Ana Sayfa Blog Sayfa 4

Bumerang

Altaylı, “Benim durumumda açık bir hukuksuzluk var, herkes görüyor bunu. Ama, iş dünyasından tek bir kişi çıkıp da bu durumla ilgili tek bir kelam etmedi. Dışarıya çıktığımda iş dünyasının içinden geçeceğim. Türk burjuvazisi filan deniyor, burjuva filan değiller. Üstü bakırla kaplanmış kasaba esnafı hepsi. Onların yanında, asıl üst sınıfı toplumun geride kalan çoğunluğu oluşturuyor” dedi.

Fatih Altaylı’nın basına yansıyan bu sözlerinden yaşadığı hayal kırıklığının boyutunu anlıyoruz. Yıllarca sözcülüğünü yaptığı, imajlarını düzenlemek için elindeki medya imkanlarını sunduğu burjuvazinin kendisini yalnız bırakmasını anlayamıyor. Geçmişte vizyoner bakışlarını, rafine zevklerini öve öve bitiremediği burjuvaziye kızgın, ihanete uğramış hissediyor. Durduğu yerden haksız mı bakalım, örneğin 19 Eylül 2019’da kendi sayfasında neler yazmış:

“Çocukluğu ve gençliği Koç Grubu’na yönelik suçlamaları dinlemekle geçmiş biri olarak, yıllar sonra gelinen noktada, Türkiye’de yaşayan her yurttaşın bu gruba ve bu aileye en azından asgari bir saygı duyması gerektiğini düşündüm hep. Pek çok yanlışları da olsa, Türkiye’nin sanayileşme hamlesi sırasında uluslararası marka olma konusunda geç kalmış olduklarını düşünsem de 70’li yıllarda ellerini taşın altına koyduklarını ama ağır taşlardan uzak durduklarını idrak etmiş olsam da bu grup ve bu aile Türkiye için önemlidir. 150 bine yakın insana doğrudan iş sağlayan, bunun birkaç katı insana dolaylı istihdam yaratan, Türkiye’nin ihracatının yüzde 16’sını tek başına gerçekleştiren ve bunu yaparken siyasi desteğe mazhar olmayan bir gruba saygı duymak gerekir” 1

Anlıyoruz, Altaylı’nın burjuvazinin toplumdaki rolü, düzendeki sorumluluğu ile ilgili sorunu yok. Örneğin, alt sınıf olarak tanımladıklarının neden çoğunluğu oluşturduğu ile ilgili bir sorgulama yaptığına dair emare de yok. Evet, çoğunluğu yoksul ama aynı zamanda asil ve gururlu olarak tanımlıyor , en azından ihanet etmeyeceklerini düşünüyor. Yukarıda saygı duymamız için bizi hizaya sokmaya çalıştığı grubu da bir anda kasaba esnaflığına dönüştürüyor. Bu gelgitler sırasında kafasını çok meşgul eden sorunun yanıtını bulamıyor çünkü şu tespitten çıkamıyor. “Türkiye’nin ihracatının yüzde 16’sını tek başına gerçekleştiren ve bunu yaparken siyasi desteğe mazhar olmayan bir gruba saygı duymak gerekir” Sanıyor ki burjuvazi başarılarını siyasi destek olmadan yapmış. O siyasi desteğin bugün şikayet ettiği suskunluğun nedeni olduğunu anlaması için sanırım zaman ihtiyacı var.

Altaylı’nın haklı olarak şikâyet ettiği hukuk, aslında sözcülüğünü yaptığı burjuva egemenlerinin hukuku. Bugün burjuvazinin; iktidarını sürdürecek, sömürüye devam edecek, iş cinayetlerinin üstünü kapatacak, teşviklerin akmasını sağlayacak ve bu konuda kendisinin yanında olacak hukuka ihtiyacı var.

Ve bumerang gibidir hayat. Belki 25 yıl önce Hayata Dönüş için yazdıklarından pişmandır.2

Belki iktidara verdiği şu destek için,

“Ben bugünkü iktidarın bu ‘‘komplekssiz tavrı’’nı çok beğeniyorum. Meclis’teki mutlak hákimiyetlerine rağmen bu ülkeyi ‘‘dediğim dedik, çaldığım düdük’’ tavrıyla yönetmiyorlar.
Türkiye gerçek demokrasiye ancak böylesine ‘‘kompleksten uzak’’ bir tavırla ulaşacak.”
3

Sonuç yerine ; Altaylı patronlarına kızgınmış. Patronları hep aynıydı. Kendi çıkarları neyse her zaman onu yaptılar. Bugün Altaylı’dan bir çıkarları kalmayınca bir peçete gibi buruşturup kenara attılar. Evet, haksızca içeride Altaylı. Fakat burjuvazi hep aynıydı.

  1. https://fatihaltayli.com.tr/yazarlar/fatih-altayli/2019-09-19/mustafa-kocun-vizyonu ↩︎
  2. 20 Aralık 2000 Hürriyet ↩︎
  3. https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/fatih-altayli/kuran-kurslari-ve-komplekssiz-bir-hukumet-188742 ↩︎

Patronların Kirli Ağı ve İşçi Sınıfının Afyonu: Futbol!

Bugün, Mert Hakan Yandaş ve Metehan Baltacı gibi ünlü futbolcuların tutuklanmasıyla gündeme gelen şike ve bahis soruşturmaları, futbol denilen devasa sektörün kokuşmuşluğunu örten göstermelik bir operasyondan ibarettir. Bu süreç, bataklığı kurutmak yerine, bataklığın üzerindeki birkaç sineği avlayarak halka “adalet tesis ediliyor” yalanını yedirme çabasından başka bir şey değildir.

Futbol, artık bir spor, bir oyun ya da bir kültür faaliyeti değil; dünyanın her yerinde kapitalizmin en parlak, en kârlı endüstriyel metası haline dönüşmüş bir sektördür. Milyarlarca Euro’luk yayın hakları, sponsorluk anlaşmaları ve oyuncu transferleri üzerinden dönen bu çarkın tek bir amacı vardır: Kâr hırsı. Kârın mutlak tanrı olduğu bu sistemde, haksız kazanç, manipülasyon ve kara para aklama faaliyetleri, bir sapma değil, bizzat sistemin doğal ve kaçınılmaz bir sonucudur.

Peki bu kirli ağın tepesinde kimler oturuyor? Elbette ki patron sınıfı. Ali Koç’tan Sadettin Saran’ına, Dursun Özbek’ten Erden Timur’una kadar, eski ve mevcut tüm kulüp başkanları ve federasyon yöneticileri; bu ülkenin en büyük holdinglerinin, inşaat şirketlerinin ve finans baronlarının temsilcileridir. Onlar, futbolu bir spor olarak değil, sermayelerini katlama ve siyasi nüfuz sağlama aracı olarak kullanırlar. Burada asıl mesele, sadece sahada şike değil, bu devasa sektör üzerinden yasa dışı bahis ve kumar paralarının aklanmasıdır. Metehan Baltacı’nın üç liradan dokuz lira kazanacağı önemsiz bir bahis ya da Mert Hakan Yandaş’ın slot çevirmesi değil; bu patronların şampiyonlukları dahi belirleyecek düzeydeki büyük çaplı finansal operasyonları ve yasadışı fonların futbol üzerinden meşrulaştırılması asıl suçtur. Tabi ki kumarın her türlüsü toplumsal bir yıkım ve suçtur, ancak burada birkaç futbolcunun küçük suçu ile burjuvazinin devasa kurumsal suçları arasındaki farkı görmek gerekir. Tutuklanan futbolcular, Türkiye’deki ciddi kumar bağımlılığı sarmalının ve futbol üzerinden dönen devasa kara para döngüsünün küçük ve feda edilebilir parçalarıdır.

Soruşturmaların kilitlendiği noktada burasıdır: Futboldaki kirliliği temizlemesi beklenen devletin kendisi; bu patronların devleti, burjuvazinin iktidar aygıtı olmasıdır. Neoliberalizm, devletin tüm mekanizmalarını sermayenin hizmetine sunmuşken, holding sahiplerini kökten soruşturmasını beklemek, saflıktır. Sistem, patronlar ve sermaye lehine çalışmaktadır.

Peki hiç mi patronlar yargılanmadı? Evet yargılandı, hapis yattı. 2010’ların başında Aziz Yıldırım, bugün ise Murat Sancak gibi patronlar yargılanıyorsa, bunun tek açıklaması vardır: Adaletin tecellisi değil, iktidar içindeki farklı burjuva kliklerin ve hiziplerin ekonomik ya da siyasi bir çatışma alanına dönüşmesidir. Bir patronun gücü, siyasi rüzgârın değişmesiyle sınırlanabilir ancak sistemin kendisi asla sorgulanmaz. Çark dönmeye devam eder. 2011’de Fethullahçılar güçlü zaman yaşarken şike soruşturmasından yargılanan Aziz Yıldırım, 17/25 Aralık operasyonu sonrası devlet içi çatışma sonrası Fethullahçıların yargıda güç kaybetmesiyle “FETÖ mağduru” olmuştu. Bugün tutuklanan Ethem Sancak’ın kardeşi Murat Sancak’ın da benzer bir iktidar içi hizip çatışması içerisinde gözden çıkarılıp yargılandığı açık bir durumdur.

Futbol, en başta İngiltere’deki fabrika işçilerinin oynadığı bir sporken; zamanla, sermayenin ellerinde sahte bir rekabet ve tüketim ideolojisiyle kitlelerin bilincini uyuşturan modern bir afyona dönüşmüştür. Portekizli diktatör Salazar’ın ülkeyi 3F ile “Fado, Fiesta, Futbol” ile yönettiği itirafı, futbolun siyasi bir oyalama aracı olarak ne kadar kritik olduğunu bizlere kanıtlamaktadır. Metin Kurt da bu gerçeği yıllar önce “Futbol borsada değil, arsada güzel.” diyerek dile getirmişti.

Patronların oyuncağı olan futbolu, yeniden sınıfın oyunu yapmak; paranın saltanatını yıkmaktan geçmektedir. Bu da sosyalist bir devrimci dönüşümden geçer. Ne zamanki işçi sınıfı, sadece futbol sahalarını değil, fabrikaları, iktidarı ve tüm toplumsal hayatı ele alırsa, o zaman futbol da gerçek anlamına kavuşacak; kara para aklama, rüşvet ve bahis denen kavramlar, patronlarıyla beraber tarihin çöplüğünü boylayacaktır.

Kirliliğin kaynağı basit futbolcu isimleri değil, bu sektörü yaratan ve yöneten kâr hırsıdır, yani patronlardır. Hesap sorulacaksa; sporu, kültürü ve sanatı kâr aracı haline getirdikleri için onlar yargılanmalıdır!

Birlik ve Dayanışma Hareketi Kasım Ayı Buluşmaları Tamamlandı

Birlik ve Dayanışma Hareketi Kasım Ayı Buluşmaları Tamamlandı

Birlik ve Dayanışma Hareketi’nin, “Emeğimizin her gün en ağır şartlarda sömürüldüğü, değersizleştirildiği, artık en temel ihtiyaçlarımız için bile direndiğimiz bu çürümüş düzene karşı bir araya geliyoruz.” diyerek duyurduğu “Birlik ve Dayanışma Buluşmaları” Kasım ayı toplantıları tamamlandı.

  • birlik ve dayanışma buluşmaları

İstanbul’da Bağcılar, Esenyurt, Kadıköy, Esenler, Şişli, Sultangazi, Avcılar, Küçükçekmece Cennet Mahallesi, Bakırköy, Beyoğlu, Eyüpsultan ve İkitelli’de; İzmir’de Buca, Karşıyaka ve Bornova’da; Ankara ve Edirne’de emekçilerin, kadınların ve gençlerin katılımıyla gerçekleştirilen toplantılarda Birlik ve Dayanışma Hareketi’nin örgütlenmesi ve önümüzdeki dönem atacağı adımlar da ele alındı.

Birlik ve Dayanışma Hareketi mahallelerde, işyerlerinde, fabrikalarda, atölyelerde, emekçileri bulunduğu her alanda sömürü düzenine, gericiliğe, geleceksizliğe karşı örgütlenmeye yan yana gelmeye ve mücadeleyi yükseltmeye davet ediyor.

Avukatlar Hak Arayışında

Ankara Birlik ve Dayanışma HareketiMelisa Celep

Ankara Barosu öncülüğünde salı günü Sıhhiye Adliyesi önünde düzenlenen Savunma Nöbeti eylemi ile beraber avukatlar; haksız yere tutuklanan meslektaşları, savunmanın bağımsızlığı ve insan onuruna yakışır bir düzen için tüm yurttaşları mücadeleye çağırmaktadır.

Avukatlar; Anayasa Mahkemesi kararına rağmen tutuklu bulunan Av. Şerafettin Can Atalay’ın, müvekkilini en iyi şekilde savunmak gibi avukatlık mesleğinin temel sorumluluklarından olan bir suçlama ile tutuklanan ve tecrit edilen Av. Mehmet Pehlivan’ın, haksız ve hukuksuz yere yıllarca içeride tutulan, bir gece ansızın tahliye edilip ertesi gün tekrar tutuklanan Av. Selçuk Kozağaçlı’nın ve daha ismi sayılamayacak birçok avukatın tahliye edilmelerini talep ediyorlar ve bunun için direniyorlar.

Ankara Barosu Başkanı Av. Mustafa Köroğlu açıklamalarında “Bugün verdiğimiz mücadele yalnızca avukatların meslek hakkı mücadelesi değil bu toplumun her bir ferdinin onuru, özgürlüğü ve geleceği için verilen bir mücadeledir.  Savunma yurttaşın devlete karşı ilk güvenlik hattıdır.” sözleriyle eylemin yalnızca tutuklu avukatların tahliyesine yönelik olmadığını; avukatların, yurttaşın iktidar karşısında savunulması için vazgeçilmez bir unsur olduğunu, avukatlara yönelik müdahalenin yalnızca tutuklanan, bastırılmaya, sindirilmeye çalışılan avukatların haklarının ihlali değil tüm yurttaşların temel hak ve özgürlüklerinin iktidar karşısında savunulması hakkının gasbına yönelik olduğunu vurgulamıştır.

Savunma hakkına yönelik müdahalenin; özellikle emekçinin hakkını savunan, patron örgütlerine boyun eğmeyen, güçlüye karşı çıkan, emekçi halkın her daim yanında olan halkın avukatlarına yönelmesi bir tesadüf değildir. Günümüz hukuk sistemlerinin sermayeyi savunmak ve sömürüye meşru zemin oluşturmak için kurgulandığından şüphe edilmemelidir. Bu hukuk düzeninde emekçilerin mücadelelerin sonucu olarak kazanılmış bazı hakları mevcuttur. Bu haklar gökten inmemiştir. Bu hakların her birinde emekçi mücadelesinin tarihi gizlidir. İşçilerin, emekçilerin örgütlülüğü zayıflar zayıflamaz iktidar ve sermaye örgütü bu haklara saldırmaya ve onları budamaya koşturmaktadır. Bu düzenin hukuk sisteminin, emekçiden yana en ufak kazanıma dahi tahammülü yoktur. Biz bu saldırıyı; turizm sektörü işçilerinin hafta tatili izinlerinin dahi budanmasında, çocuklarımızın sermayeye peşkeş çekilmesi için zorunlu eğitimin kısaltılmak istenmesinde, kıdem tazminatı hakkının kaldırılmaya çalışılmasında, genel sağlık sigortası priminin yurttaşa yüklenmesiyle temel sağlık hakkından dahi mahrum bırakılmaya çalışılmamızda görüyoruz.

Savunma Nöbetinde örgütlü bir kötülük karşısında örgütlü bir mücadele örmenin, güçlü olanın değil haklı olanın kazandığı bir düzen kurmanın elzemliği bir kere daha vurgulanmıştır. Haklı olduğumuzu biliyoruz, peki gücümüzü nerde arayacağız?

Gücümüz birliğimizdedir. Emeğimizin sömürülmemesi, patron örgütlerinin ve emperyalizmin ülkemizde istediği gibi at koşturamaması, savunmanın ve yargının bağımsızlığı için yapmamız gereken bir araya gelmek ve mücadele etmektir.

Asıl Engel Düzen

“İzmir’in Gaziemir ilçesinde doğuştan engelli kızı Feride Sayılır’ı (30) pompalı tüfekle vurarak öldüren kanser hastası Hüseyin Sayılır (63), aynı silahla intihar etti. Psikolojik sorunları olan ve yaklaşık 3 yıl önce eşinden boşanan Hüseyin Sayılır’a bir süre önce kolon kanseri teşhisi konulduğu öğrenildi. Ölenlerin yakınları ise Hüseyin Sayılır’ın kendisine bir şey olması halinde engelli kızına kimin bakacağına yönelik endişe taşıdığını söyledi.”

Geçtiğimiz ay böyle bir haber düştü önümüze. Elbette “yürek burktu” ve unutuldu. Unutulmasa ne olacak? Felaketlere yetişilemiyor; her gün her yerden bir acı haber geliyor. Bu ne ilk ne de sonuncusu. Felaket büyük olursa gündem oluyor, onun da unutulma süresi biraz daha uzuyor, o kadar.

Tüm bu felaketler kader değil, kontrolsüz yönetimin sonucu da değil; aslında bilinçli bir tercihin sonucu. Evlerimiz sağlam değil; barınmak için güvenlikten ziyade kiraya ve evin işe olan yakınlığına bakıyoruz. Güvenilir ve sağlıklı beslenmek yerine ucuz olanı tercih etmek zorunda kalıyor, bu yüzden gıda endüstrisinin kimyasal ürünlerini tüketiyoruz. Yere düşene kadar hastalık umurumuzda olmuyor, çünkü nitelikli sağlık hizmeti artık bir lüks. Güvenlik ayrı bir sorun, çeteler normalleşti. Bu satırların sonu gelmez…

Ve evet; engelli çocuğu olan bir anne babanın en büyük korkusu da “Benden sonra çocuğuma ne olacak?” endişesidir.

Bugün Dünya Engelliler Günü. Bugün sponsorlar toplantılar düzenleyecek, engelli yaşamını bir “pazar” olarak görenler etkinlikler yapacak, bizler ise kaldırımdaki sarı çizgilerin anlamını anımsayacağız. Otoparkta engelli yerine park edenleri ayıplayacağız belki ama bir noktada şunu sormamız gerekecek: Bu kadar engelli nerede?

Bu kadar engelli toplumun dışında, evlerine hapsolmuş durumda. Çünkü nitelikli eğitim verilmiyor. Farklı engel grupları aynı sınıflarda toplanarak eğitimciler çaresizlik içinde bırakılıyor. Kaynaştırma eğitiminin engelli bireyleri toplumla bir araya getirmeyi amaçladığı fark edilmeden, onlar eğitim dışına itilmeye çalışılıyor. İş yerlerinde engelli çalıştırmak zorunlu olduğunda, maaşı verilip “Sen kendini yorma, gelme” deniliyor. Çalışamayacak durumda olanlara ise belli şartları yerine getirmeleri kaydıyla asgari ücretin yarısı reva görülüyor. Kısacası engelliler yok sayılıyor, sosyal dışlanma yaşıyor.

Oysa engelli olmak bir yük değildir. Onlara topluma faydalı olacakları olanaklar sunulmalı, toplumla sosyal ilişki kurmaları sağlanmalı. Bunun bir yardım değil, bir hak olduğu bilincine sahip bir siyasetin üretilmesi tek çaremiz.

Evet, yaşadığımız toplumu dönüştürmemiz gerekiyor. Gerekiyor ki kaldırımdaki sarı işaretlerin bir anlamı olsun ve hiç kimse, engelli çocuğunu geride bıraktığında onun yalnız kalmayacağı bir düzenin varlığından şüphe etmesin.

Birlik ve Dayanışma Gazetesi 5. Sayısı ile Alanlarda!

Birlik ve Dayanışma Gazetesi 5. Sayısı ile Alanlarda!

Beşinci sayımız “Paranın Saltanatına Karşı Birlik ve Dayanışma’yı Yükseltelim!” manşetiyle alanlarda.

Birlik ve Dayanışma Hareketi’nin, iki haftalık halk gazetesi 5. sayısı ile emekçilerle buluşuyor. Birlik ve Dayanışma Gazetesi’nin beşinci sayısı “Paranın Saltanatına Karşı Birlik ve Dayanışma’yı Yükseltelim!” manşetiyle çıktı.

Hakları için direnen işçiler kazanacak!

Hakları için direnen işçiler kazanacak!

Hilton İstanbul Bosphorus Otel tadilat şantiyesinde Berko İnşaat bünyesinde çalışırken haklı fesih yaparak işten ayrılan Dev Yapı-İş Sendikası üyeleri hakları için direniyor.

Birlik ve Dayanışma Hareketi olarak direnen inşaat işçilerinin yanındayız.

Türkiye İş Cinayetleri Rejimi

Bu yazı Birlik ve Dayanışma Gazetesi’nin 4. sayısında yayımlanmıştır.

Türkiye’de iş cinayetleri her geçen gün artarak devam ediyor. Her sabah gazetelere, haber sitelerine ya da sosyal medyaya yansıyan ölüm haberleri, artık neredeyse sıradanlaşmış durumda. Oysa bu ölümler birer “kaza” değil, açıkça önlenebilir cinayetlerdir. Her biri, alınmayan önlemlerin, görmezden gelinen denetimsizliklerin ve sermayenin sınırsız kâr hırsının sonucudur.

Kocaeli’nin Dilovası ilçesinde bir parfüm atölyesinde meydana gelen patlama ve ardından çıkan yangın, bu gerçeği bir kez daha gözler önüne serdi. Atölyede çalışan 2’si çocuk, 6 kadın işçi yanarak hayatını kaybetti. Olay yerinde iş güvenliği önlemlerinin alınmadığı, uygun havalandırma sistemlerinin olmadığı ve kimyasal maddelerin gelişigüzel depolandığı ortaya çıktı. Aynı hafta, Ordu’nun Fatsa ilçesindeki bir taş ocağında göçük meydana geldi. 25 yaşındaki Burak Kilci ve 75 yaşındaki Ahmet Şahin yaşamını yitirdi. Fatsa’daki facia, Karadeniz Teknik Üniversitesi’nin hazırladığı ön rapora göre, “önceden fark edilmesi ve önlem alınması mümkün bir zemin kayması” nedeniyle yaşanmıştı.

Bu iki olay, sadece bir haftalık süreçte basında öne çıkanlar. Oysa veriler, her gün ortalama 5 işçinin iş cinayetlerinde hayatını kaybettiğini gösteriyor. Her ay onlarca işçi, bazen bir inşaat iskelesinden düşerek, bazen bir madenin karanlık tünelinde göçük altında kalarak, bazen de bir fabrikanın üretim hattında makineye sıkışarak yaşamını yitiriyor.

Rakamların Ardındaki Gerçek

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi (İSİG) tarafından yayımlanan veriler, bu tabloyu tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor. 2025 yılının ilk on ayında en az 1737 işçi yaşamını yitirdi. Ancak bu rakamlar yalnızca tespit edilebilenleri kapsıyor. Zira İSİG’e göre iş cinayetlerinin yalnızca %57’si ulusal basına yansıyor, geri kalan %43’ü ise işçilerin yakınları, mesai arkadaşları, yerel basın, sendikalar ve iş güvenliği uzmanlarının bildirimleriyle öğreniliyor. Bu durum, gerçek sayının açıklananın çok üzerinde olduğunu gösteriyor.

Yani resmi veriler, buzdağının yalnızca görünen kısmı. Binlerce işçinin ölümü sessizlik içinde, hiçbir gazete manşetine çıkmadan, hiçbir bakanın açıklamasına konu olmadan, hiçbir şirket sahibinin yargı önüne bile çıkarılmadan yaşanıyor.

Kayıt Dışı, Güvencesiz, Sendikasız Çalışma

Türkiye’de özellikle küçük ve orta ölçekli işletmelerde, hatta kimi büyük firmaların taşeronlarında bile kayıt dışı çalışma yaygın. Bu işletmelerde sigortasız, güvencesiz ve sendikasız binlerce işçi çalıştırılıyor. Kadın işçiler ve çocuk işçiler en savunmasız kesimi oluşturuyor. Yine İSİG’in yüzde 25’ini yerel kaynaklardan ve gelen bildirimlerden aktardığı kadarıyla 2024 Eylül-2025 Ağustos döneminde en az 72 çocuk çalışırken hayatını kaybetti. Bu durum Türkiye’de çocukların emeğinin nasıl sömürüldüğünü nasıl ölüme mahkûm edildiğini gözler önüne seriyor.

İnsanlık dışı çalışma koşulları, 12-14 saati bulan mesailer, yetersiz iş güvenliği ekipmanları ve sürekli üretim baskısı. Devletin iş teftiş kurulları ise çoğu zaman ya denetim yapmıyor ya da patronların lehine davranarak göz yumuyor.

Oysa mevcut yasalar doğru şekilde uygulansa bile iş cinayetlerinin sayısı ciddi oranda azalabilir. Ancak sermaye çevreleri ve onların çıkarlarını koruyan siyasi iktidarlar, bu yasaların hayata geçirilmesini istemiyor. Çünkü iş güvenliği, güvenceli istihdam ve insanca ücret, sınırsız kâr hırsının önündeki en büyük engel.

İktidarın politikaları, yıllardır işçiyi değil patronu korumak üzerine kurulu. Teşvikler, vergi indirimleri, esnek çalışma yasaları hep sermaye lehine çıkarılıyor. İşçi ölümleri karşısında ise sessizlik hâkim. İş cinayetleri, bu düzende “ekonomik büyümenin bedeli” olarak görülüyor.

Sendikal örgütlenme üzerindeki baskılar, grev yasakları ve toplu sözleşme süreçlerindeki müdahaleler, işçilerin kendi haklarını savunmasının önüne geçiyor. İşçilerin örgütsüzlüğü, sermaye açısından bir avantaj olarak görülüyor; çünkü dağınık, korku içinde yaşayan işçilerden daha uysal bir “emek ordusu” yaratılabiliyor.

Çözüm Nerede?

Tüm bu tablo içinde sorulması gereken soru şu: Bu karanlık düzen değişebilir mi?

Evet, değişebilir. İş cinayetlerinin son bulması, işçilerin kendi iktidarlarını, yani emeğin ve hayatın değer gördüğü bir düzeni inşa etmesiyle mümkün. Ancak o zaman her ölümün ardından tekrarlanan “ihmal zinciri” kırılabilir; üretim, insanın insanca yaşaması için yapılır hale gelir. Çözüm, işçi sınıfının örgütlü mücadelesinde.

Neden ve Nasıl Mücadele?

Bu yazı Birlik ve Dayanışma Gazetesi’nin 4. sayısında yayımlanmıştır.

Hayatımızın nasıl gittiğini anlatırken “Ne yapalım, mücadele ediyoruz” cümlesini çok sık kullanmışızdır. Buradaki “mücadele” kavramını; geçim kaygısı, çocukların eğitimi, tencerede bir tas yemeğin kaynaması, sevdiklerimize ayırdığımız vakit, ödenecek kira ve faturalar kısacası günlük hayatımızı anlatmak için kullanıyoruz.

Yaşamak bile artık mücadeleyle özdeşleşmiş durumda. Günümüz Türkiye’sinde çabalamak, bütçeyi planlamak, açığı nasıl kapatırız düşüncesiyle cebelleşmek ve tüm bunları yaparken akıl sağlığımızı da korumayı başarmamız gerekiyor.

Şüphesiz “yaşam mücadelesini” sürdürmeye devam edeceğiz. Fakat tüm bu çabayı normal görmeyecek, kanıksamayacak ve alışmayacağız. “İnsan hem çalışır, hem de geçim kaygısıyla boğuşur mu?” sorusunu sormaktan, bu düzenin insana yabancı olduğunu vurgulamaktan geri durmayacağız.

Bu yazılanlara karşı çıkacak var mı diye düşünülebilir. Çoğumuzun aklına sokak röportajlarında birden beliren ve tüm bu sorunların gerçek olmadığını iddia eden; Türkiye’de yoksulluk, açlık, işsizlik, geleceksizlik olmadığını savunan kimileri gelse de… O karnı tokların nereden beslendiği, sırtlarını kimlerin sıvazladığını hepimiz biliyoruz. Kavgamız onlarla da değil; bu düzenin bekçileriyle, patronlarla, holdinglerle, gericiliğin savunucusu tarikat ve cemaatlerle.

O halde, “mücadele ediyoruz” kalıbını artık farklı cümlelerde kullanmaya başlamamız gerekiyor. Örneğin “Haklarımız için mücadele ediyoruz.”, “Emperyalist projelerin karşısında mücadele ediyoruz.”, “İnsanca bir yaşam için mücadele ediyoruz.”, “Örgütlü bir şekilde mücadele ediyoruz.”

Türkiye’de emekçiler bunu başardığında, bu memleketin tarihinde yeni bir sayfanın açılacağına inanıyoruz.

Yıllardır sömürü düzeninin suçu gizlensin diye ya kişiler ya da partilere işaret edildi. Sorun kapitalizm değil, yönetenlerin beceriksizliği denildi. Yıllardır kurtuluş ve refah denilerek emperyalist projeler övüldü. Türkiye otoyollarından, köprülerine, fabrikalarından limanlarına kadar peşkeş çekildi. Yıllardır özgürlük denilerek gerici örgütlenmelerin önü açıldı, meşrulaştırıldı. Gençlik tarikat yurtlarında ölüme itildi, gericilik toplumun her yanını sardı.

Tüm bu çıkışsızlık ise fırsat bilinerek “sahte umutlar” halkın karşısına çıkarıldı, sağcı ittifaklar AKP’den kurtulacağız denilerek övüldü. Meclis, Türkiye tarihinin en sağcı meclisi halini aldı.

Artık emekçilerin siyasete müdahil olması gerekiyor.

Nasıl mı? Tabii ki mücadele ederek…

Hem emeğe yönelik saldırıların karşısında yanı başımızdaki dostlarımızla birlikte durarak, hem de memleketin başına çöreklenmiş emperyalistlere, holdinglere, gericiliğe karşı yeni bir ülkenin kavgasını örgütlü bir halk olarak vererek.

Hepimizin içinde yaşam kaygısı kadar, memleketin gidişatından duyduğumuz kaygı var. Artık bu durumu değiştirmemiz, kaygılanmak yerine harekete geçmemiz, adım atmamız gerekiyor. Birlik ve Dayanışma’cılar bu yolu açmak, büyütmek ve yaşanabilir bir ülke için mücadele ediyor, tüm emekçileri birlikte yürümeye çağırıyor.

Eşitliğin ve Özgürlüğün Ülkesini Kuracağız!

Eşitliğin ve Özgürlüğün Ülkesini Kuracağız

25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele Günü’nde Birlik ve Dayanışma Hareketi İstanbul Bakırköy Özgürlük Meydanı’nda eylem ve basın açıklaması gerçekleştirdi.

AKP’nin kadın düşmanı politikalarına, sömürüye ve geleceksizliğe karşı kadınların mücadeleye çağırıldığı eylemde okunan basın açıklaması şu şekilde:

“Kadına yönelik şiddetin her geçen gün artışına, kadınların yok sayılmasına, ülkemizin karanlığa sürüklenmesine geçit vermiyoruz!

Ülkemizde yürütülen kadın politikaları her geçen gün bizi daha zor koşullara itiyor. Çalışma hayatından, toplumsal koşullarımıza; kadın özgürlüğünden anayasal haklarımıza kadar birçok başlıkta kadınlar yaşamlarının devamı için mücadele ediyor. Kadına yönelik şiddeti, tacizi ve sömürüyü neredeyse kolaylaştıran yasalar, düzenlemeler ve siyasi adımlar kadınları susturmak, sindirmek ve korkutmak için kullanılıyor.

Kadın istihdamı ve kadınların ekonomik bağımsızlığı iktidar eliyle saldırı altındadır. Ülkemizde emekçi kadınlar iki kat sömürüye maruz kalmaktadır. Esnek ve güvencesiz çalışma, kadın emeğine saldırının en temel göstergesidir. Yarı zamanlı ve güvencesiz çalışma şekilleri; zaten emeği yok sayılan kadınları yalnızca ev içi yaşama, ev içi görünmez emeğe mahkûm bırakıyor. TÜİK verilerine göre kadınlarda ev işleriyle meşguliyetin iş gücüne dâhil olmama nedenleri arasındaki payı %42,9 olarak açıklanmıştır. Bu veriler kadınların ‘anne-eş’ kategorisinde değerlendirilmesine; dolayısıyla da kadının rolünün ev yaşamı içinde sınırlandırılmasına neden oluyor.

Rolü ev içi işlerle sınırlandırılan, birey değil anne olmakla tanımlanan kadınlar iktidarın kadın düşmanı politika ve söylemleriyle kuşatılıyor. Ülkemizde kadınlar iktidardan milletvekillerine; bakanlardan müezzinlere kadar herkesten ikincilleştiren nutuklar dinliyor! “Börek yapmayı bilmeyen kadının ailesi dağılmaya mahkûmdur” diyen Bakan Ayşen Gürcan’dan; pandemi döneminde artan kadına şiddet olaylarına “Tolere edilebilir” diyen Bakan Derya Yanık’a kadar, iktidarın temsilcisi pek çok isim, kadınları aşağılamaktan geri adım atmıyor. Kadınların özgürlüğüne ket vurmak için cemaat ve tarikatlarla kol kola girerek başlattıkları siyasi projeleriyle kadınlar gericiliğin pençesine bırakılıyor. Kaç çocuk yapacağımızdan nasıl giyineceğimize; nerede-saat kaçta bulunabileceğimize; nasıl kahkaha atacağımıza kadar karar verip bizlere had bildirenler; ülkemizdeki en büyük soygunları, ahlaksızlıkları, haksızlıkları ve hukuksuzlukları yapanların bizzat kendileridir! Gerici kadın düşmanı iktidarın temsilcilerine soruyoruz: Siz bu cesareti nereden alıyorsunuz? Kadınlar her gün tacizle, şiddetle yüz yüze gelirken neredesiniz? Ülkemizde kadınlar, çocuklar istismar ve şiddetin hedefiyken sizin göreviniz kadınlara ders vermek mi?

Sömürünün en ağır koşullarını yaşadığımız ülkemizde her gün daha fazla yoksullaşmanın, ekonomik krizin, artan fatura ve kiraların, her geçen gün düşen alım gücünün faturasını ödemek zorunda bırakılıyoruz. Krizin faturası emekçilere kesilirken, yeni anayasa, Orta Vadeli Program diye tanıttıkları adımlar; yine kadın emeğine saldırıyor. ‘Güvenceli esneklik’ biçimi istihdam politikalarında yerini aldığı andan itibaren özellikle de kadınları işaret etmesi bizler için şaşırtıcı değil. Kadınların ev içi yükleri göz önüne alındığında, esnek çalışma için en uygun emekçi grubu olduğu düşünülüyor. Böylece hem ‘aile kurumu’ korunmaya; yani ev işleri yapılmaya devam edilecek hem de bu sorumluluklar kamusal hizmetler olarak üstlenilmeden istihdam sağlanacak. Kadınlar adına konuşan kimi isimler bu çalışma biçimini bizzat kadınların talep ettiğini bile ifade ediyor. Bu yeni model, kadınlara asgari ücret hatta kimi zaman asgari ücretin de altında kazanacakları bir çerçeve sunuyor. Esnek ve parçalı işlerde çalışan kadınların işverenler tarafından işten çıkarılmasını da kolaylaştırıyor. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğine dayanan bu düzenlemeye karşı mücadeleyi yükselteceğiz!

İçinde yaşadığımız kapitalist sistem kadının cinsiyet rolünü ve sınırlarını belirlerken onu sömürmeyi ve aşağılamayı başarıyor. Özellikle medyada kadının ihlal edilen hakları ve özgürlükleri apaçık işlenirken aslında kadına yönelik suç teşvik ediliyor. Dizileriyle, filmleriyle, reklamlarıyla kadına dönük şiddet, taciz, sömürü, ayrımcılık, aşağılama ve gericilik neredeyse ‘normal’ olarak gösteriliyor. Bu gösterilen apaçık şiddet bazen ‘geleneksel aile yapısı’ kisvesine bürünüp muhafazakârlık adı altında onaylanıyor. Gericilik bir dünya görüşü değildir; gericilik kadının hayatını kuşatan ve toplumsallaştıkça kadının yaşamını tehdit eden başlı başına bir mücadele başlığıdır.

2021 yılında AKP iktidarının bir gece vakti İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı almasının nedeni de ‘geleneksel aile yapısı’nı korumaktı. Bu kararla hız kazanan kadın düşmanlığı 6284’ü uygulamamakla devam etti. Taciz failleri, tecavüzcüler komik rakamlarla hapis cezaları alırken faillere iyi hal, pişmanlık ve tahrik indirimleri neredeyse onları takdir etmek adına uygulanıyor. Suçun gerçekleşmemesi için caydırıcı önlemler alınmadığı gibi, işlenen suç üzerine yargı süreci de böyle akıl almaz şekilde işletiliyor. Tüm bunlar yetmezmiş gibi iktidarın kendi dili, şiddeti önlemek şöyle dursun, adeta teşvik ediyor.  2025 yılının ilk 6 ayında öldürülen 136 kadının ölüm sebebi işte burada aranmalıdır.

Özellikle son bir yıldır dile getirilen 2025-2026 Aile Yılı projesi, eğitimden sosyal yaşama kadar kadınların ve çocukların en temel haklarına saldırıyor; laikliğin tasfiyesinde yeni adımların kapıda olduğunu bizlere haber veriyor. Laikliğin tasfiye edilmesi kadınların gericilikle kuşatılması demektir. Laikliğin tasfiyesi, meydanın tarikatlara ve dinci gerici çetelere bırakılması demektir.

25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele ve Dayanışma Günü’nde bir kere daha ilan ediyoruz:

Şiddeti, sömürüyü meşrulaştıran bu düzene ve AKP’ye karşı kadınlar susmayacak!

Eşitlik, laiklik ve özgürlük için mücadeleyi yükseltiyoruz!

Ülkemizin bu karanlığa sürüklenmesine geçit vermiyoruz!”