kuryelerin teslimat sürelerine ve fabrika işçilerinin mesai haklarına da yansıyacaktır. Böylece, bu yasal değişiklik sadece belirli bir sektöre değil, tüm emekçi kesimlerine karşı yürütülen sistematik bir sınıf saldırısının bir parçası olarak görülmelidir.

Dinlenme Hakkının Gaspı

Kapitalist sistem, kârı maksimize etmenin temel aracı olarak işçinin zamanını hedef alır; bu nedenle çalışma süresinin uzatılması ve dinlenme zamanının kısıtlanması, sermayenin doğal eğilimlerinden biridir. Günde 8 saatlik iş, haftalık izin ve yıllık ücretli tatil gibi düzenlemeler, işçilerin insanca yaşama hakkının asgari koşullarını oluşturur. Bu haklar, üretim süreci içinde işçinin yalnızca bir “araç” değil, hak sahibi bir toplumsal özne olduğunu kabul ettirmenin bir sonucudur.

Dinlenme hakkı, yalnızca fizyolojik bir zorunluluk değil; emeğin sömürüye karşı koyduğu siyasal bir haktır. Dinlenme, işçinin kendisine, ailesine, topluma ve mücadeleye ayırdığı zamanı ifade eder. Bu hakkın gaspı, işçinin yalnızca üretim süreçlerine hapsedilmesi değil, onun toplumsal özne olma potansiyelinin de bastırılması anlamına gelir. Dolayısıyla çalışma saatleri ve dinlenme hakkı, sınıf mücadelesinin merkezinde yer alan, emek ile sermaye arasındaki tarihsel çatışmanın en görünür biçimlerinden biridir.

Uzun çalışma saatlerinin somut sonuçları önümüze güncel başka bir örnek çıkmaktadır; zincir marketlerde çalışan işçiler, günde 10 saati aşan yoğun mesai saatlerine ve asgari ücret seviyesindeki maaşlara mahkûm edilmiş durumdadır. Çalışanlar, neredeyse hiç dinlenmeden, uzun süre ayakta kalarak, reyon ve kasa gibi fiziksel olarak yorucu pozisyonlarda çalışmak zorunda bırakılmakta; bunun sonucunda ise yaygın biçimde bel, diz, damar ve dolaşım problemleri, baş dönmesi ve bayılmalar gibi sağlık sorunları ortaya çıkmaktadır.

Zincir marketlerde çalışan işçilerin sağlıklarını kaybetme noktasına kadar uzun çalışma saatlerine sahip olması, sermayenin işçi maliyetini kısmak adına uyguladığı sistematik politikaların doğrudan sonucudur. Yetersiz personel, fazla mesai baskısı, dinlenme hakkının fiilen ortadan kalkması ve sendikasızlaştırma en temel sorunlardır. Market çalışanlarının bayılması, yalnızca bir “sağlık vakası” değil; işçinin bedeninin sermaye karşısında nasıl yok sayıldığının yansımasıdır. Sermayenin kar hırsı ve rekabeti uğruna işçinin bedeni ve sağlığı gözden çıkarılmakta; market rafları dolarken, işçilerin tükenen hayatları görünmez kılınmaktadır.

İnsanca Yaşam: SOSYALİZM

Bugün, 2025 yılında çalışma saatlerinin uzatılması düzenlemelerini tartışıyoruz.

Ekim Devrimi’nin ardından Sovyetler Birliği, çalışma saatlerini 8 saate indirerek işçi sınıfının insanca yaşama hakkını koruma ve geliştirme konusunda öncü bir rol üstlenmişti. Günlük 8 saatlik iş saati ve sonraki yıllarda haftalık çalışma saatlerinin  40 saate düşürülmesi, sadece işçi sağlığını korumak için değil, aynı zamanda sosyalist yaşam biçiminin kültürel, sanatsal ve entelektüel gelişim imkanlarını artırmak için araçlar olarak görülmüştür. Böylece çalışma saatlerinin kısaltılması, işçinin sadece üretim sürecinde bir araç olmaktan çıkarılıp, toplumsal yaşamın öznesi hâline getirilmiştir. Devletin işçi sınıfına yönelik sorumluluğunun önemli bir göstergesidir.

Sovyetler Birliği’nde çalışma saatleri düzenlemelerinin temel amaçlarından biri ise uzun ve yorucu mesailerden kaynaklanan yorgunluk, iş kazaları ve sağlık sorunlarının azaltılmasıdır. Bu sayede, çalışma saatlerinin kısaltılması yalnızca üretim sürecinde verimliliği artıran ekonomik bir zorunluluk olarak görülmemekle beraber; aynı zamanda sosyalist sistemin yaşanabilirliğini sağlamak ve işçi refahını yükseltmek için hayati önemde bir politika haline geldi. Bu yaklaşım Sovyetler Birliğinde emeğin korunması ve işçi sınıfının özgürleşmesi bağlamında çalışma saatlerinin sınıf mücadelesindeki önemini gözler önüne seriyor ve bize bir kez daha insanca bir yaşamın ancak sosyalizm ile mümkün olduğunu hatırlatıyor.

Şiddet Politiktir

Bu yazı Birlik ve Dayanışma Gazetesi’nin 2. sayısında yayımlanmıştır.

Stres, kaygı, daha önce şiddete maruz kalmış olmak, öfke kontrolü eksikliği gibi nedenlerden kaynaklanma ihtimali yüksek olan şiddet çoğu zaman bireylerin kendi psikolojik sorunları olarak görülür. Ruh sağlığının önemini yadsımak veya bu noktada şiddetin çözümünün psikolojik destek olamayacağını söylemek yazımızın amaçları arasında olmamakla birlikte; birey sorunu olarak görülen şiddetin toplumsal nedenlerinin incelemesine yer vermek önceliğimiz. Bireyin ruh sağlığı da, davranış bozuklukları da toplumsal koşullardan bağımsız olarak değerlendirilemez. Şiddet, taciz, istismar, kadın düşmanlığının temelinde sistem sorunu vardır. İçinde yaşadığımız sistem; ekonomik, siyasal, sosyal olarak topluma şekil verir. Medyada kadına yönelik cinayetler ‘kıskançlık’, ‘aile içi sorunlar’ olarak servis edilirken, İstanbul Sözleşmesi feshedilirken, iktidarın dili kadın düşmanlığını katmerlerken, kadınlar işyerlerinde güvenceli ve eşit çalışma hakkına sahip değilken, artan işsizlik ve yoksulluk oranları ev içi emeğin görünmezliğini ve ev içi şiddeti tırmandırırken, bizler şiddetin bireysel olduğunu düşünebilir miyiz? Şiddet içinde yaşadığımız kapitalist sömürü düzeninin yarattığı politik bir sorundur.

İçinde yaşadığımız kapitalist sistem kadının cinsiyet rolünü ve sınırlarını belirlerken onu sömürmeyi ve aşağılamayı başarıyor: kadın kimi zaman ev yaşamının vazgeçilmez motifi ve anne olmaktan ibaret, çoğunlukla iradesiz ve güçsüz, bazen de arzu nesnesi… Özellikle medyada kadının ihlal edilen hakları ve özgürlükleri apaçık işlenirken aslında kadına yönelik suç teşvik ediliyor. Dizileriyle, filmleriyle, reklamlarıyla kadına dönük şiddet, taciz, sömürü, ayrımcılık, aşağılama ve gericilik neredeyse ‘normal’ olarak gösteriliyor. Bu gösterilen apaçık şiddet bazen ‘geleneksel aile yapısı’ kisvesine bürünüp muhafazakarlık adı altında onaylanıyor. Gericilik bir dünya görüşü değildir; gericilik kadının hayatını kuşatan ve toplumsallaştıkça kadının yaşamını tehdit eden başlı başına bir mücadele başlığıdır.

2021 yılında AKP iktidarının bir gece vakti İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı almasının nedeni de ‘geleneksel aile yapısı’nı korumaktı. Bu kararla hız kazanan kadın düşmanlığı 6284’ü uygulamamakla devam etti. Taciz failleri, tecavüzcüler komik rakamlarla hapis cezaları alırken faillere iyi hal, pişmanlık ve tahrik indirimleri neredeyse onları takdir etmek adına uygulanıyor. Suçun gerçekleşmemesi için caydırıcı önlemler alınmadığı gibi, işlenen suç üzerine yargı süreci de böyle akıl almaz şekilde işletiliyor. Tüm bunlar yetmezmiş gibi iktidarın kendi dili, şiddeti önlemek şöyle dursun, adeta teşvik ediyor.

Özellikle son bir yıldır dile getirilen 2025-2026 Aile Yılı projesi, eğitimden sosyal yaşama kadar kadınların ve çocukların en temel haklarına saldırıyor; laikliğin tasfiyesinde yeni adımların kapıda olduğunu bizlere haber veriyor. Laikliğin tasfiye edilmesi kadınların gericilikle kuşatılması demektir. Laikliğin tasfiyesi, meydanın tarikatlara ve dinci gerici çetelere bırakılması demektir.
AKP iktidarı ve düzen; cemaatleri-tarikatlarıyla, kadına yönelik şiddeti meşrulaştıran medyasıyla, Ensar Vakfı’nda istismar edilen çocuklar için “Bir kereden bir şey olmaz” diyen Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’yla; 2026 yılını Aile Yılı ilan ederek yeni gerici adımlara kapı aralayan politikalarıyla başlı başına kadın düşmanlığını temsil ediyor. Bu düzenin kendisi toplumda şiddeti, cinayeti, sömürüyü, tecavüzü körüklüyor. İşte tüm rezilliğiyle karşımızda duran bu düzen, kadınların siyasal örgütlü mücadelesiyle yıkılmaktan aşağısını hak etmiyor.

Birlik ve Dayanışmacı Kadınlar;

İstanbul Sözleşmesi’nin iptaline kadar giden ve ardından hız kesmeden artan kadın cinayetlerine karşı haklarımızı kazanmak için mücadele eder. Taciz, tecavüz ve şiddetin toplumsallaşması ve normalleşmesinin altında yatan düzeni karşısına alır.

Her gün artan sömürü, işsizlik, ekonomik kriz, eşitsiz çalışma koşulları, esnek ve güvencesiz çalışma dayatmalarına karşı emekçi kadınların birliğini sağlamak için dayanışmaya çağırır.

ÇEDES, MESEM, Aile Yılı gibi eğitimde ve toplumsal yaşamda dinci gerici dönüşümü hedefleyen projelere karşı örgütlü ve siyasal mücadele programı ortaya koyar.

İktidarın, medyanın, tarikatların kadına dönük her türden ayrımcılık, yok sayma, şiddet söylemine ve açıklamalarını teşhir eder.

25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele Günü’nü bir yas günü değil, mücadele ve dayanışma günü olarak görür; eşitlik, özgürlük, laiklik, birlik ve dayanışma etrafında örgütlenip haklarımızı kazanana dek mücadele eder.

Yarını kazanacak, geleceğimizi karanlığa teslim etmeyeceğiz. Kadın düşmanı bu düzeni değiştireceğiz!

İşçi Sınıfının Siyasete, Siyasetin İşçi Sınıfına İhtiyacı Var!

Bu yazı Birlik ve Dayanışma Gazetesi’nin 2. sayısında yayımlanmıştır.

Siyaset denildiğinde herkesin aklına kirli ilişkiler, pazarlıklar, seçim öncesinde verilen sonrasında ise yerine getirilmeyen vaatler geliyor. Yolsuzlukları, liyakatsizlikleri, zenginleşme ve rant bölüşümünü saymıyoruz bile. Bugün her ne kadar siyaset kavramının toplumun geniş kesiminde yarattığı algılar bunlar olsa da gerçeğin kendisi değişmiyor. Tüm bu kirlenme ve yozlaşma siyaset olgusuna değil, burjuva siyasetinin karakterine içkin durumda. Çünkü burjuva siyaseti toplumun çıkarını değil, sermaye sınıfının ve kapitalizmin çıkarını merkezine koyuyor. İktidarlarını, yasalarını, eğitim sisteminden sağlık sistemine, ulaşımdan barınmaya kadar her şeyi düzenin insafına ve sermaye sınıfının kâr hırsına bırakıyorlar, bırakmak zorundalar.

Sermaye sınıfının gözünde siyaset amacına uygun bir şekilde ilerliyor. Mülkiyet hakları korunuyor, toplumsal üretimden elde ettikleri zenginleşme garanti altına alınıyor, yeri geliyor ülkeler yağmalanıyor, yeri geliyor yarattıkları krizi tüm topluma mal ederek “hepimiz aynı gemideyiz” yalanına sığınıyorlar, onların vergileri siliniyor bizlerin faturası ise zamlanıyor.

Bu gerçekliği görmek ve müdahale etmek ise bizlere düşüyor. Kırmızı çizgiyi ise kalın bir şekilde çizmek gerekiyor. Patronların düzeniyle, emperyalizmle, gericilikle derdi olmayanların toplumun çıkarına değil, düzenin çıkarına hizmet ettiğini bilerek yolu açmamız gerekiyor. Düzen partilerinin birbirlerinden farkları olmadığını söylemiyoruz, bu farkların insanca bir yaşam için yeterli olmadığını ifade ediyoruz. Bu nüans farklarının, yoksulluğu, geleceksizliği, işsizliği ortadan kaldıramayacağını vurguluyoruz.

Emek ve memleket

Emeğiyle geçinmeye, yaşamını kurmaya çalışan milyonlarız. Çocuklarımızın geleceğe hazırlamaya çalışıyor, bir yandan da hayatı yaşanabilir kılmak için çabalıyoruz. İş yerlerinde, fabrikalarda, plazalarda, madenlerde, tarlalarda hayatın her alanında biz varız, ülkenin tüm zenginliğinde bizim emeğimiz ve payımız bulunuyor. Peki, karşılığında ne alıyoruz? Tüm kamusal hizmetler piyasanın eline bırakılmış durumda. Kazandığımız haklara birer birer göz dikiliyor, güvencesiz bırakılmaya çalışılıyoruz. Sendikalaşma hakkımız, örgütlenme hakkımız dahi engellenmeye çalışılıyor. Asgari ücret dönemlerinde sendika patronları bizler adına söz söylüyor, başını eğiyor, iktidarın iki dudağı belirliyor yarınımızı.

İşçi sınıfının haklarına, emeğine sahip çıkması başta memlekete sahip çıkmasından geçiyor. Emekçilerin yaşanılabilir bir ülkenin kavgasına girişmesi, yanı başındaki iş arkadaşını bu mücadeleye katması gerekiyor. Peki, emekçileri kim temsil ediyor? Ülkemizi yerli-yabancı sermayeye peşkeş çekenler mi? Mehmet Şimşek’in kemer sıkma programıyla derdi olmayanlar mı? Holdingleşen tarikatlar ve arkalarındaki siyasi partiler mi?

Bu tabloya mahkûm olmadığımızı biliyoruz. Bugün artan yoksullaşma ile holdingleşen tarikatlar arasındaki bağı biliyorsak, emperyalist projelerin ülkemizin bağımsızlığını ortadan kaldırdığının farkındaysak, bu düzenin çarklarının sermaye sınıfının çıkarına döndüğünü yaşamın her noktasında görüyor ve yaşıyorsak, artık bir araya gelmenin ve memlekete sahip çıkmanın vakti geldi de geçiyor demektir. Emperyalizmin, sermaye düzeninin ve gericiliğin ülkemizi bataklığa sürüklemesine karşı yeni bir düzenin mücadelesini her alanda örgütlemek durumundayız. Bu mücadele ise, laiklik, bağımsızlık, eşitlik ve özgürlük kavgasından geçmektedir.

İşçi sınıfı siyasete müdahale etmelidir

Tarihimiz işçi sınıfının önemli ayağa kalkış ve direnişleriyle dolu. Bugün kaybetmemek için mücadele ettiğimiz birçok kazanılmış hak geçmişte yürütülen büyük mücadelelerin sonucunda elde edildi. 15-16 Haziran direnişi, Kavel, MESS eylemleri, DGM karşıtı direnişler, büyük ve kitlesel 1 Mayıslar, maden, metal, cam işçilerinin grev ve eylemleri, özelleştirme karşıtı eylemler, TEKEL direnişi, motokurye işçilerinin eylemleri gibi birçok eylem ve direniş emekçilerin mücadele tarihinde yerini korumaya devam ediyor. Her biri, toplumda büyük bir umudu yarattığı gibi, sermaye düzeni ve onun temsilcilerinin de korkusu haline geldi. Bazıları polis zoruyla bastırıldı, bazıları kazanımla sonuçlandı fakat sermaye düzeninin emekçilerin mücadelesi karşısındaki çaresizliği baki kaldı.

Bugün işçi sınıfı düzen tarafından kuşatılmaya çalışılıyor. Kuşatılmalı ki ses çıkmasın, kuşatılmalı ki sermayenin planı sekteye uğramasın. Bu kuşatılmışlık artık dağıtılmak ve işçi sınıfının eşitlik ve özgürlük kavgası tekrardan siyaset sahnesine döndürülmek durumunda.

Birlik ve Dayanışma Hareketi her sektörden ve iş kolundan işçinin, emeklinin, emekçi kadınların mücadele örgütü olarak adımlarını hızlandırıyor. Bu düzenin yükünü değil, yarının umudunu taşımak için emekçilerin birliğini ve dayanışmasını örgütlemek görevi ise önümüzde duruyor. Düzenin çaresizliğine de düzen partilerinin sahte umutlarına da muhtaç olmadığımızı biliyoruz ve yineliyoruz:

Gücümüz birliğimizden gelir!

Bu Memleket Bu Halk Satılık Değildir!

Bu yazı Birlik ve Dayanışma Gazetesi’nin 2. sayısında yayımlanmıştır.

Erdoğan, altı yıl sonra yeniden Beyaz Saray’a çıkarak, hem dışarıda hem içeride kaybettiği meşruiyeti yeniden üretmeye çalıştı. Trump’la yapılan görüşmelerde pazarlık masasına konan başlıklar; enerji anlaşmaları, yaptırımlar, finansal taahhütler Türkiye’nin emperyalist merkezlere ne kadar bağımlı hale geldiğini bir kez daha gözler önüne serdi. Trump ile samimi fotoğraf karelerinin bedeli, memleketin geleceğine pranga vuracak anlaşmalar oldu.

Bu arayışın içeriye dönük tamamlayıcısı ise TBMM’de sahnelendi. Meclis açılışında Erdoğan, muhalefet liderlerini yanına dizerek birlik görüntüsü verdi. Ekonomik saldırılar, siyasal baskılar sürerken düzen muhalefeti iktidarın kurduğu sahnenin figüranlığının parçası oldu. AKP, halka dönük saldırılarına karşı toplumsal direncin kırılması için muhalefetle birlik görüntüsü veriyor. Düzen muhalefeti, meşruiyeti sarsılmış ve yirmi üç yıllık iktidarının en zayıf dönemini yaşayan iktidara can suyu vererek iktidarın meşruiyet arayışına destek oluyor. Düzen muhalefeti, iktidarın çizdiği sınırlar içerisinde siyasetini sürdürmeye devam ediyor.

Mehmet Şimşek’in “Orta Vadeli Programı” tam da bu teslimiyetin ekonomik çerçevesidir. Uluslararası sermayeye güven vermek adına hazırlanmış bu program, milyonlarca işçinin, emekçinin, emeklinin yaşamını daha da yoksullaştırıyor. Kamu harcamalarında kısıntı, ücretlerin baskılanması, emeklilik hakkının budanması, sosyal desteklerin azaltılması… Tüm bunlar, “rasyonelleşme” adı altında emekçilerin cebinden alınan her kuruşun sermayeye aktarılmasının yeni yöntemidir. Bugün “rasyonel” diye sunulan politikalar, krizin bedelinin işçi sınıfına ödetilmesinden başka bir anlam taşımıyor.

Ekonomik krizin sorumlusu olan sermaye sınıfı, bu düzenin kaymağını yerken, milyonlarca emekçi yaşam mücadelesi veriyor. Enflasyon, vergi artışları, özelleştirmeler, taşeronlaştırma ve güvencesizlik işçilerin hayatını kuşatmış durumda. SGK primleri sermayeye peşkeş çekiliyor; emekliler yıllarca çalışmanın karşılığını değil, bir “lütuf” gibi sunulan açlık maaşlarını alıyor. Bu tablo yalnızca ekonomik bir çöküş değil; aynı zamanda halkın emeğini ve geleceğini sistematik biçimde gasp edilmesidir.

İnsanlığa açlık, yıkım ve geleceksizlik üreten bu düzen ve temsilcileri kalıcı hiçbir meşruiyet yaratamazlar. Memleketin geleceğini emperyalist merkezlerde ipotek altına alan, halkı sömürüye mahkûm eden bu düzen değişmelidir. Emperyalist odaklardan, patronlardan ve gericilikle uzlaşılarak bu karanlık düzenden çıkış mümkün değildir.

Emekçiler yıllardır sahte umutlarla aldatıp iktidarın belirlediği sınırlar içerisinde kalan muhalefeti sırtından atmalıdır. İnsanca bir yaşamı eşitlikçi bir düzen kavgasını yükselterek kaderini eline almalıdır.

İşte bu nedenle sınıf siyaseti yeniden ayağa kalkmalıdır. Bugün emekçiler için tek çıkış, düzenin sınırlarını aşan bir siyasal hatta, bağımsız bir işçi sınıfı hareketine yaslanmaktadır. Bu ülkenin geleceği emperyalist güçlerin masalarında değil, iş yerlerinde, işçi direnişlerinde, kadınların ve gençlerin mücadelesinde şekillenecektir. Sosyalist hareketin görevi, halkı düzen içi kutuplaşmalara mahkûm eden siyaset anlayışını reddetmek; sömürünün, gericiliğin ve emperyalizmin karşısına bütünlüklü bir mücadeleyle çıkmaktır.

Bu nedenle mücadele yalnızca iktidara değil, tüm düzene karşı verilmelidir. Siyasal bir işçi hareketi kurulmadan, işyerlerinden mahallelere uzanan birlik ve dayanışma kurulmadan bu düzen değişmez.

Bu memleketin geleceği, halkın örgütlü gücüyle yeniden yazılacaktır. Emperyalizme, gericiliğe ve sermaye düzenine karşı verilecek birleşik mücadele, eşitliğin ve özgürlüğün kapısını aralayacaktır. Bu memleket emperyalistlerin pazarlık masasında peşkeş çekilemez.

Görev açıktır: Memleketine, emeğine ve geleceğine sahip çıkan milyonları bir araya getirmek, dayanışmayı büyütmek, sömürüye karşı yeni bir toplumsal düzen kurmaktır.
Bu memleket satılık değildir. Bu halk teslim alınamaz. Eşitliğin, özgürlüğün ve işçi sınıfının iktidarını kuracak olan biz; işçiler, kadınlar, gençleriz.

Bu memleketin gerçek sahipleri bizleriz.

İç Cepheyi Tahkim: Alevi Açılımı 

alevi açılımı

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli geçen yıl Meclis açılışında DEM Parti grubuyla tokalaşarak, kamuoyunda yeni bir “çözüm sürecinin” işaret fişeğini yakmıştı. Bu yıl ise Meclis’in açılmasıyla birlikte Bahçeli’nin gündeminde farklı bir başlık vardı: Alevi açılımı. 

Bahçeli, Meclisteki konuşmasından birkaç gün önce makamında Yavuz Bingöl’e deyiş çaldırdı. 11 Ekim’de yapımı için hibe ettiği Hacıbektaş’taki “Cemevi Külliyesi”nin açılışını gerçekleştirdi. Son olarak partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmada ‘’Cami ne kadar bizimse Cemevi de bizimdir’’ dedi. Ayrıca “Cemevlerinin ibadethane olması önündeki engellerin kaldırılması” çağrısında bulundu.

Geçtiğimiz yıl Kürt açılımının gündeme gelmesinin esas nedeni, tıpkı 2013 yılındaki açılım sürecinde olduğu gibi, dış politikadaki gelişmelerdi. Bahçeli’nin Meclis’teki çıkışından yalnızca iki ay sonra Suriye’de Esad’ın devrilmesi ve direniş ekseninin kollarının kesilmesi, sürecin asıl motivasyonunu ortaya koymuştu.

Emperyalizm, bölgedeki kazanımlarını kalıcı hale getirmek için Ortadoğu’yu yeniden dizayn etmeye çalışıyor. İsrail bölgede merkeze alınarak yeni düzen kuruluyor. Emperyalizmin soykırımla kurmaya çalıştığı bu düzende bölgesel ortakları ve müttefikleri de kalıcı olarak yer almak istiyor. Yeni çözüm sürecinin tarafları da bu durumu açıkça ifade ediyor. Dolayısıyla, Kürt açılımının dış dinamiklerin kendisini dayatması sonucu gündeme geldiği artık herkesin kabul ettiği bir gerçek.

Peki, Alevi açılımının yeniden gündeme gelmesini hangi dinamikler zorluyor? Bu süreç dış politikadaki gelişmelerin mi yoksa iç siyasetteki ihtiyaçların mı sonucu?

MHP tarihi boyunca başta Maraş olmak üzere Alevilere yönelik tüm katliamların başat aktörü oldu. Bahçeli’nin “Cemevleri ibadethanedir” çıkışı sonrasında MHP’nin bu kanlı sicili yeniden hatırlandı. Ancak mesele yalnızca geçmişte işlenen suçlarla sınırlı değil. Suriye’de Alevilere yönelik katliamları gerçekleştiren cihatçı çetelere, Cumhur İttifakı hamilik yapıyor. İktidarın arka bahçesi haline gelen TRT’de Alevilere karşı katliam çağrısı yapanların sırtı sıvazlanıyor. 

Cumhur ittifakının iki öznesinin geçmişte ve günümüzde Alevilere dönük sistematik düşmanlığı sürerken bugün açılıma ihtiyaç duymalarının sebebi iktidarın zayıflayan toplumsal meşruiyeti midir? Son seçimlerde birçok büyükşehir kaybeden, 23 yılın ardından ilk kez ikinci parti konumuna düşen iktidar, Alevi açılımıyla yaklaşan genel seçimler ve yeni anayasa sürecinde Alevi toplumunun desteğini almak için mi bu adımları atıyor.

Açılımın bu sebeplerle iç dinamiklerin zorlaması sonucu gerçekleştiği tezi tek başına eksik kalır. Asıl belirleyici olan, dış dinamiklerin bu başlıkta kendini dayatması ve bunun sonucu olarak iç politikaya yansımasıdır.

Ortadoğu’da direniş ekseninin zayıflatılmasıyla birlikte emperyalizm, kazanımlarını kalıcı hale getirmek üzere İran’a yönelik yeni bir müdahale hazırlığı içinde. Türkiye’nin Suriye’de üstlendiği rol bu müdahale planının öncülüydü. Suriye’ye yönelik mezhepçi müdahalede, emperyalizmin taşeronluğunu üstlenerek, “Yeni Osmanlıcı” dış politikasının en önemli sınavını burada verdi. Bölgede yürütülen mezhepçi siyasetin en önemli sınavının başladığı Suriye, Türkiye’nin iç dinamiklerini de doğrudan etkiledi.

2013’te Gezi Direnişi’nin patlak vermesinde birçok etken vardı. Ancak en önemli nedenlerden biri, Türkiye’nin bölgesel bir taşeronluğa soyunması ve mezhepçi dış politikayla bunu yapmasıydı. Bu taşeronluğun bedeli, ülke içinde giderek daha fazla hissedilmeye başlanmıştı. Gezi’den yalnızca iki hafta önce Reyhanlı’da cihatçıların patlattığı bombayla 53 yurttaşımız yaşamını yitirmişti.

Bugün “Alevi açılımı” adı altında gündeme getirilen süreç, bu deneyimlerden çıkarılan derslerle İran’a dönük olası müdahalenin iç yansımalarına hazırlık olarak okunmalıdır. Toplumda güçlü bir şekilde ortaya çıkacak direnci kırmanın ön adımları. Bu açılım, iç cepheyi tahkim etme arayışının yeni biçimidir. 

Ancak bu tahkimatın özünde, Alevilerin yıllardır dile getirdiği eşit yurttaşlık taleplerinin tanınması değil, dinci bir asimilasyon politikası yatmaktadır.

İran’a yönelik olası müdahale yalnızca Cumhur İttifakı’nın değil, sermaye sınıfının tüm fraksiyonlarının da gündemindedir. CHP’nin NATO bünyesinde hazırladığı İran karşıtı rapor da ABD’nin CHP’deki sigortası Namık Tan’da böyle okunmalıdır.

İktidarın ve düzen partilerinin “açılım” adı altında yürüttüğü her hamle, eşit yurttaşlığı değil; emperyalizmin çıkarlarını, sermayenin güvenliğini ve sömürü düzenine karşı direnci bastırmayı hedefliyor.

Your Party: Şapkadan Tavşan Çıkarmak

your party

İngiliz milletvekilleri Jeremy Corbyn ve Zarah Sultana’nın önderliğini yaptığı parti girişiminin sıra dışı bir ismi var: Your Party. Türkçeye Senin Partin veya Sizin Partiniz diye çevrilebilir. Jeremy Corbyn, 2015-2020 yılları arasında İşçi Partisi’nin (Labour Party) liderliğini yaptı. Bu dönemde izlediği siyasi çizgiyle parti içinde hem ciddi destek hem de güçlü bir muhalefetle karşılaştı. Ancak 2019 yılındaki genel seçimlerde İşçi Partisi’nin yenilgisinin ardından Corbyn parti başkanlığından çekildi. Antisemitizm yaptığı iddiasıyla açılan soruşturmayla partiden uzaklaştırılıp sonunda ihraç edildi.

1993 doğumlu Zarah Sultana, Pakistan kökenli bir aileden geliyor. Filistin’e verdiği destek, savaş karşıtı duruşu ve yoksulluğa karşı mücadelesiyle dikkatleri üzerine çekti. Özellikle İşçi Partisi’nin Filistin ve NATO tutumunu eleştiren Sultana’nın parti yönetimiyle arası açıldı. Partisinden disiplin cezası da alan Sultana, 3 Temmuz 2025’te Jeremy Corbyn’le birlikte yeni bir sol parti kurmak için İşçi Partisi’nden ayrıldığını açıkladı.

Your Party: Kimin Partisi?

Gayet basit bir internet sitesiyle yola çıkan Your Party, şu sözlerle kendini açıklıyor: “Your Party (…) statükoya ve onlarca yıllık neoliberalizme, kemer sıkma politikalarına, mültecilere ve dışlanmış topluluklara yönelik şeytanlaştırmaya bir alternatif oluşturmak amacıyla kuruldu. Bu sadece bir başka siyasi parti değil. Bu, siyaseti farklı şekilde yapma meselesi — kararların hepimiz tarafından şekillendirildiği, gücün yeniden topluluklara verildiği ve ilkelerin her şeyden önce geldiği bir hareket.”[i]

Kısa sürede 800 bin kişi parti girişiminin e-posta listesine kaydoldu. Troçkist İngiltere Devrimci Komünist Partisi, üyelerine Your Party’yi destekleme çağrısında bulundu. Ayrıca sendikalardan ve aydınlardan da destek açıklamaları geldi.

18 Eylül günü Your Party’nin önderleri Corbyn ve Sultana arasında kamuoyunun önünde tuhaf bir tartışma yaşandı. Parti girişiminin e-posta listesine kaydolanlara partiye üye olmaları için davet mektubu geldi. 55 pound karşılığında üye olanların sayısı iki saat içerisinde 20 bin kişiye ulaştı. Parti böylece henüz kurulmadan 1 milyon pound kasasına koydu. [ii] Birkaç saat sonra partiden gelen başka bir e-posta kafaları karıştırdı. İlk e-postanın izinsiz olduğu belirtildi ve üye olanlara aboneliklerini iptal edip paralarını geri almaları önerildi. Sultana ilk e-postanın, Corbyn ikinci e-postanın arkasındaydı. Karşılıklı suçlamalardan sonra orta yol bulundu ve olaylar tatlıya bağlandı. Ancak henüz kuruluş aşamasında dahi böyle bir anlaşmazlığın ortaya çıkması partinin geleceği hakkında kafalarda soru işaretleri yarattı.

Şapkadan Tavşan Çıkarmak

Yeni tür bir parti kuracaklarını ifade eden Jeremy Corbyn partinin politikalarını, stratejisini ve hatta ismini üyelerin kendisi belirleyeceğinin altını çizdi. Kasım ayında partinin kuruluş konferansı düzenlenecek. Corbyn, konferansın tarzını şu sözlerle açıklıyor: “Konferansımızın katılımcı, açık ve demokratik olmasını istiyoruz. Üyeler arasından rastgele seçilen kişiler konferansa bizzat katılıp kurucu belgelerimizi tartışacak. Ardından, her üye çevrimiçi olarak ‘bir üye, bir oy’ sistemiyle son kararı verecek.” [iii]

Zarah Sultana, “Ya Sosyalizm Ya Barbarlık” yazısında İşçi Partisi’nde yapılan hataların tekrar edilmemesini ifade ederken şunları dile getiriyor: “Your Party üyelerinin başka partilere katılmasını yasaklayan kural kaldırılmalı.” [iv] Başka partilerin, derneklerin, sendikaların bir araya gelebileceği bir çatı partisi hedefledikleri anlaşılıyor.

Çevrimiçi oylamalar aracılığıyla partinin politikalarını belirlemesi veya partinin internet üzerinden kendine ait bilgileri şeffaf bir şekilde vermesi gibi e-demokrasi ve doğrudan katılım pratikleri ilk defa ortaya atılan fikirler değil, özellikle bazı doğrudan demokrasiyi savunan siyasi partiler tarafından hayata geçirilmiş şeyler. İtalya’da bunu uygulayan Beş Yıldız Hareketi bunun en iyi örneği. Sağ veya sol bir ideolojiye sahip olmayan, popülist bir siyaset izleyen bu parti 2018 seçimlerinde iktidarı kazansa da çok eleştirdiği mevcut sisteme bir alternatif yaratamadığından başarısız oldu.

Your Party kapitalist sistemde radikal bir değişikliği hedefliyor. Ancak radikal bir değişimin parlamenter reformlarla elde edilemediğini Syriza örneğinde Yunanistan’da yaşadık. Hedeflenen reformların bile hayata geçirilmesinde başarısızlıklar yaşandı. Your Party’nin ulaşabileceği en büyük başarı ne yazık ki Syriza’nın kazandığı seçim başarısının ötesinde olmayacak gibi görünüyor.

Kapitalizmde, gerçek ve radikal bir değişim ancak işçi sınıfının örgütlü, disiplinli ve bilinçli mücadelesiyle yaşanabilir. Şapkadan tavşan çıkarmaya gerek yok. Vladimir İlyiç Lenin bundan yüz yıl önce demokratik merkeziyetçilik ilkesiyle gerçek bir işçi sınıfı partisinin niteliğini hem teoride hem de pratikte gösterdi.


[i] https://www.yourparty.uk/about/

[ii] https://www.birgun.net/makale/britanyada-kurulmadan-bolunen-yeni-sol-parti-655219

[iii] https://www.theguardian.com/commentisfree/2025/oct/13/your-party-conference-jeremy-corbyn-members

[iv] https://tribunemag.co.uk/2025/10/socialism-or-barbarism