Ana Sayfa Blog Sayfa 6

Cumhuriyet, Laiklik, Kadınlar

Bu yazı Birlik ve Dayanışma Gazetesi’nin 3. sayısında yayımlanmıştır.

Nüfus sayımında bile yurttaş olarak sayılmayan Osmanlı kadınlarının kanunen erkeklerle eşitliği, boşanma hakkı, eğitim alma hakkı, toplumsal hayatta erkeklerle aynı ortamda bulunabilmeleri, çalışabilmeleri, kılık kıyafet özgürlükleri yoktu. Tüm dini monarşiyle yönetilen ülkelerdeki gibi, Osmanlı’da da kadınlar için hak ve özgürlükten bahsedemiyoruz. Kadınlar kısmen eğitim ve çalışma olanağına ancak II. Meşrutiyet döneminde kavuşmuştu. Ülkemiz Osmanlı’nın yıkılıp saltanat ve hilafetin kaldırılmasıyla birlikte hem monarşiden hem de dini yönetimden kurtulmuş, Cumhuriyet Devrimi ile beraber modernleşmeyle adım adım tanışmıştı. 1923 Cumhuriyet devrimi ardından Öğretim Birliği, Kılık Kıyafet ve Seçim Kanunu’ndaki değişikliklerle birlikte kadınların eğitim hakkı, çarşaftan ve örtüden kurtulma özgürlüğü, seçme ve seçilme hakkı sırasıyla yasalaştı.

Ülkemizde de gerçekleşen burjuva devrimi, aydınlanma ve ilericilik karakterini ortaya koymasıyla, tarihsel olarak eşitlik ve özgürlük mücadelesi açısından bir referans ve başlangıç noktasıdır. Bu aydınlanmacı karakterin hakkını vermekle birlikte, burjuvazinin iktidarda olduğu tüm liberal kapitalist sistemlerin, aydınlanma- eşitlik- özgürlük- haklar başlıklarında ileri veya geri konum alabileceklerini de eklememiz gerekiyor. Çünkü burjuva devrimleri yasaları ve düzenlemeleriyle bir ileri noktayı ifade edebilirken; aynı zamanda eşitsizlik sorununu sınıfsal anlamda kökten çözmediği için, dinci iktidarlar eliyle çok daha geri bir noktada da konumlanabilir. İlericilik, aydınlanma, kadın haklarında kazanımlar kapitalist sistemlerde mutlak ve süreklilik içinde değerlendirilemez. Nitekim emperyalist projelerle laikliğin, eşitliğin ve özgürlüğün nasıl tahribat ve saldırıya uğradığını şu örneklerle görebiliyoruz: ABD’nin Yeşil Kuşak projesi, sosyalist Sovyetler Birliği’nin Ortadoğu’daki komşusu olan ülkeler tarafından dinci gericilikle kuşatılması misyonunu üstlendi. Radikal İslamcı gruplar ABD tarafından finansal olarak desteklendi, büyütüldü ve El- Kaide, Müslüman Kardeşler (İhvan) gibi örgütler yaygınlaştırıldı. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte ülkesini pazar haline getirecek iktidarlara ihtiyaç duyan ABD, Yeşil Kuşak projesine ılımlı İslam aşısı yaptı.


Ülkemizde de 1950’lerden itibaren iktidara gelen sağcı, liberal hükümetler tarafından uygulanan laiklik karşıtı, Cumhuriyet’in aydınlanmacı kimliğine karşı gerici ve liberal politikalar, tüm bu İslami hareketlerin emperyalist bir proje olarak desteklenmesinden gücünü aldı. Özellikle 2002 yılında iktidara gelen Yeşil Kuşak ve ılımlı İslam projesinin ürünü olan AKP iktidarı tarafından, kadınların eşitlik ve özgürlüğüne tam 23 yıldır adım adım saldırıldı. Bu saldırılar her gün vites arttırıyor. AKP emperyalist projenin olmazsa olmazıydı ve misyonunu hakkıyla yerine getiriyor: Emekçi halkın iş ve güvenceli çalışma hakları bir bir ellerinden alınıyor, ülkemizde ekonomik krizin yükü emekçilerin omuzlarına yükleniyor, kadınların “aile içindeki rolü” pekiştirilerek kadın birey ve yurttaştan ziyade anne, eş konumuyla değerlendiriliyor. Tarikat ve cemaatler en çok kadınların özgürlüklerine göz dikerken, AKP iktidarı bakanlıkları tarikatlar arasında adeta bölüştürüyor. Kadınların eşit ücretle çalışma, doğum izni, güvenceli çalışma, ücretsiz kreş, kürtaj hakkı gibi en temel yaşamsal haklarına göz diken cemaatler ve AKP, göz göre göre kadınların hayatını felakete sürüklüyor.

Özellikle yoksul ve emekçi kadınlar için yaşam cemaat ve iktidar eliyle kuşatılıyor. Kadınlar ülkemizde kendini gerçekleştirmek, istediğini giyebilmek, kürtaj olabilmek, çalışabilmek, eğitim alabilmek şöyle dursun; öldürülmeden yaşamak için mücadele ediyor. Emekçi kadınların eşitlik ve laiklik dışında güvencesi yoktur. Korunaklı yaşama, güvenlikli işyerine, özel jetlere, lüks konutlara sahip olmayan emekçi kadınların tacize, şiddete, tecavüze, mobinge, baskı ve sömürüye karşı elinde yalnızca eşitlik ve laiklik mücadelesi bayrağı vardır. Öyleyse laiklik en çok da emekçi kadınlar için yaşamsal. Emekçi kadınlar mücadelenin en ön safında, laiklik kavgasında ülkemizi bu felaketten kurtaracak.

Asgari Değil İnsanca Yaşam

Bu yazı Birlik ve Dayanışma Gazetesi’nin 3. sayısında yayımlanmıştır.

Yıl sonu yaklaşıyor. Asgari ücretin ne kadar olacağı tartışmaları yeniden gündemin merkezinde.. Her yıl olduğu gibi asgari ücret tartışmaları/görüşmeleri de başladı. Mesele yalnızca rakamların değişimi değil; bu ülkede milyonlarca emekçinin nasıl bir yaşam sürdüğünün, ne kadar insanca yaşayabileceğinin meselesi.

Merkez Bankası, 2026 yılı için yüzde 16 enflasyon hedefi belirledi. Banka, 2025 yıl sonu itibarıyla enflasyonun yüzde 24 civarında gerçekleşeceğini öngörüyor; ancak bu oran, tahmin bandının genişletilmesiyle yüzde 29’a kadar çıkabiliyor.Benzer şekilde, AKP’nin Orta Vadeli Programı da 2025 yıl sonu enflasyon oranını yüzde 28,5 olarak öngörüyor. Öte yandan, uluslararası finans kuruluşları da Türkiye’de 2026 yılı için asgari ücrete yaklaşık yüzde 20 oranında zam yapılacağını tahmin ediyor. Uluslararası finans kuruluşlarının 2025 için önerdiği yüzde 30-35’lik artış daha önce aynen uygulanmıştı.Uluslararası sermayenin talepleri yine hayata geçirilirse şaşırmamak gerek. İktidarın “patronları ve uluslararası sermayeyi üzmeden” bir artış yapacağı açık.

Türkiye’de bugün 17 milyona yakın çalışanın neredeyse yarısı asgari ücretle geçiniyor. Asgari ücret, ortalama ücret haline gelmiş durumda.
Asgari ücret, birçok kişinin sandığının aksine, yeni işe başlayan ya da niteliksiz çalışanlara verilen ücret değildir. Asgari Ücret Yönetmeliği’ne göre bu ücret, bir çalışanın barınma, sağlık, kültür, ulaşım ve gıda gibi zorunlu ihtiyaçlarını karşılayabilecek düzeyde olmalıdır. Yani sinemaya gidebilen, çocuğuna kitap alabilen, sağlıklı beslenebilen bir insanın yaşayabileceği düzeydir. Ancak bugünkü koşullarda bu tanım tamamen kağıt üzerinde kalıyor. Çünkü mevcut asgari ücret, bir ailenin yalnızca beslenme ihtiyacının bile gerisinde kalmış durumda.

Birleşik Metal-İş Sendikası Sınıf Araştırmaları Merkezi (BİSAM), “Açlık ve Yoksulluk Sınırı Eylül 2025 Dönem Raporu”na göre dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 26 bin 418 lira, yoksulluk sınırı ise 91 bin 381 lira oldu. Aynı raporda bir kişinin gıda ile birlikte barınma, ulaşım, eğitim ve sağlık gibi temel ihtiyaçları kapsadığı haliyle ortaya çıkan yoksulluk sınırı 42 bin 526 lira. 2024 sonunda belirlenen asgari ücret 22 bin 104 TL idi. Resmi TÜİK rakamlarına göre resmi enflasyon karşısında yaklaşık 5 bin 621 lira eridi. Ocak ayında zamdan hızlı bir şekilde eriyen ücretler, dokuz ayın sonunda açlık sınırının katbekat altına düşmüş vaziyette.

Türkiye’de asgari ücret tartışması “kaç lira olacak” sorusundan çok daha öte bir tartışma. AKP, patronlar ile el ele verip emekçilerin taleplerini sistematik biçimde etkisizleştiriyor. Emekçilere açlık sınırının altında rakamlar reva görülüyor, sendikal hakları gasp ediliyor.

Çözüm, emeğin örgütlü gücünde yatıyor. İnsanca bir yaşam, eşit, adil bir düzen için mücadele etmekten ‘Birlik ve Dayanışma’mızı sağlamaktan başka yolumuz yok.

Bize Yeni Bir Cumhuriyet Gerek!

Bu yazı Birlik ve Dayanışma Gazetesi’nin 3. sayısında yayımlanmıştır.

Cumhuriyet’in 102. yılına girdik. 1923 Cumhuriyet’i köhnemiş, geri Osmanlı İmparatorluğu’na ve emperyalistlerin Anadolu üzerindeki paylaşım planlarına karşı ileri bir atılımdı. Osmanlı İmparatorluğu’nda toprak mülkiyeti ve siyasi iktidar padişahın elindeydi. Yine padişahın nezdinde temsil edilen hilafetle birlikte toplum, ümmet kimliğinde yan yana geliyordu. Bu bilimsel düşünceyi boğan, toplumu köle olarak gören anlayıştı. Padişah aynı zamanda halife, devlet de şeriat devleti olduğu için, devlete ve padişaha karşı çıkmak veya eleştirmek de kâfirlik olarak değerlendiriliyordu. Kapitülasyonlar ve padişahın vergileri yüzünden, halk açlıkla boğuşuyordu. Bu anlayış sadece bize özgü değil, bütün dini monarşiyle yönetilen ülkelerde düzen böyleydi. Diğer ülkelerin halkları da verdikleri mücadeleyle devrimler yaptılar. Özellikle Fransız Devrimi, 1848 Devrimleri ve Ekim Devrimi akıldan, emekten yana bir toplumun kurulabileceğine dair insanlığa yön gösterdi. Ülkemiz de bu devrimlerden etkilendi ve 1923 Cumhuriyet’i bu koşullarda ortaya çıktı. Her ne kadar 6 yıl öncesinde komşusunda işçi sınıfının iktidarına dayanan Ekim Devrimi yaşanmış olsa da, Cumhuriyet burjuva karakterle doğdu ve kapitalist yolu seçti.

Cumhuriyet tarihsel açıdan ilerlemeye tekabül etse bile, kapitalist yolu seçmesi kendisini sürekli daha gerici bir pozisyona itti. Kendi kazanımlarını sürekli törpüleyen bir hale büründü. İşgale ve emperyalist paylaşıma karşı ortaya çıkan Cumhuriyet, kuruluş yıllarının ardından işgalciler ve emperyalistlerle işbirliği yaptı. Kapitalist yolu seçerek milli burjuva sınıfını yaratan Cumhuriyet, bütün ilerici yanlarını yitirdi. En sonunda karşı devrimcileri iktidara taşıdı ve 23 yıldır iktidarda olan AKP, Cumhuriyet’e duyduğu sonsuz kin ve nefretiyle elde kalan son kazanımları da yok etti. Bugün 1923 yılında kurulan Cumhuriyet’e dair elimizde hiçbir şey kalmadı. Karşı devrimci AKP, sermaye sınıfıyla birlikte 1923 Cumhuriyeti’ni yok edip yerine 2. Cumhuriyet dediğimiz garabet, emek ve işçi düşmanı, ümmetçi bir sistem getirdi. Osmanlı gibi tek adamcı, ümmetçi, emekçileri boğan bu sistemin Cumhuriyet ile hiçbir alakası yoktur. Bugün 102. Yılı kutlanan Cumhuriyet aslında ölmüş ve bir mücadeleye dönüşmüştür.

Tarihsel koşullar gereği bugün artık 1923 yılında kurulan Cumhuriyet’e geri dönüş mümkün değildir. Yaşadığımız 2. Cumhuriyet ise yıkılmalıdır. O halde yeni bir Cumhuriyet kurmamız gerekmektedir. Cumhuriyet tekrar ayağa kaldırılacaktır. Fakat bu sefer emekçilerin elinde yükselecek Cumhuriyet; emekten, halktan ve akıldan yana olacaktır. O yüzden tabutuna çivi çakılan Cumhuriyet’i kutlamakla yetinmeyip, yeni bir Cumhuriyet’in, sosyalist bir Cumhuriyet’in mücadelesini yükseltelim.

Sosyalist Cumhuriyet, emperyalizme karşı bağımsızlık demektir. Bağımsızlık olmadan eşitlik ve özgürlüğün ülkesi kurulamaz. Sosyalist Cumhuriyet, özelleştirmelere karşı kamucu ekonomi ve planlama demektir, sermayenin, para babalarının, tarikat ve cemaatlerin çıkarının değil toplumun çıkarının gözetilmesi demektir. Sosyalist Cumhuriyet, geleceksizlik yaratan bu düzene karşı geleceği yeniden kurmak ve garanti altına almak demektir. İş, güvenceli çalışma, ücretsiz sağlık, eğitim, barınma, ulaşım demektir.

Bugün iktidarından, muhalefetine herkes Cumhuriyet’in 102. yılını “kutluyor”. 1923 Cumhuriyet’ini kemiren sermaye düzeniyle, emperyalizmle, gericilikle ise bir dertleri bulunmuyor. İktidarından muhalefetine NATO’ya övgüler düzülüyor, NATO konsepti savunuluyor. Özelleştirmelere, kamu varlıklarının sermayeye peşkeş çekilmesine ses çıkartmıyorlar. Gerici örgütlenmeleri, laikliği ayaklar altına alan uygulamaları “toplumun hassasiyetleri” diyerek meşrulaştırıyorlar.

Çünkü laiklik, bağımsızlık, eşitlik, özgürlük gibi bir dertleri bulunmuyor.

Yeni bir Cumhuriyet mücadelesi bugün yalnızca emekçilerin, kadınların, gençlerin ellerinde yükselebilir. Laiklik, bağımsızlık, adelet, eşitlik ve özgürlük ise yalnızca bu düzenden kurtuluşla ve yeni bir Cumhuriyet’le mümkündür.

AKP’yi Halk Götürecek

Bu yazı Birlik ve Dayanışma Gazetesi’nin 3. sayısında yayımlanmıştır.

2002 yılında iktidara gelen AKP, Türkiye’ye “demokratikleşme”, “özgürlük” ve “refah” vaat etmişti. Ancak yirmi üç yıldır bu vaatlerin yerini baskı, yoksulluk ve gericilik aldı. Bugün ülke, sermayenin ve tarikatların çıkarı üzerine kurulmuş bir istibdat düzeninin pençesindedir.

AKP’nin yarattığı “Yeni Türkiye Yüzyılı”, aslında eski sömürü düzeninin daha baskıcı, daha piyasacı, daha dinci ve işbirlikçi biçimde yeniden inşasından başka bir şey değildir.

AKP’nin ilk yılları, liberallerin “demokratikleşme öyküsü” olarak sunduğu bir dönemdi. Avrupa Birliği reformları, askeri vesayetin geriletilmesi, “açılım” politikaları gibi başlıklarla halka bir umut hikâyesi satıldı.

Oysa bu ‘açılım” yılları, emperyalizmin bölgesel planlarıyla uyumlu biçimde ülkenin yeniden yapılandırılması sürecinin ilk aşamasıydı.

“Çözüm süreci” olarak adlandırılan dönem de, halkların eşitliği ve barışı için değil; iktidarın kendi meşruiyetini tahkim etmek, ülkeyi savaş ve sömürü politikalarına entegre etmek için kullanıldı.

Bugün “açılım” adıyla yeniden sahneye konan politikanın da bu çizgiden farkı yoktur. Halkın taleplerinin değil, düzenin ihtiyaçlarının ürünüdür.

AKP’nin 23 yılı, sadece iktisadi bir yıkım değil;aynı zamanda siyasal bir kuşatma dönemidir. Seçme ve seçilme hakkı dâhil en temel demokratik haklar budanmış, halkın iradesiyle kazanılan belediyelere kayyum atamaları olağanlaştırılmıştır. Bugün artık seçimler, halkın geleceğini belirleme aracı olmaktan çıkmış, sermaye içi iktidar kavgasının vitrini hâline gelmiştir. Her seçim dönemi, halkın umutlarının yeniden pazara sürüldüğü bir “demokratikleşme masalı”na dönüşüyor. Oysa gerçekte, sandığın ötesinde hiçbir alanda halkın iradesi tanınmamaktadır.

İktidar, kendi bekasını sürdürmek için “yerli ve milli” söylemiyle emperyalist politikalara eklemlenmiş, NATO’nun taşeronu olmayı sürdürmüştür. Dış politikada savaş, içeride yoksulluk… Bu ikili çizgi, sermayenin çıkarına işleyen bir sömürü düzeninin doğal sonucudur.

AKP’nin yürüttüğü ekonomi politikası, üretimden kopuk, sıcak para ve inşaat rantına dayalı bir modelin ülkeyi iflas noktasına getirmiştir. Bu ekonomik modelin sonucu ekonomiyi krize sokmuş, krizin yükü Şimşek politikalarıyla emekçi halkın sırtına yüklenmiştir.

Bu rejimin ayakta kalmasının en önemli dayanağı, örgütsüzleştirilmiş bir toplumdur. İşçi sınıfının sendikal örgütlülüğü dağıtılmış, emekçiler bireysel çaresizliğe mahkûm edilmiştir. Üniversiteler susturulmuş, kadınlar eve hapsedilmek istenmiş, gençler umutsuzluk ve göç arasında sıkıştırılmıştır. Bu tabloda “helalleşme” ve “normalleşme “gibi kavramlar, geçmişteki suçların üzerini örten, düzenin devamını meşrulaştıran bir ideolojik silah olarak kullanılmaktadır.
Bugün ülke, bir “seçim demokrasisi” illüzyonu ile yönetilmektedir. AKP kazanamadığı seçimleri iptal etmekte sandıkta yenemeyeceği adayları hapsetmekte. Sandık, bir kurtuluş değil, bir oyalama aracına dönüşmüştür. Her seçim sonrası değişmeyen şey sermaye egemenliğinin, tarikat düzeninin, sömürünün sürmesidir. Oysa tarih göstermiştir ki hiçbir sömürü düzeni sandıkla yıkılmamıştır. Her büyük değişim, örgütlü halkın sokakta, işyerinde, meydanlarda kurduğu güçle mümkün olmuştur.

AKP’yi de bu halk götürecektir!

Ama bu, yalnızca seçim günü değil, her gün, her yerde, örgütlü bir mücadeleyi büyüterek olacaktır. Emekçiler, kadınlar, gençler ve tüm emekçi güçler bir araya gelerek bu düzeni değiştirebilir. Fabrikalarda direnen işçiler, mahallelerinde dayanışmayı büyütenler, üniversitelerde barikatı yıkan gençler.

Bugün Türkiye’nin ihtiyacı, yeni bir örgütlü bir halk hareketidir. Emek mücadelesiyle, laiklik ve özgürlük talepleriyle birleşmiş bir sınıf hareketi, bu çürümüş düzeni sarsacak tek güçtür.

Ülkenin geleceği ne düzen siyasetinde ne sandıkta, halkın birlik ve dayanışmasındadır.

Gücümüz Birliğimizden Gelir!

Birlik ve Dayanışma Buluşmaları Başlıyor

Birlik ve Dayanışma Hareketi, sermayenin, tarikatların, çetelerin düzenine karşı Emekçileri, kadınları, gençleri ilk buluşmalarında bir araya gelmeye çağırıyor.

“Emeğimizin her gün en ağır şartlarda sömürüldüğü, değersizleştirildiği, artık en temel ihtiyaçları
mız için bile direndiğimiz bu çürümüş düzene karşı bir araya geliyoruz.

Bu kölelik düzeninde; patronlar, tarikatlar, çeteler, bürokratlar servetlerine servet katarken; emekçilerin, kadınların, gençlerin, emeklilerin ise hayatı gitgide zorlaşıyor.

Barınma, beslenme, sağlık, eğitim gibi temel haklarımız piyasanın insafına bırakılmış durumda.
Bizlere reva görülen; yoksulluk, güvencesizlik, adaletsizlik karşısında susmamız, ikna olmamız için
çalışıyorlar.

Birlik ve Dayanışma Hareketi olarak bu gidişata karşı mücadeleyi büyütmeye, memleketin birçok
noktasında harekete geçmeye başlıyoruz.
Birlik ve Dayanışma Hareketi’nin ilk buluşmalarına tüm emekçileri, kadınları, gençleri davet ediyoruz.
Birliğimizi ve dayanışmamızı, iş yerlerimizde, mahallelerimizde, okullarımızda, yurtlarımızda hayatın her alanında yaygınlaştırmaya çağırıyoruz.

Eşit, adil bir düzen umudumuzu bulunduğumuz her yerde yeniden yeşerteceğiz.

Kasım ayı içerisinde, İstanbul, İzmir, Ankara, Edirne başta olmak üzere kuruluş
toplantıları gerçekleşecek.

Emekçiler yalnız değil!

Ülkenin dört bir yanında yeni bir emek hareketini büyüt, omuz ver!

Birlik ve Dayanışma’yla Mücadeleye Katıl!

http://birlikdayanismaninsesi.org.tr/katil/

Toplantı Yerleri:

Reformlar Geçici Pansumandır; Yara Derinde!

zohran mamdani

Amerika Birleşik Devletleri’nin en kalabalık şehri New York’ta, kendisini sosyalist olarak tanımlayan Zohran Mamdani’nin siyasi yükselişi; Türkiye dahil dünyanın dört bir yanında sol siyasetin yeniden canlandığı yönünde güçlü bir algı yaratıyor. Bu genç siyasetçi, kira dondurma, düşük gelir gruplarına yönelik sosyal yardımların artırılması, yüksek gelirlilere ve büyük şirketlere daha fazla vergi yükü getirilmesi gibi bir dizi “halkçı” vaatle öne çıkıyor. Bu vaatler, özellikle geçim sıkıntısının derinleştiği metropol yaşamında, ezilen kitleler için bir umut ışığı olarak görülmekte. Bu vaatler listesi, Türkiye’deki yerel yönetim siyasetinden, özellikle de İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun kampanyalarından aşina olduğumuz bir retoriği çağrıştırıyor. İmamoğlu da benzer şekilde, 12 yaş altı ve anne ulaşımının ücretsizleştirilmesi, semt lokantaları kurma, kreş sayısını artırma ve sosyal tesislerde indirim gibi, temel olarak halkın günlük yaşam maliyetlerini düşürmeyi hedefleyen politikalarla kitlelerin desteğini almıştı.

Hem Mamdani’nin hem de İmamoğlu’nun bu yaklaşımları, siyasi literatürde reformizm olarak adlandırılan bir alana oturmaktadır. Amaç, mevcut ekonomik ve siyasi sistemin, yani kapitalizmin, köklerini değiştirmek yerine, onun neden olduğu en yıkıcı sonuçları hafifletmek, toplumda biriken gerilimi ve öfkeyi yönetilebilir bir seviyeye indirmektir. Mamdani, kapitalizmin merkezi olan bir coğrafyada, “sosyalist” etiketi altında bile olsa, nihayetinde mevcut burjuva siyasetinin partilerinden birinin (Demokrat Parti) çatısı altında siyaset yapmaktadır. Bu durum, onun savunduğu çözümlerin, sermayenin temel çıkarlarıyla çatışmayacak bir çerçevede kalmasını zorunlu kılmaktadır. Dolayısıyla, bu reform vaatleri, kapitalizmin kendisini daha insancıl gösterme ve böylece sistemin ömrünü uzatma aracından başka bir şey değildir.

Mamdani’nin siyaset sahnesindeki bir diğer önemli gündem maddesi de mülteciler ve göçmenler meselesidir. Kendisi, ABD’deki göçmen karşıtı politikalara karşı sert bir duruş sergilemekte, onurlu bir yaşam hakkını savunmaktadır. Ancak, bu sorunun temeline indiğimizde, Mamdani’nin çözmek istediği bu sosyal sorunun, bizzat onu doğuran sistemle yani küresel kapitalist-emperyalist düzenle derin bir çelişkisi olduğu ortaya çıkar. Dünyanın farklı bölgelerinden ABD’ye veya New York’a yığılan mülteci akınları ne talihsiz bir kaza ne de sadece kötü yönetimlerin sonucudur. Bu sorun; kapitalizmin sürekli genişleme ve kaynak kontrolü ihtiyacının tetiklediği emperyalist savaş ve müdahaleler, küresel sermayenin gelişmekte olan ülkelerde uyguladığı düşük ücret ve baskıcı çalışma koşullarıyla yarattığı ekonomik sömürü ve yine büyük ölçüde sanayileşmiş kapitalist ülkelerin sorumlu olduğu iklim felaketleri sonucu oluşan halkların yerinden edilmelerinin bir sonucudur. Mamdani, göçmenlere kapıları açmayı, onlara sosyal hizmet sağlamayı vaat ederken, bu göç dalgasını yaratan ABD merkezli küresel emperyalist politikaları esasen sorgulamamakta ve çürümüş sistemi değiştirmek için bir siyasi program sunmamaktadır. Sorunun kökeni olan küresel ekonomik eşitsizliğe ve savaşlara dokunulmadığı sürece, New York’a gelen mülteci akını durmayacaktır

Son tahlilde New York’tan yayılan bu reformist rüzgar, mevcut sistemin derin çelişkilerini maskeleyen, biriken toplumsal öfkeyi sisteme kanalize eden bir “göz boyama” siyasetinden öteye gidememektedir. Halkın gerçek kurtuluşu, reformların değil, düzenin temellerinin değişmesiyle mümkün. Aksi halde, New York’tan İstanbul’a uzanan bu “iyileştirme” vaatleri, sömürünün sadece rengini değiştirir, kendisini değil.

İyi Bilmezdik: Dick Cheney

dick cheney

3 Kasım’da ölen eski ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney, genç kuşak için pek bir anlam ifade etmeyebilir. Ancak yaşı biraz ileri olanlar için onun adı işgalleri, katliamları ve işkenceleri çağrıştırıyor. Bu yüzden başlıkta “İyi Bilmezdik” sözünü bilerek kullandık. Ölen bir insanın arkasından kötü sözler söylemek bize düşmez. Ama yaptığı kötülükleri unutmamak için hatırlamak ve hatırlatmak gerek. Çünkü tarih onu insanlığa karşı işlediği suçlarla anacaktır.

Dick Cheney, 2001-2009 yılları arasında ABD Başkanı George W. Bush’un yardımcısı olarak görev yaptı. İşte bu yıllar boyunca Cheney, ABD’nin insanlığa karşı işlediği birçok suçta başrollerden birini oynadı. Kısaca bunlara bakalım.

Afganistan, Irak ve Emperyalizmin Yalanları

Neden ikincil bir makam olan ABD Başkan Yardımcısı üzerine bir yazı kaleme aldığımızı anlamak için önce şunu belirtmek gerekir: George W. Bush’un pasif ve etkisiz başkanlığı sayesinde Dick Cheney, ABD tarihinin en etkili Başkan Yardımcılarından biri haline geldi. Bu yüzden görevde olduğu yıllar boyunca sık sık ön plana çıktı ve adı bolca anıldı.

11 Eylül 2001 Saldırıları sırasında görevde olan Dick Cheney, Afganistan’ın işgal edilmesinin mimarlarından biriydi. Bununla yetinmeyen Cheney, Irak Başkanı Saddam Hüseyin’in El-Kaide’yi desteklediğini ve kitle imha silahlarına sahip olduğunu iddia ederek Irak’ın işgal edilmesinin en ateşli savunucularından oldu. Yüz bini aşkın Iraklının ölümüne sebep olan bu işgalin ardından ne Saddam’ın El-Kaide’yle bağlantısına ne de kitle imha silahlarına dair kanıt bulundu. 11 Eylül Saldırıları sonrasında yüzlerce kişi Guantanamo Askeri Hapishanesi’nde insanlık dışı şartlarda sistematik işkencelere maruz kaldı. Tüm bu işkenceler daha sonra tek tek ortaya çıktı.

İşgallere, katliamlara ve işkencelere sebep olan yalanları ve bu süreçteki kritik rolü sorulduğunda Dick Cheney ne özür diledi ne de en küçük bir pişmanlık gösterdi. Kendisinden beklendiği gibi bunun ABD’yi korumak için “gerekli” olduğunu utanmadan savundu. ABD basınının ona neden Darth Vader, Karanlıklar Prensi gibi lakaplar taktığı çok anlaşılır değil mi?

Sonuç

Son yıllarında mevcut ABD Başkanı Donald Trump’ı sert biçimde eleştirip ona karşı muhalefet eden ve onun ABD’ye ciddi bir tehdit olduğunu ifade eden Dick Cheney, aslında Trump’a giden yolu kendi attığı yalanlarla ve insan haklarını ayaklar altına alarak bizzat kendisi döşedi.

Yüz binlerce insanın ölümünde payı olan Dick Cheney, savaşlardan servet kazanarak cebini doldurdu ve emperyalizmin “kahramanları” arasına adını yazdırarak bu dünyadan ayrıldı.

Kapitalizmin Gölgesinde Kadın Cinayetleri: Rojin Kabaiş Davası

rojin kabaiş

Kadın cinayetleri sadece bireysel olaylar değil; toplumsal ve sınıfsal dinamiklerle şekillenen, politik bir gerçekliktir. 2025’in ilk dokuz ayında, Türkiye’de resmi verilere göre en az 290 kadın hayatını kaybetti; bunların 219’u cinayet, 71’i ise şüpheli ölüm olarak kayıtlara geçti. İktidarın “Aile Yılı” ilan ettiği 2025’te, her gün en az bir kadın yaşamını yitirdi. Bu durum, kadınların yaşam hakkını güvence altına almakta yetersiz kalan toplumsal ve politik yapının açık bir göstergesidir. Bu yazıda Rojin Kabaiş örneğine bakacağız.

Rojin Kabaiş’e Ne Oldu?

Bu gerçeklik, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi öğrencisi 21 yaşındaki Rojin Kabaiş’in ölümüyle daha net bir şekilde ortaya çıkıyor. Eylül 2024’te yurttan çıktıktan sonra kaybolan Rojin, 18 gün süren aramanın ardından Van Gölü kıyısında cansız bulundu. Ölüm sonrası yapılan ilk otopside, Rojin’in ölüm nedeni suda boğulma olarak tespit edildi. Yayınlanan ilk Adli Tıp raporunda, Rojin’in vücudunda iki farklı erkeğe ait DNA tespit edilmiş olmasına rağmen, bu örneklerin vücudun hangi bölgelerinden alındığı bir yıl boyunca açıklanmadı ve raporda vajinal bölgede DNA bulunmadığı açıklandı.

Rojin’in ölümü sonrası soruşturma sürecinde, dosyaya 16 Ekim 2024 tarihinde kısıtlama kararı getirildi. Resmi gerekçe olarak somut bir açıklama yapılmamış olmakla beraber bu kararın, gerçeklerin aileden ve kamuoyundan saklanması amacı taşıdığı su götürmez bir gerçektir.

Bugün üzerinden bir yıldan uzun bir süre geçti, bu sürede ailesinin bir yıllık mücadelesinin ardından, 10 Ekim 2025 tarihli Adli Tıp Kurumu’nun raporu açıklandı. Yayınlanan yeni rapora göre, Rojin’in bedeninde biri göğüs bölgesinde, diğeri vajinal bölgede olmak üzere iki farklı erkeğe ait DNA örneği bulundu. Bu bulgular, cinsel saldırı ihtimalini güçlendirirken, ölümün başından itibaren intihar olarak sunulmasının gerçeği yansıtmadığını ve olayın üstünün kapatılmaya çalışıldığını açıkça göstermektedir. Burada bahsedilen intihar ihtimallerinin ucu biri taraftan tutulmakla beraber sonu bulunmamaktadır. Rojin’in 8 ay önce kütüphaneden aldığı ‘Kayıp Aranıyor’ kitabı delil olarak sayılmıştır.

Rojin Kabaiş davasında ortaya çıkan ihmaller, yalnızca bir soruşturma eksikliği değil; aynı zamanda kadınların yaşam hakkını güvence altına almakta yetersiz kalan toplumsal ve politik mekanizmaları da gözler önüne sermektedir. Bir senenin sonunda açıklığa kavuşan DNA raporu süreci ileri sarmakla kalmayıp, soruşturmanın faili aramak yerine, intihar ihtimalini kuvvetlendirmek üzerine yürütüldüğünü bize göstermektedir. Bugün itibari ile üzerinden 13 ay geçmiştir ve bir yıldan uzun bir süre içerisinde soruşturmada bir şüpheli dahi bulunmuyor. Bu durum bize soruşturmanın intihar varsayımı ile yürütüldüğünü açıkça gösteriyor.

Üniversite öğrencisi Rojin Kabaiş’in ölümü bağlamıyla kadın cinayetlerini değerlendirdiğimizde, öncelikle bu olayın yalnızca bireysel olmadığını, aynı zamanda politik ve toplumsal bir mesele olduğunu görmek gerekir.

Şiddetin Kökeni: Kapitalizm

Kadın cinayetleri, sadece fail-mağdur ilişkisiyle açıklanamayacak politik ve toplumsal bir olgudur. Bugün kapitalizm koşullarında; toplumsal cinsiyet rolleri, ekonomik yapı ve sınıfsal farklılıklar, şiddetin nasıl ve kimlere yöneltildiğini belirler. Kadınların içinde bulunduğu sosyal ve ekonomik konum, hem şiddete maruz kalma risklerini hem de korunma mekanizmalarına erişimlerini doğrudan etkiler. Bu nedenle, kadın cinayetleri yalnızca bireysel bir suç değil, toplumsal yapının ve sınıfsal eşitsizliklerin bir yansımasıdır. Her bir alt metin bu noktada kadın cinayetlerinin politik olduğu sonucuna çıkmaktadır.

Kapitalizm, şiddeti toplumsal düzenin devamını sağlayan temel bir mekanizma olarak işler. Dolayısıyla şiddetin kaynağını anlamak için, önce özel mülkiyetin, sınıflı toplumların ortaya çıkışıyla şekillenen mevcut toplumsal yapıya bakmak gerekir.

Kapitalist düzenin kendisi, şiddeti üretir ve sürdürür; emekçi kadınlar ise bu sistemin yarattığı eşitsizlikler nedeniyle en kırılgan kesim olarak öne çıkar. Kadına yönelik şiddetin kökenine inmek, kısa vadeli çözümler aramakla mümkün değildir; sorunun temelinde yatan ekonomik ve sınıfsal ilişkilerin dönüştürülmesi gerekir. Bu şiddeti ortadan kaldırmanın gerçek yolu, özel mülkiyetin ve mevcut sınıflı üretim ilişkilerinin tasfiyesi ile mümkündür.

Kadın Cinayetlerinde Sistematik Cezasızlık

Yazının başında bahsettiğimiz ilk noktaya geri dönelim: Türkiye’de kadın cinayetlerinin arkasında yatan nedenler, sınıfsal eşitsizliklerle ve iktidar politikalarıyla ilişkilidir. Türkiye’de kadın cinayetlerinde uygulanan “iyi hal” ve “haksız tahrik” indirimleri yargının sistematik cezasızlığının en göz önünde örneğidir. Faillerin mahkemede pişmanlık göstermesi veya duruşmadaki tutumları gerekçe gösterilerek verilen indirimler, çoğu zaman nitelikli adam öldürme suçlarının hafifletilmesine yol açmakta ve cezanın caydırıcılığını ortadan kaldırmaktadır. Bu durum, kadınların şiddete karşı korunmasız bırakılmasının yanı sıra, failleri cesaretlendiren bir boşluk yaratmaktadır. İyi hal indirimlerinin bu şekilde uygulanması, kadın cinayetlerinin toplumsal bir sorun olarak ele alınmadığını ve yargı sisteminin ataerkil ve sınıfsal eşitsizlikleri pekiştiren bir rol oynadığını açıkça ortaya koymaktadır. Rojin Kabaiş soruşturmasında olduğu gibi, 8 ay önce kütüphaneden alınmış olan bir kitap intihar delili olarak sayılabilir. Bambaşka bir davada ise “takım elbise, gömlek” iyi hal indirimi alınmasına neden olunabilir.

Şiddeti destekleyen iktidar politikaları yalnızca yargı süreci ile sınırlı kalmamaktadır. İstanbul Sözleşmesi, kadınlara yönelik şiddeti ve aile içi şiddeti tanımlayan, şiddetin önlenmesi, mağdurların korunması ve faillerin cezalandırılması için devletlere yükümlülükler getiren uluslararası bir sözleşmedir.

Sözleşme, yalnızca hukuki çerçeve sağlamakla kalmaz, aynı zamanda toplumsal cinsiyet eşitliğini güçlendirmeye yönelik politikaların geliştirilmesini de teşvik eder. Türkiye, sözleşmeyi 2011’de imzalamış ve 2014’te yürürlüğe koymuştur; ancak 2021’de Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile sözleşmeden çekilmiştir. İstanbul Sözleşmesinden çekilinilmesinin ise iki temel nedeni bulunmaktadır. Sözleşmede yer alan “toplumsal cinsiyet” ve “cinsiyet kimliği” kavramlarının Türk toplum yapısı ile uyumlu olmadığı gerekçesi. İkincisi ve konumuzla asıl bağlantıyı kuran nokta; 6284 sayılı kanun. 6284’ün varlığı ile İstanbul Sözleşmesine ihtiyaç olmadığı gerekçe olarak sunulmuştur. İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı yasanın farkları mevcuttur fakat burada konumuzdaki asıl kritik nokta; 6284’ün uygulanmasının kadınları şiddet ve cinayetten koruduğudur. 6284 sayılı kanun, kadınları, çocukları ve aile bireylerini şiddetten korumayı amaçlayan bir yasadır. Kanun, fiziksel, psikolojik, cinsel ve ekonomik şiddeti önlemeye yönelik koruma tedbirleri, uzaklaştırma ve iletişim yasağı uygulamalarını içerir. Mağdurun başvurusu üzerine mahkeme hızlı karar alarak bu tedbirleri uygular ve öncelik olarak koruma sağlaması gerekir.

Aynı şekilde güncel olarak görüyoruz ki bugün İstanbul Sözleşmesi yürürlükten kaldırılmıştır ve 6284 sayılı yasa uygulanmamaktadır. Kadınları şiddetten, cinayetlerden koruyan yasalar birer birer tasfiye ediliyor, ya kaldırılmaya çalışılıyor ya da uygulanmıyor.

Bugün burada bahsettiğimiz her bir olgu için sayamayacağımız kadar örnek mevcuttur. Rojin Kabaiş davasındaki ihmallerden, eşini döverek öldüren faile iyi hal indirimi uygulanmasına kadar örneklerin devamını getirebiliriz. Sonuç olarak aynı noktaya dönmemiz gerekir: İstanbul Sözleşmesi, 6284 sayılı yasanın uygulanması  ve adil yargılama kritik olmakla birlikte, bu önlemler kadınların yaşam kavgasında tek başına çözüm sunamaz; kadın cinayetlerinin kökeninde yatan toplumsal ve sınıfsal yapının dönüştürülmesi, sistematik eşitsizliklerin ortadan kaldırılması gerekmektedir. Kadınların yaşam hakkını güvence altına almak için mücadele sadece yasaların uygulanmasıyla sınırlı kalmamalı, aynı zamanda eşitsizlikleri ve adaletsizlikleri üreten toplumsal ve ekonomik düzeni değiştirmeye odaklanmalıdır.

Birlik ve Dayanışma Gazetesi 3. Sayısı ile Alanlarda!

birlik ve dayanışma gazetesi 3. sayısı

Üçüncü sayımız “Holdinglerin Değil, Emeğin Cumhuriyeti İçin!” manşetiyle alanlarda.

Birlik ve Dayanışma Hareketi’nin, iki haftalık halk gazetesi 3. sayısı ile halkımızla buluşuyor. Birlik ve Dayanışma Gazetesi’nin üçüncü sayısı “Holdinglerin Değil, Emeğin Cumhuriyeti İçin!” manşetiyle çıktı.

Örgütlü Mücadele Büyüyor, Faşist Saldırılar Artıyor

faşist saldırılar

Üniversitelerde 19 Mart sürecinin ardından, yeni dönemde de sol hareket kaybettiği mevzileri geri almak için mücadeleye devam ediyor. Ege Üniversitesi’nde 25 Eylül günü öğrencilerin açtığı stantlara polis saldırısıyla alevlenen faşist saldırılar, Dokuz Eylül Üniversitesi’nde “Genç Zihinler” adlı Ülkü Ocakları iltisaklı toplulukların tahrik ve saldırılarıyla devam etti. Aynı günlerde ODTÜ’de ise Ülkü Ocakları ile bağlantılı “Türkoloji Topluluğu” oryantasyon gününde stant açmak istedi. Arkalarına rektörlüğün öğrenci dekanını ve ÖGB’yi alan Ülkü Ocakları iltisaklı bu grup solculara saldırdı. Yıllardır faşizmin üniversitelerine girmesine izin vermeyen ODTÜ’lü devrimci öğrenciler ise gereken cevabı vererek, saldırganları ve ÖGB’yi oryantasyon bölgesinden püskürttü. Ankara Üniversitesi DTCF ve Hacettepe Üniversitesi’nde de faşist çeteler yemekhane zamlarını protesto eden öğrencilere saldırmaktan geri durmadı ve saldırılar hâlâ devam ediyor.

Üniversiteler yaz tatiline girmeden birkaç ay önce kurulan Ege Üniversitesi’nde Türk Dünyası Akademik Araştırmalar Topluluğu, Dokuz Eylül Üniversitesinde Genç Zihinler Topluluğu ve ODTÜ Türkoloji Topluluğu; üniversitelerde uzun bir aradan sonra tekrar kıvılcımlanan öğrenci hareketlerini bastırmak için öğrenci olmayan, Ülkü Ocakları mensubu faşistlere yuva oldu. Bu faşist saldırganlar öğrencilere saldırmak için rektör izniyle ÖGB eşliğinde kampüslere sokuldu ve sokulmaya devam ediyor.

Hacettepe Üniversitesi’nde Hacettepe Ülkücü Teşkilatı da yıllardır öğrencilere saldırmaktaydı. Bugün ise 19 Mart hareketlenmesinin öğrencilere getirdiği özgüven ile Hacettepe Beytepe Kampüsü’nde güçlenen sol harekete karşı bu saldırılara yenileri eklenmekte, solun önü kesilmek istenmektedir. Hacettepe Üniversitesinde fahiş yemekhane zamları sonrası yemekhane işgaliyle birlikte başlayan saldırılar; Hacettepe Ülkücü Teşkilatı’nın “reis değişimi ve bayrak devir teslimi” adıyla üniversiteye alınan gayriöğrenci, Ülkü Ocakları üyesi faşistlerin palalarla öğrencilere saldırmasıyla palazlandı. Polis saldırıya uğrayan öğrencileri gözaltına aldı, hastaneye kaldırılan öğrencilerin yanına giden öğrencilere ise hastanede saldırarak onlarca öğrenciyi gözaltına aldı. Eli palalı faşist çete mensuplarının silahları ise ÖGB tarafından bellerine sokuldu ve sırtları sıvazlandı. Biz ise bu eli palalı faşist çeteleri Bahçelievler, Maraş, Madımak katliamlarından; Eskişehir’de katledilen Ali İsmail Korkmaz’dan, Gülsuyu’nda katledilen Hasan Ferit Gedik cinayetlerinden tanıyoruz…

Parasız eğitim hakkını savunan öğrenciler, eylemlerinin bağlamından koparılarak, “terör” suçlamalarıyla hedef haline getiriliyor. Zafer Partisi güdümünde sosyal medyada yürütülen saldırılar, kampüslerde Ülkü Ocakları tarafından fiziksel saldırılara dönüştürülüyor. Bu saldırılar, “çözüm süreci”, MHP lideri Bahçeli’nin “Alevi açılımı” ve özellikle AKP’nin “Yeni Anayasa” tartışmaları çerçevesinde okunmalıdır. AKP ve iktidar ortağı MHP, Türkiye üzerine kurdukları siyasi planları sorunsuz biçimde hayata geçirmek için üniversitelerde yükselen öğrenci hareketini faşist saldıralar ile bastırmak isteyecektir. Bu nedenle, solun üniversitelerde büyüyen örgütlülüğü ve yarattığı toplumsal basınç, faşistlerin öldürmeye teşebbüs boyutuna varan palalı saldırılarıyla korku iklimi yaratılarak kırılmak istenmektedir. Hacettepe’de yükselen sol hareket ve kampüslerde eski gücünü yitiren faşist gruplar düşünüldüğünde, devletin bir üniversitenin daha ODTÜ’ye dönüşmesini istemeyeceği açıktır. Hacettepe ve Ankara Üniversitesi DTCF’de yaşanan saldırılar, tüm bu gelişmelerin bir parçası olarak ele alınmalı ve değerlendirilmelidir.