Ana Sayfa Blog Sayfa 5

Birlik ve Dayanışma Hareketi 25 Kasım için Sokağa Çıkıyor

Birlik ve Dayanışma Hareketi 25 Kasım için Sokağa Çıkıyor!

Tüm emekçi kadınları, şiddete karşı birlik ve dayanışmayı büyütmeye çağırıyoruz:

Eşitliğin ve Özgürlüğün Ülkesini Emekçi Kadınlar Kuracak!

Kadınların en temel haklarına göz diken; emeğe, laikliğe, yaşamımıza ve kadınların özgürlüğüne adeta savaş açan AKP 23 yıllık iktidarıyla ülkemizi açlığa, sefalete, işsizliğe, gericiliğe mahkum etmektir.

Bu tabloda en büyük darbeyi kadınların yaşamı almıştır. Esnek, sigortasız, güvencesiz çalışma düzenlemeleriyle kadınlar ucuz iş gücü haline getirildi. Kreşin kamusal hizmet olmadığı ülkemizde kadınlara çocuk yapmaları salık veriliyorsa bunun anlamı kadınlara ‘evinde otur’ demektir.

Çalıştığı iş yerinde kadınlara eşit işe eşit ücret tanınmıyorsa bunun anlamı kadınlara ‘çalışmasan daha iyi olur’ demektir.

Aile kurumunun önemini vurgulamak adı altında kadınlar annelikle, eş olmakla, makbul olmakla tanımlanıyorsa bunun anlamı, kadınlara ‘senin fıtratın bu’ demektir.

AKP iktidarı kadın emeğine saldırıları gerici argümanlarla beslerken diğer yandan yasal haklarımıza da bir bir göz dikti. İstanbul Sözleşmesi’nin kadına yönelik taciz, şiddet, tecavüz suçlarına karşı tutum aldığı başlıklara bile tahammülü olmayan iktidar, sözleşmeyi bir gecede rafa kaldırdı.

Tüm bu tablonun sonucunda 2025 yılında kadın cinayetlerinde yıllık ölüm raporlarıyla; gericilik ve şiddet sarmalıyla karşı karşıyayız.

Ne AKP iktidara geldiği günden beri kadınlara ve kadın haklarına saldırmaktan vazgeçti; ne de kadınlar AKP’ye karşı mücadeleden vazgeçti. AKP attığı her gerici ve kadın düşmanı adımda kadınları karşısında buldu. Emeğimize ve özgürlüğümüze saldırılan her alanda bizler “Bu ülkede direnen kadınlar var” demekten bir adım geri durmayacağız!

Artık yeter diyoruz!

Birlik ve Dayanışma Hareketi, sömürü, gericilik ve şiddet kıskacında yaşamını sürmeye mahkûm edilmek istenen kadınları mücadeleyi yükseltmeye, yan yana gelmeye ve örgütlenmeye çağırıyor!

Kadın düşmanı politikaların, sömürü düzeninin, gericiliğin karşısında emekçi kadınlar çaresiz değil. Geleceğimize, memlekete, yaşamımıza sahip çıkıyor, eşitliğin ve özgürlüğün mücadelesini her alanda büyütmeye davet ediyoruz!

Eşitliğin ve özgürlüğün ülkesini kuracağız, memleketimize ve yaşamımıza sahip çıkacağız!

25 Kasım Salı
19.30
Bakırköy Özgürlük Meydanı

Swatch İşçileri 11 Gündür Grevde

swatch

Hakları ve emekleri için 11 gündür grevde olan KOOP-İŞ’e bağlı Swatch Group işçileri direnmeye devam ediyor!

Enflasyon altında ezilen maaş zamlarına, fazla çalışma saatlerine, sosyal hakların verilmemesine karşı yapılan görüşmelerde işveren firma ile sendika arasında çıkan uyuşmazlık ile birlikte haklarını talep eden Swatch işçileri 11 gündür grevlerini sürdürüyor.


Birlik ve Dayanışma Hareketi İstanbul Temsilciliği olarak bizler de Swatch işçilerinin haklı direnişine güç vermek ve seslerini çoğaltmak için ÖzdilekPark AVM Swatch şubesine ziyarette bulunduk.


Greve çıkan tüm Swatch işçilerinin yanında olduğumuzu ve sürecin takipçisi olacağımızı belirttik.


Memleket sathında tüm emekçilerin saatleri durduracağı ana kadar Birlik ve Dayanışma’yı örmeye devam edeceğiz.

ÖzdilekPark AVM – Swatch şubesinde grevde olan bir emekçi de tüm kamuoyunu Swatch işçileriyle birlik ve dayanışma içerisinde olmaya çağırdı.

Birlik ve Dayanışma ile Karanlığı Dağıtacağız!

Bu yazı Birlik ve Dayanışma Gazetesi’nin 4. sayısında yayımlanmıştır.

Yazımızın konusu, 25 Kasım tarihinin bizler açısından anlamlarından biri olan Mirabal kardeşler, Trujillo’ya karşı mücadele eden bir yer altı örgütü olan -daha sonra adı Clandestina olacak- 14 Haziran Devrim Hareketi’nde örgütlendiler. Hareket, Küba’daki devrimci gelişmelerden etkilendi, bir vadede ciddi bir ivme kazandı. Mirabal kardeşler rejim tarafından pek çok kez hapse girdi. 25 Kasım 1960’da Mirabal kardeşler, Trujillo’nun emriyle gizli polis tarafından pusuya düşürüldü. Kardeşlerden ikisine önce tecavüz edildi, sonra dövülerek vahşice öldürüldüler. Resmi kayıtlarda bu katliam ‘trafik kazası’ olarak geçecekti. Onların ölümüyle birlikte 25 Kasım, Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele Ve Uluslararası Dayanışma Günü olarak anıldı.

Bunca acıyla dolu ülkemiz için yapılacak her şeyi yapmak bir mutluluk kaynağı. Kollarını kavuşturup oturmak ise çok üzücü.
Minerva Mirabal

Minerva Mirabal’ın acıyla dolu olarak bahsettiği ülkesi, Dominik Cumhuriyeti, 1930 yılında askeri darbeyle ele geçirildi ve tam 31 yıl boyunca ABD desteğiyle de birlikte diktatörlükle yönetildi. Dominik’te baskılar, tutuklamalar, açlık, yoksulluk ve sefalet vardı. Halkın çoğunluğu diktatörün topraklarında çalışıyordu; zaten ülke topraklarının büyük bir kısmı da kendisine aitti.

Tarihi 65 yıl öncesine dayanan bu mücadele; daha pek çok faşist diktatörler, iktidarlar gördü. Gerici iktidarlar eliyle kadınların hakları yok sayıldı; toplumdan, siyasetten, sosyal haklardan, görünür olmaktan çok uzakta konumlandırıldı. Oy hakları gasp edildi, boşanma hakları yok sayıldı, kürtaj haklarına göz dikildi, çalışma ve güvence hakları saldırıya uğradı, yaşam hakları ellerinden alındı… 25 Kasım tarihi bizlere kadınların her alanda var olmaktaki ısrarının, eşitlik ve özgürlük kavgalarının yeni olmadığını gösteriyor.

Kadına yönelik şiddete karşı mücadelenin ifadesi olan 25 Kasım’ın tarihinden çıkardığımız bir not daha: Kadınların siyasal olarak örgütlenip, diktatöre karşı devrimci bir mücadelede saf tutmuş olmaları…

Kadınların en temel haklarına göz diken; emeğe, laikliğe, yaşamımıza ve kadınların özgürlüğüne adeta savaş açan AKP iktidarının 23 yıllık bakiyesini düşünürsek, yazının başında bahsettiğimiz baskıcı rejim bize pek de uzak gelmeyecektir. Ülkemiz 23 yıldır açlığa, sefalete, işsizliğe, emeğe saldırıya, gericiliğe mahkum edilirken, en büyük darbeyi kadınların yaşamı almıştır. Yoksulluk ve açlık koşullarında yaşayan emekçiler arasında, ilk fırsatta, örneğin pandemi, kadın emekçilerin çalışma koşullarına ve haklarına göz dikildi. Esnek, sigortasız, güvencesiz çalışma düzenlemeleriyle kadınlar ucuz iş gücü haline getirildi. Kreşin kamusal hizmet olmadığı ülkemizde kadınlara çocuk yapmaları salık veriliyorsa bunun anlamı kadınlara ‘evinde otur’ demektir. Çalıştığı iş yerinde kadınlara eşit işe eşit ücret tanınmıyorsa bunun anlamı kadınlara ‘çalışmasan daha iyi olur’ demektir. Aile kurumunun önemini vurgulamak adı altında kadınlar annelikle, eş olmakla, makbul olmakla tanımlanıyorsa bunun anlamı kadınlara ‘senin fıtratın bu’ demektir. AKP iktidarı kadın emeğine saldırıları gerici argümanlarla beslerken diğer yandan yasal haklarımıza da bir bir göz dikti. İstanbul Sözleşmesi’nin kadına yönelik taciz, şiddet, tecavüz suçlarına karşı tutum aldığı başlıklara bile tahammülü olmayan iktidar, sözleşmeyi bir gecede rafa kaldırdı. Ve nihayetinde 2025 yılında kadın cinayetlerinde yıllık ölüm raporlarıyla; gericilik ve şiddet sarmalıyla karşı karşıyayız.

Ne AKP iktidara geldiği günden beri kadınlara ve kadın haklarına saldırmaktan vazgeçti; ne de kadınlar AKP’ye karşı mücadeleden vazgeçti. AKP attığı her gerici ve kadın düşmanı adımda kadınları karşısında buldu. İstanbul Sözleşmesi’nin iptaline karşı mücadeleyi büyüten kadınlar, bu başlığı ülkemizin en yakıcı gündemlerinden biri haline getiriyor. Kadına yönelik şiddet, taciz suçları; tarikat ve cemaatlerde işlenen istismar suçları, AKP’nin kadın düşmanı politika ve söylemleri; kadınların olduğu her alanda tehşir edilmeye devam ediliyor. 8 Mart ve 25 Kasım eylem ve protesto yasaklarına karşı kadınlar sokakta, meydanlarda, toplantılarda bir araya gelmekten korkmuyor. AKP’nin emeğe ve özgürlüğe saldırdığı her alanda ‘bu ülkede direnen kadınlar var’ demeyi ihmal etmiyor. Yani AKP ne denediyse olmadı. Toplumsal olarak adım adım örgütlediği kadınlar üzerindeki gericilik ve baskı karşılık bulurken; AKP’ye boyun eğmeyiz diyen kadınların mücadelesi de gün geçtikçe büyüdü.

Emeğine, özgürlüğüne, eşitliğine, yaşam haklarına göz dikilen, susturulmak istenen kadınlar biat etmeyeceğini bu iktidara çoktan söyledi. Kadınların haklarından ve özgürlüklerinden vazgeçmeyeceğimizi, dini referanslarla bizlere belirlenen sınırlarda olmayacağımızı, anne- eş olup olmayacağına kadınların kendisinin karar vereceğini, gerici tarikat ve cemaatleri ülkemizden kovacağımızı, evde oturmak şöyle dursun haklarımız için her fırsatta mücadele edeceğimizi bir kez daha, 25 Kasım vesilesiyle söylemekten imtina etmeyiz. Şimdi mücadele tarihimizden aldığımız gücü ileriye taşımak için kadınlar dayanışma, birlik ve mücadele içinde olmalıdır. Emekçi kadınlar fabrikaları, işyerlerini, okulları, mahalleleri mücadele alanına çevirmelidir. Hem de bir gün değil, her gün mücadele etmelidir! Birlik ve Dayanışma Hareketi yola çıkarken; ülkemizdeki sömürüyü, yoksulluğu, ekonomik krizi, işsizliği kendine en temel mücadele başlığı olarak almıştır. Şiddetin, baskının kökünde de yine bu eşitsiz sömürü düzeni olduğunu çok iyi biliyoruz. Birlik ve Dayanışmacı kadınlar olarak, sömürü ve gericilik kıskacında yaşamını sürmeye mahkum edilmek istenen kadınları birliğimizin ve dayanışmamızın sesinde güçlenmeye çağırıyoruz. Bu düzen böyle gitmez diyen Birlik ve Dayanışma, bulunduğu her alanda toplantılar, etkinlikler, eylemler ve çalışmalar düzenliyor. Birlik ve Dayanışmacı kadınlar, tüm kadınları 25 Kasım’da bir araya gelmeye çağırıyor!

Birlik ve Dayanışmacı kadınlar:

1) İstanbul Sözleşmesi’nin iptaline kadar giden ve ardından hız kesmeden artan kadın cinayetlerine karşı haklarımızı kazanmak için mücadele eder. Taciz, tecavüz ve şiddetin toplumsallaşması ve normalleşmesinin altında yatan düzeni karşısına alır.

2) Her gün artan sömürü, işsizlik, ekonomik kriz, eşitsiz çalışma koşulları, esnek ve güvencesiz çalışma dayatmalarına karşı emekçi kadınların birliğini sağlamak için dayanışmaya çağırır.

3) ÇEDES, MESEM, Aile Yılı gibi eğitimde ve toplumsal yaşamda dinci gerici dönüşümü hedefleyen projelere karşı örgütlü ve siyasal mücadele programı ortaya koyar.

4) İktidarın, medyanın, tarikatların kadına dönük her türden ayrımcılık, yok sayma, şiddet söylemine ve açıklamalarını teşhir eder.

5) 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele Günü’nü bir yas günü değil, mücadele ve dayanışma günü olarak görür; eşitlik, özgürlük, laiklik, birlik ve dayanışma etrafında örgütlenip haklarımızı kazanana dek mücadele eder.

Yarını kazanacak, geleceğimizi karanlığa teslim etmeyeceğiz. Kadın düşmanı bu düzeni değiştireceğiz!

Yaşasın 25 Kasım!

Bir Düğünün Hatırlattıkları: Meclis Tiyatrosu

meclis tiyatrosu

Seçim dönemlerinde parlamentarizmi eleştirirken Lenin’in ünlü “Parlamento burjuvazinin ahırıdır” sözünü kullanırız. Elbette, bu sözü bağlamından kopartarak kullanmak bir hata olur. Çünkü bu sözü dile getiren Lenin, koşulları değerlendirerek aynı parlamentoya Bolşevik milletvekilleri de göndermiştir. Somut durumun somut tahlilini yaparak karar vermek gerekir.

Neyse, konumuz bu değil. Ben bir düğünden bahsetmek istiyorum. Öyle bir düğün ki, insanın Lenin’den esinlenerek “Parlamento burjuvazinin tiyatro sahnesidir” demesi geliyor. Shakespeare de “Tüm dünya bir sahnedir” der ama bu düğün bize burjuva siyasetçilerinin ne kadar iyi oyuncular olduğunu bir kez daha hatırlatıyor.

Eski devlet bakanı ve CHP milletvekili Mehmet Sevigen’in oğlunun düğünü halkın dikkatini çekti. Neden derseniz, hemen düğündeki nikâh şahitlerini sıralayalım: Kemal Kılıçdaroğlu, Binali Yıldırım, Süleyman Soylu ve Doğu Perinçek. Mükemmel bir kadro, değil mi?

Oysa geçmişe gidelim: Kemal Kılıçdaroğlu, CHP’nin parti başkanıyken Deniz Baykal’a yakın olan Mehmet Sevigen’i partiden ihraç etmişti. Sevigen, Kılıçdaroğlu’nu “FETÖ ve PKK’ya göz kırpıyor.” diyerek sert bir şekilde eleştirmişti. Aynı parti içinde iyi veya kötü şeyler yaşanmış olabilir diyebilirsiniz ama Süleyman Soylu, Binali Yıldırım ve Doğu Perinçek’i bir araya getiren ortaklık nedir? Yıllarca bu siyasi figürler mecliste, seçimlerde, kürsülerde birbirlerine karşı en sert sözleri söylediler, hatta kimi zaman birbirlerini terörist olmakla suçladılar.

Biz bu sözleri bir başkasına söylesek o kişiyle yüz yüze gelmekten imtina ederiz. Peki, bu siyasetçiler bunu nasıl başarıyor? Kısa cevap: Çünkü hepsi oyuncusu. Meclis denilen sahnede rol yapan ve bunun karşılığında ise ciddi paralar ve haklar kazanan kişiler. Kameralar karşısında birbirlerine hakaretler etseler de aynı sınıfın, yani burjuvazinin farklı rollerdeki oyuncularından ibaretler.

Burjuvazinin kontrolündeki meclis tiyatrosuna ne yazık ki kendimizi kaptırıp gidiyoruz. Bu düğün gibi bazı örneklerde karşımızda bir oyunun oynadığını fark eder gibi oluyor ama bunları çabucak unutup önümüzde vuku bulan oyunu izlemeye devam ediyoruz.

Parlamento, burjuvazinin ışıltılı tiyatro sahnesi. Siyasetçiler profesyonel oyuncular, halk ise seyirciler. Asıl mesele, halkın izleyici koltuğundan kalkıp kendi hayatının kontrolünü tamamen kendi ellerine almasıdır.

Birlik ve Dayanışma Buluşmaları Sürüyor

Buca

Birlik ve Dayanışma Hareketi’nin, “Emeğimizin her gün en ağır şartlarda sömürüldüğü, değersizleştirildiği, artık en temel ihtiyaçlarımız için bile direndiğimiz bu çürümüş düzene karşı bir araya geliyoruz.” diyerek duyurduğu “Birlik ve Dayanışma Buluşmaları” sürüyor.

İstanbul’da Bağcılar, Esenyurt, Sultangazi ve Avcılar; İzmir’de Karşıyaka ve Buca’da ile Edirne’de emekçiler “Birlik ve Dayanışma Buluşmaları”nda bir araya geldi.

Birlik ve Dayanışma Buluşmaları, bu hafta sonu İstanbul ve Ankara’da devam edecek.
İstanbul’da 23 Kasım Pazar günü saat 15.00’te Esenler’de, saat 18.00’de Şişli Nostalji Kafe’de ve saat 15.00’te Küçükçekmece Cennet Mahallesi Cafe Hira’da buluşmalar düzenlenecek.

Ankara’da ise 23 Kasım Pazar günü saat 16.00’da Birleşik Komünist Parti (BKP) Ankara İl Binası’nda emekçiler “Birlik ve Dayanışma Buluşmaları”nda bir araya gelecek.

Toplantıların tamamı ise şu şekilde:

Birlik ve Dayanışma Gazetesi 4. Sayısı ile Alanlarda!

Birlik ve Dayanışma Gazetesi 4. Sayısı

Dördüncü sayımız “Birlik ve Dayanışma Hareketi’ne Katıl!” manşetiyle alanlarda.

Birlik ve Dayanışma Hareketi’nin, iki haftalık halk gazetesi 4. sayısı ile emekçilerle buluşuyor. Birlik ve Dayanışma Gazetesi’nin dördüncü sayısı “Birlik ve Dayanışma Hareketi’ne Katıl!” manşetiyle çıktı.

Birlik ve Dayanışma Buluşmaları Devam Ediyor

birlik ve dayanışma buluşmaları
Bağcılar

Birlik ve Dayanışma Hareketi’nin, “Emeğimizin her gün en ağır şartlarda sömürüldüğü, değersizleştirildiği, artık en temel ihtiyaçlarımız için bile direndiğimiz bu çürümüş düzene karşı bir araya geliyoruz.” diyerek duyurduğu “Birlik ve Dayanışma Buluşmaları”, ilk toplantılarını Bağcılar ve Esenyurt’ta gerçekleştirerek başladı.


Geçtiğimiz hafta sonu İstanbul’un Bağcılar ve Esenyurt ilçelerinde, “Gücümüz birliğimizden gelir!” diyenler bir araya geldi.

Birlik ve Dayanışma Buluşmaları, bu hafta sonu İzmir, İstanbul ve Edirne’de devam edecek.
İstanbul, Sultangazi’de 15 Kasım Cumartesi günü saat 18.00’de Birleşik Komünist Parti (BKP) Sultangazi İlçe Binası’nda; 16 Kasım Pazar günü ise saat 15.00’te Avcılar’da toplantılar düzenlenecek.


İzmir’de, 15 Kasım Cumartesi günü saat 15.00’te Buca Vesta Kafe’de; 16 Kasım Pazar günü saat 16.00’da BKP Karşıyaka İlçe Binası’nda Karşıyakalı ve Bucalı emekçiler buluşacak.

Edirne’de ise emekçiler, 15 Kasım Cumartesi günü saat 15.00’te Edirne Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde “Birlik ve Dayanışma Buluşmaları”nda bir araya gelecek.

Toplantıların tamamı ise şu şekilde:

Şişli Belediye İşçileri Direnişte !

şişli belediyesi işçileri

Bugün, Şişli Belediyesi işçileri bir basın açıklaması gerçekleştirdi. DİSK/GENEL-İŞ sendikasına bağlı olan işçiler, haksız bir şekilde işten çıkarılan arkadaşları için Şişli Belediyesi önünde bir araya geldiler. Yapılan basın açıklamasında, işten çıkarılan üç işçinin derhal görevlerine iade edilmeleri, toplu sözleşmeden doğan hakların eksiksiz biçimde uygulamaya konulması talepleri dile getirildi.

Birlik ve Dayanışma Hareketi olarak Şişli Belediyesi işçilerinin yapmış olduğu basın açıklamasına temsilcilerimizle katılım gösterdik. İşçi düşmanı olan bu uygulamaların bir an önce son bulması, toplu sözleşmeden doğan hakların uygulanması ve işten çıkarılan üç işçinin işine iade edilmeleri için mücadele etmeye devam edeceğiz.


Şişli Belediyesi işçilerinin basın açıklaması ise şu şekilde:

“Bizler, Şişli işçileriyiz.

Hukuku her şeyin üstünde, adaleti her şeyden önde gören; haklarını ve hukuklarını yasal çerçevede savunan emekçileriz. Toplu iş sözleşmesinden doğan haklarımızın ihlal edilmesine, haftalık dinlenme günlerimizin ve aile yaşamımızın yok sayılmasınakarşı, yalnızca hukukun bize gösterdiği yoldan ilerleyerek mücadele ettik. Ancak bugün geldiğimiz noktada, adalet arayışımız cezalandırılmak istenmektedir.


Kayyum yönetimi, bizleri “yargıya başvurdukları” için işten çıkarmış, arkadaşlarımızı gerekçesiz ve haksız biçimde işlerinden etmiştir. Bu tutum, yalnızca işçi düşmanlığı değil, hukuk tanımaz bir keyfiyetin ifadesidir. Bizleri, hiçbir yargı kararı olmadan suçlu ilan eden, fotoğraflarımızı asarak işyerine sokmayan bu uygulamalar ne toplu sözleşme hükümlerine ne yasalara ne de insan onuruna sığar. Bu uygulamalar, 12 Eylül karanlığını ve otoriter zihniyetlerini hatırlatan anti-demokratik yöntemlerdir.


Bizler yalnızca işçiler değiliz; evine ekmek, süt götüren babalarız, eşleriz. Bu kış günü işten atılmamız sadece bir “fesih işlemi” değil, ailelerimizin yaşamına vurulmuş bir darbedir. Toplu sözleşmemizde açıkça tarif edilen usul ve yöntemler yok sayılarak yapılan bu fesihler hukuksuzdur. Kayyum yönetiminin çevresinde oluşan bazı çıkar çevrelerinin, belediye içindeki kamusal işleyişi bozarak kurum içinde gerilim ve provokasyon yaratmaya çalıştığını üzülerek görmekteyiz. Bu durum, kamunun düzenine, devlet geleneğine ve hukukun üstünlüğüne açıkça aykırıdır.

Bugün belediyede yaşanan yönetimsel, mali ve idari sorunların faturası işçilere kesilmektedir. Oysa biz işçiler, bu belediyenin emek gücü kadar bu memleketin yurttaşlarıyız. Buradan açıkça ifade ediyoruz. Bu uygulamalar kural dışıdır, nizam dışıdır, hukuk dışıdır. Derhal bu haksızlıklara son verilmeli, toplu sözleşmeden doğan haklarımız eksiksiz biçimde uygulanmalı, işten atılan arkadaşlarımız derhal görevlerine iadeedilmelidir. Eğer gerçekten iyi niyet varsa bu mesele birkaç ay sonraki toplu sözleşme sürecinde, masa başında, karşılıklı diyalogla tartışılabilir. Ancak işçilerin
hak arayışını bir provokasyona, bir zulme dönüştürmek asla kabul edilemez.

Kayyum yönetimini, Şişli halkına, Şişli ilçelerine ve kamusal sorumluluğuna uygun davranmaya çağırıyoruz. Bizler emeğimizden, alın terimizden ve hukuktan vazgeçmeyeceğiz. Hak, hukuk ve adalet mücadelesini sonuna kadar sürdüreceğiz.

Yaşasın örgütlü Mücadelemiz!
Yaşasın Şişli işçilerinin onurlu direnişi!”

Dünya’nın En Büyük Düşmanı: ABD Ordusu

abd ordusu

ABD ordusu denince akla ister istemez işgaller, katliamlar, ablukalar ve darbeler geliyor. Meksika, Küba, Kore, Vietnam, Irak, Panama ve Afganistan gibi pek çok ülke tarih boyunca doğrudan ABD tarafından işgale uğradı. Şili, Arjantin, Yunanistan ve Türkiye gibi sayısız ülke ise ABD destekli darbelerin hedefi oldu. Emperyalist ABD’nin zalim ordusu birçok halka doğrudan veya dolaylı bir şekilde kan kusturdu. Ancak bu yazıda, ABD ordusunun gezegenimize — yani Dünya’ya — verdiği zararı konu alan bir belgeselden söz edeceğiz.

Amerikalı araştırmacı gazeteci ve belgesel yapımcısı Abby Martin’in ikinci uzun metraj filmi olan “Earth’s Greatest Enemy” [i](Dünya’nın En Büyük Düşmanı) Amerikan ordusunun gezegenimize verdiği zararı gözler önüne seren, anti-emperyalist bir çevre belgeseli olma özelliği taşıyor.

ABD Ordusu Dünyayı Kirletiyor

Dünyadaki herhangi bir kurumdan daha fazla karbon salınımına sebep olan ABD ordusu, çevreye zarar vererek de insanlığın geleceğini tehlikeye atıyor. Karbon salınımı denildiğinde akıllara devasa şirketler ve onlara ait fabrikaları geliyor. Oysa uluslararası iklim anlaşmalarından muaf olan, dünyanın dört bir köşesinde üsleri bulunan emperyalist ABD ordusu iklim krizine sebep olan kurumların başında gelirken kamuoyunun dikkatini pek çekmiyor. İşte bu belgesel sayesinde Abby Martin, ABD ordusunun çevreye olan zararlarını mercek altına alıyor.

Daha önce The Empire Files [ii](İmparatorluk Dosyaları) belgesel ve haber programıyla anti-emperyalizmi ve Amerikan militarizmini eleştiren Abby Martin, dünyanın dört bir köşesindeki örneklere bakarak ABD ordusunun sorumlu olduğu çevre felaketlerine odaklanıyor.

Örneğin, Iraklılar hâlâ Irak İşgalinin yarattığı çevresel tahribatların zararını yaşıyor. Fakat ABD ordusu sadece dünya halklarına değil, kendi ülkesinin vatandaşlarına da zarar veriyor: ABD’nin Kuzey Carolina eyaletinde yer alan Amerikan Deniz Piyadeleri üssü olan Camp Lejeune’de, 1950’lerden itibaren onlarca yıl boyunca içme suyuna ve toprağa kanserojen toksinler sızdı. İhmal, denetimsizlik yüzünden yıllarca farkına varılmayan bu durum askeri üstte yaşayan askerleri ve ailelerini zehirledi.

Uzun lafın kısası, ABD emperyalizmine karşı çıkmak sadece bugünlerimizi değil, yarınlarımızı kurtarmak için de gerekli. Dünyanın jandarmalığına soyunan ABD ordusu, tüm dünyanın iyiliği için kendi topraklarına dönmeli. 68’li devrimcilerin sloganıyla yazımızı bitirelim: Yankee Go Home!


[i] https://earthsgreatestenemy.com/

[ii] https://www.youtube.com/@EmpireFiles

Röportaj | Birlik ve Dayanışma Hareketi: Memlekete sahip çıkıyoruz!

birlik ve dayanışma röportaj

Bu röportaj Birlik ve Dayanışma Gazetesinin 3. sayısında yayınlanmıştır.

Birlik ve Dayanışma Hareketi geçtiğimiz aylarda yaptığı bir açıklamayla mücadeleye çağrı yapmıştı. “Sınıfın bölünmüşlüğüne, emekçilerin örgütsüzlüğüne karşı emekçilerin birliği ve dayanışmasını sağlamak” gerektiğine dair vurguyla yola çıkan Birlik ve Dayanışma Hareketi’nden Evrim Saldıran ile memleketi, emekçilerin sorunlarını ve Birlik ve Dayanışma Hareketi’ni konuştuk.

“Ekonomik kriz olarak tanımlanan bu süreç aslında emekçi sınıfların yoksullaşması, sermayenin ve iktidar çevresinin zenginleşmesi, yeni sermaye gruplarının oluşması süreci.”

Birlik ve Dayanışma Gazetesi: Türkiye büyük bir yoksulluğa ve geleceksizliğe hapsedilmiş durumda. İktidarın toplumsal muhalefete yönelik baskı politikaları ise her geçen gün artıyor. Türkiye nereye gidiyor, içinden geçtiğimiz süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

Evrim Saldıran: Bahsettiğiniz gibi Türkiye uzun bir süredir yoksullaşma, geleceksizlik, işsizlik gibi düzenin yarattığı büyük sorunlarla karşı karşıya. Bu yalnızca Türkiye’ye özgü bir durum da değil. Emperyalist-kapitalist sistem geldiğimiz nokta itibariyle dünya halklarına gelecek, iş, barınma, insanca bir yaşam sunmaktan uzaklaşmış durumda. Geçmişte bunları sağlıyordu demiyoruz fakat bugün sistemin yaşadığı sıkışma dünya halkları üzerindeki sömürü mekanizmalarının artmasını, savaş politikalarını, geleceksizlik ve işsizlik olgularını doğrudan besliyor ve derinleştiriyor.

Türkiye de AKP iktidarıyla birlikte özelleştirme politikalarıyla, sermaye sınıfına açılan alanla, kamu varlıklarının özel sektöre peşkeş çekilmesiyle, emperyalist anlaşmaların çıktısı olarak izlediği ekonomi politikalarıyla büyük bir yoksullaşma sürecine girmiş durumda. Ekonomik kriz olarak tanımlanan bu süreç aslında emekçi sınıfların yoksullaşması, sermayenin ve iktidar çevresinin zenginleşmesi, yeni sermaye gruplarının oluşması süreci. Dolayısıyla Türkiye’de yaşanan olgu özünde kapitalist sömürü politikalarının daha da katılaştığı, işçi sınıfının emeği üzerindeki tahakkümün daha da arttığı bir özellik taşıyor. Sağlık, eğitim, ulaşım gibi temel insani hizmetlerin piyasanın insafına bırakılmasıyla birlikte ise emekçilerin üzerindeki yük daha da artıyor. Bu tablo ise sermaye düzeninin ve işbirlikçi politikaların doğrudan çıktısı olarak değerlendirilmeli. Tüm bu sorunları yalnızca iktidar olgusu üzerinden ele alırsanız gerçek bir yanıt vermiş olmuyorsunuz. Kapitalist üretim biçimini ve emperyalizm olgusunu görmezden gelen her değerlendirmenin o veya bu şekilde eksikli olacağını düşünüyoruz.

Artan yoksullaşma, derinleşen geleceksizlik, iktidarın hukuku bir aparat olarak kullanması, en temel yurttaşlık haklarının dahi kullanılamaması gibi olgular ise emekçilerde, kadınlarda, gençlerde yani tüm toplumda tepkilerin de birikmesinin ana kaynağı. Mart ayında başlayan hareketlenmeyi ve iktidar karşıtı halk tepkisini bu noktalarıyla değerlendirmek gerekiyor. Bugün ise AKP iktidarı siyasal ve toplumsal alanda ciddi bir baskı mekanizması kurmaya çalışılıyor. CHP’ye, muhalif basın kuruluşlarına ve muhalefet hareketine yönelik atılan adımların kaynağında bu yatıyor.

Diğer tarafta ise sermaye düzeni bölgesel gelişmelerden pay kapma arayışında. Özellikle Ortadoğu’nun emperyalist dizayn süreciyle birlikte Türkiye’de de yürütülen “çözüm süreci” ardından gelen “Alevi açılımı” gibi siyasi süreçler bu boyutlarıyla ele alınmak durumunda. AKP iktidarı ise yoksullaşmanın, geleceksizliğin, adaletsizliğin üzerini “Demokratik açılımlar” kılıfıyla örtme arayışında. Nereden ele alınırsa alınsın, AKP iktidarından demokratik bir adım beklemek bugün siyasetin ve tarihin mantığına uygun değildir. Emekçilerin bu algı oyunları karşısında gerçek bir mücadele programı ışığında yürümeye ihtiyacı bulunuyor.

“Sermaye düzeniyle, emperyalizmle kavganız yoksa en fazla yaşanılabilir bir kapitalizm vaadinde bulunabilirsiniz. “

Birlik ve Dayanışma Gazetesi: Emekçilerin mücadele programına ihtiyaç duyduğunu söylediniz. Bugün Türkiye’de muhalefet partileri bu programdan uzak mı?

Evrim Saldıran: Türkiye’de muhalefet partilerinin emekçilerin sorunlarını gündeme getirmediğini söylemiyoruz fakat bu sorunların kaynağını kurutacak, insanca bir yaşamı garanti altına alacak bir programa sahip değiller. Yoksulluğu, liyakatsizliği, işsizliği, geleceksizliği ortadan kaldırmayı hedefliyorsanız eğer sermaye düzeni ile kavga halinde olmanız gerekir. Sermaye düzeniyle, emperyalizmle kavganız yoksa en fazla yaşanılabilir bir kapitalizm vaadinde bulunabilirsiniz. Bu ise Türkiye’de artık sadaka kültürüdür. Kent lokantaları örneği budur, belediye kreşleri örneği budur, askıda fatura örneği buraya tekabül etmektedir. Oysa tartışılması gereken konu, okullarda ücretsiz yemek hakkıdır. Ücretsiz ulaşım hakkıdır. Parasız sağlık, eğitim ve barınma hakkıdır. Temel insani ihtiyaçların devlet tarafından garanti altına alınması ve korunmasıdır.

Özetle, düzenle kavgası olmayan fakat iktidarın karşısında olan düzen muhalefeti olarak tanımlayabileceğimiz hareketler ya da partiler bugünkü sorunları ortadan kaldırabilecek gerçekçi bir programdan yoksundur.

Emekçilerin, kadınların ve gençlerin sorunları gerçek temellere dayandırılıp ele alınmadığı sürece ise bu sorunlar döngüsü devam edecektir. Bugün işçi sınıfının en temel hakları dahi saldırı altındadır. Sendikalaşma hakkı gasp edilmektedir, mesai ücretleri çoğu işyerinde ödenmemektedir, çalışma koşulları daha fazla sömürü ve kar üzerine kuruludur. İşçi sınıfı güvencesizdir. Güvencesi olan Kıdem tazminatı bugün sermaye sınıfı tarafından gasp edilmek istenmektedir. Bir dizi sektörde kadın işçilerin maaşları daha düşüktür. Mobing, taciz ve ev içi emek kadınlar üzerindeki baskıyı daha da artırmaktadır. Gerici örgütlenmeler ve iktidarın bir dizi politikası kadını toplumsal hayattan ve iş hayatından soyutlamak üzerine kurulmuş durumda. Kadın cinayetlerine uygulanan iyi hal indirimlerini, katilleri savunan mekanizmaları saymıyoruz bile.

Saydığımız bu sorunların ise kapitalist üretim biçiminin doğrudan çıktısı olduğunu ifade ediyoruz. Emek üzerindeki tahakküm son bulmadan bu sorunların sistem içerisinde çözüleceğine ise inanmıyoruz.

“Memleketi emeğiyle, alın teriyle var edenlerin artık kendisine ait olana sahip çıkması gerekmektedir.”

Birlik ve Dayanışma Gazetesi: Peki bu tabloda emekçiler ne yapmalı?

Evrim Saldıran: Bugün emekçiler ikili bir görevle karşı karşıya. Birincisi haklarımıza sahip çıkmak ve sermaye düzeninin göz diktiği haklarımızı korumak. Kıdem hakkına, 8 saatlik çalışma hakkına, sendikalaşma ve örgütlenme hakkına sahip çıkması gerekiyor işçi sınıfının. Bu, fabrikalarda, plazalarda, madenlerde, atölyelerde hangi alanda bulunuyorsak o alanda örgütlenmek ve mücadele etmek ile sağlanabilir. İkinci görev ise, memlekete sahip çıkmak ve yaşanılabilir bir memleket mücadelesini siyasal alanda da yükseltmek. Yani, emekçiler eşitliğin ve özgürlüğün hüküm sürdüğü bir ülkenin temellerini atmak zorunda. Bu da, bağımsızlıkçı, kamucu, laik bir ülke demektir. Dolayısıyla bu iki görev de birbirini beslemektedir. Biri olmadan diğeri eksik kalacaktır. Yalnızca güncel hak mücadelesi verdiğimiz, siyaseti ise “siyasetçilere” bıraktığımız bir Türkiye’de yeni haklar kazanmayı bırakın mevcut haklarımızı korumamız dahi mümkün görünmemektedir.

Birlik ve Dayanışma Hareketi, bu ikili görevi tek bir merkezde buluşturabilmek için yola çıkmış durumda. Hem işçi sınıfının, kadınların, gençlerin sorunlarına karşı mücadele edecek, örgütlenmeler kuracak, somut mücadele başlıkları belirleyecek ve bir taban örgütlenmesi oluşturacak; hem de işçi sınıfının taleplerini siyasal alana taşıyacak bir merkez görevi görecek.

Örgütlü bir işçi sınıfının, örgütlü bir halkın geriye gidiş karşısındaki tek güç olduğunu biliyoruz. Memleketi emeğiyle, alın teriyle var edenlerin artık kendisine ait olana sahip çıkması gerekmektedir. Bu memleket, para babalarının, tarikat ve cemaat şeyhlerinin, emperyalizm yanlısı işbirlikçi siyasetçilerin, bu sömürü düzeni ayakta kalsın diye halka zulmedenlerin değil, emekçilerindir. Bu memleket geleceksizlik, işsizlik, yoksulluk cenderesini kabul etmeyen ve ayağa kalkan gençlerindir. Bu memleket, yaşamı emeğiyle var eden, insanca ve özgürce yaşamak isteyen kadınlarındır. Birlik ve Dayanışma Hareketi bu güce yaslanıyor ve tüm emekçileri mücadeleye katılmaya davet ediyor.

“Birlik ve Dayanışma Hareketi, mücadele programıyla, gazetesiyle işyerlerinde, emekçi mahallelerinde, plazalarda mücadelesini duyurmaya ve örgütlenmeye başlamış durumda. “

Birlik ve Dayanışma Gazetesi: Birlik ve Dayanışma Hareketi’nin bir takvimi var mı? Nasıl ilerlemeyi düşünüyor?

Evrim Saldıran: Bu uzun soluklu ve dinamik bir mücadele. Birlik ve Dayanışma Hareketi uzun, orta ve kısa vadeli hedefleri belirlemiş durumda. Tüm bu hedefleri ise kuracağımız örgütlenmelerle birlikte değerlendirmeyi ve somutlamayı düşünüyoruz. Bugün Birlik ve Dayanışma Hareketi, mücadele programıyla, gazetesiyle işyerlerinde, emekçi mahallelerinde, plazalarda mücadelesini duyurmaya ve örgütlenmeye başlamış durumda. Bununla birlikte ise Kasım ve Aralık aylarında birçok noktada Birlik ve Dayanışma Hareketi buluşmaları gerçekleştirmeye hazırlanıyoruz.

Birlik ve Dayanışma Hareketi, bu buluşmalarla birlike ilk adımlarını atmış olacak. Kuracağı yerel örgütlenmeler, işyeri örgütlenmeleri ile birlikte planlamalar yapacak ve mücadelesini geliştirecek, süreklileştirecek.

Bu röportaj vesilesiyle tüm emekçileri Birlik ve Dayanışma Hareketi’nin parçası olmaya, buluşmalara katılmaya, bulunduğu alanda Birlik ve Dayanışma Hareketi’nin örgütlenmesine katkı koymaya davet ediyoruz.