Ana Sayfa Blog Sayfa 10

Her Gün Gericilik

gericilik

Çorum Hitit Üniversitesi Erol Olçok Eğitim ve Araştırma Hastanesi acil servisinde görevli hostesler, acil müşahede salonlarında yatan hasta ve yakınlarına cuma namazı sonrası dualattırdıklarını iddia ettikleri kekleri dağıttı.

Gericilik bir dinamik olarak yargı, eğitim ve sağlıkta etkili olmak için hiçbir fırsatı kaçırmıyor ve gericiliği topluma enjekte ediyor. Daha önce  Ruh ve Sinir Hastalıklarında “İmam Terapisi “ tedavi olarak gündeme gelmişti. Kürtaj hakkına saldırı, hastanelerde Kuran Kursu, helal kan, helal ilaç tartışmaları son yıllarda gündeme giren sağlıkta gericilik başlıkları. Kadın hastasına bakmayı reddeden doktor ise hala görevinde. Daha önce iftar için ameliyatı bırakan doktor da olmuştu.

Sağlık zaten  piyasanın kıskacında. Özel hastaneler dev binalarda nitelikli hizmeti piyasanın belirlediği fahiş fiyatlar ile vermeye devam ederken yine “dev şehir” hastanelerinde şipşak bir muayene ile sağlığınızı kontrol etmeye çalışıyorsunuz. O kalabalık randevu sırasının başka şekilde erimesine de ihtimal yok zaten. Performans sisteminin kıskacına aldığı doktorların yaşadığı çaresizlik,  yanlış politikalar ile üniversite hastanelerinin iflasa sürüklenmesi, akademik ve bilimsel çalışmalara ayrılan cüzi rakamlar sorunlardan birkaç tanesi. Sağlık kuruluşlarında yaşadığı sorunları en yakınında olan sağlık personelinden çıkarmaya çalışanlar bir noktadan sonra gericiliğin ideolojik saldırısına direnemiyor.

Bilimin sağlık alanında gösterdiği ilerlemeleri tartışmaya gerek yok. Ancak bilimin hakim olması gereken bir yere gericiliğin sızma girişimleri siyasal iktidarın ideolojik savaşından başka bir şey değil. Her şekilde bu savaşı sürdürmeli ve gericiliğe karşı her alanda olduğu gibi sağlıkta da karşı koymalı aynı zamanda toplumcu sağlığın ne olduğunu sağlık hizmetlerinin temel hak olduğunu anlatmalıyız.

Orta Vadeli Program ve İşçi Sınıfı

orta vadeli program

Türkiye, 1990’ların sonu ve 2000’lerin başında yaşanan ekonomik krizler sonrası, gerçek sorunların çözümünden çok piyasayı rahatlatmaya yönelik uygulamalara yöneldi. 2001 krizinin ardından hayata geçirilen Orta Vadeli Program (OVP) işçi haklarını ve toplumsal ilerlemeyi göz ardı ederek, mali disiplin ve bütçe tasarrufu bahanesiyle çalışanların ücretlerini baskı altına aldı ve güvencesizliği artırdı.

OVP, 2003 yılında çıkarılan 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu kapsamında başlatılan, kamu maliyesinde şeffaflık ve hesap verebilirlik iddiasıyla sunulsa da, temel olarak kamu harcamalarını kısma ve işçi sınıfının hakkından tasarruf yapma amacı taşıdı.

OVP, 2005 yılında ilk kez uygulanmaya başlanmış ve Türkiye’nin ekonomik politikalarını üç yıllık dönemler halinde planlayarak kalkınma hedefleri doğrultusunda yayınlanmaya başlamıştır. Orta Vadeli Program, kamu ve özel sektör için ekonomik politikaların, sermaye kesimlerinin önceliklerini önceleyen, emekçilerin ihtiyaçlarını geri plana iten bir araç olarak kullanılmaktadır. Bu süreçte işçi sınıfının yaşam koşulları iyileştirilmek bir yana, ücret ve haklarında gerileme yaşanmış, gayrisafi yurtiçi hasıladan pay alma şansları azaltılmıştır.

Orta Vadeli Program,  Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı ile Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından hazırlanmakta, ardından Cumhurbaşkanı kararıyla yürürlüğe girmektedir. Orta Vadeli program planlanan  dönem aralığında izlenecek politikaların somut karşılıklarını göstermektedir. Somut politikaların şekillendirdiği önümüzde üç temel başlık mevcuttur;  Çalışma Hayatı, Kamu Harcamaları ve Yapısal Dönüşüm Politikaları.

İSTİKRAR ADI ALTINDA ÇALINAN KAYNAKLAR

Bu yıl 2026-2028 dönemini kapsayan Orta Vadeli Program yayımlanmıştır. Yayınlanan OVP’de, makroekonomik gelişmelerin gerekçesi olarak küresel belirsizliklere, ABD–Çin ticaret gerilimine ve Ortadoğu’da yaşanan savaşlara atıfta bulunulmaktadır. Ancak bu gelişmeler, programda emekçilerden daha fazla fedakârlık istenmesinin bahanesi hâline getirilmektedir. Enflasyonun düşürülmesi, bütçe disiplini sağlanması gibi hedefler doğrultusunda kamu harcamaları tasarrufa teşvik edilip önayak olunurken; ücret artışları baskılanmakta, sosyal yardımlar azaltılmakta, konut / enerji gibi temel tüketim harcamalarına yönelik dolaylı vergiler artırılmaktadır. Böylece krizlerin faturası, doğrudan işçi sınıfının sırtına yüklenmekte; uluslararası gelişmeler öne sürülerek emekçilerin cebinden çalınan kaynaklar, sermaye kesimine istikrar adı altında aktarılmaktadır.

Sırasıyla değerlendirmek gerekirse; emekçileri finansal politikaların çarptırılmış verileri ile günden güne sefalete sürükleyen ve yapısal politikaların somut sonuçlarını ele almak gerekir.

Yayınlanan program 2026-2028 dönemine dair bazı finansal öngörüler ve geçmiş döneme yönelik bazı değerlendirmeler içermektedir.

OVP’de Dünya genelinde ticaret hacmi artışının 2024’teki %3,5 seviyesinden 2025’te %2,6’ya gerileyeceği öngörülürken, gelişmiş ülkelerde bu oran %1,8, gelişmekte olan ekonomilerde ise %3,8 olarak tahmin edilmektedir. 2026 yılında ise küresel ticaretteki artışın %1,9 gibi daha da düşük seviyelere inmesi beklenmektedir.

TÜM BEDEL İŞÇİ SINIFINA

Dünya kapitalizmin krizi nedeniyle küresel daralmanın içerisindeyken, Türkiye’nin dış ticaret açığı  bu durumun kendisi etki etmeksizin ciddi boyutlarda seyretmektedir. TÜİK verilerine göre, dış ticaret açığı 2022’de 109,5 milyar dolar ile rekor kırmış; 2023’te 106 milyar dolar, 2024’te ise yaklaşık 82 milyar dolar olarak gerçekleşmiştir. Küresel ticaretin yavaşladığı, dış talebin daraldığı bir ortamda bu denli yüksek dış ticaret açığının devam etmesi, Türkiye ekonomisinin yapısal sorunlarını gözler önüne sermektedir. Küresel büyümenin yavaşladığı bir dönemde, ihracat artışıyla büyüme stratejisinin sürdürülebilirliği zaten sınırlıyken, Orta Vadeli Program hala dış ticaret açığını yüksek tutan üretim yapısını değiştirmek yerine, enflasyonu düşürme ve mali disiplin adına kamu harcamalarını kısmaya, ücretleri baskılamaya odaklanmaktadır. Türkiye, dış ticarette yapısal dönüşüm gerçekleştirmeksizin küresel daralma ortamında gücünü kaybederken; bu tablonun bedelini yine halk, yüksek enflasyon, düşük ücret ve artan yaşam maliyetiyle ödemektedir.

Net ihracattaki dalgalanmalar ve özellikle ilk yarıda büyümeye negatif katkısı, Türkiye ekonomisinin dış talebe olan bağımlılığını ve yapısal sorunlarını gözler önüne sermektedir. Bu durum, üretimin ve istihdamın sürdürülebilirliği açısından ciddi riskler taşırken, işçi sınıfı üzerinde ağır ekonomik yükler yaratmaktadır.

Yayınlanan programda anlatılan şekli ile; 2023 yılında Türkiye ekonomisinde sabit sermaye yatırımları ve kamu tüketiminde ise sırasıyla yüzde 8,6 ve yüzde 3,6’lık artışlar gerçekleşmiş; ancak bu artışlar büyümeye sağladığı katkı sınırlı kalmıştır. Sabit sermaye yatırımlarındaki artış, sermayenin üretim kapasitesini ve kâr marjını büyütmeye yönelik stratejik bir hamledir.

Makine-teçhizat gibi üretim araçlarına yapılan yatırımlar, verimlilik artışı sağlamıştır. Bu arada işçi sınıfının çalışma koşulları daha da kötüleşmiş yoğun sömürü, iş güvencesizliği ve esnek çalışma biçimleri de yaygınlaşmıştır. Sermayenin makineye olan yatırımının yalnızca üretimle sınırlı kalmadığını, aynı zamanda çalışma biçimlerinin, ücretlendirme sisteminin ve sermaye yapılanması ile birlikte emek üzerindeki baskının da biçim değiştirdiğini ve yeni bir çalışma biçimine; kalıcı istihdam yerine kısa süreli, proje bazlı, esnek iş modellerinin yaygınlaşmasına işaret eder.  Bu durum, işçilerin emeğinin değersizleşmesi ve iş güvencesinin azalmasına yol açmaktadır. .

Tarım sektöründeki istihdamın azalması, kırdan kente doğru süregelen göçün ve kırsal bölgelerin ekonomik dışlanmasının açık bir göstergesidir. Sanayi ve hizmet sektörlerinde yaşanan istihdam artışı ise, büyük ölçüde kayıt dışı, düşük ücretli ve sosyal güvenceden yoksun, göçmen ve çocuk işçilerin yoğunlaştığı işlerde yoğunlaşmıştır.

İnşaat ve hizmet sektöründeki yükselen istihdam artışı, geçici ve güvencesiz çalışma koşullarının yaygınlaşmasıyla birlikte anlam kazanmakta, işçi sınıfının yaşam koşullarını daha da kırılgan hale getirmektedir. İşsizlik oranındaki gerileme, iş gücüne katılımın artmasıyla bağlantılıdır; ancak bu durum, işçilerin genel ekonomik refahını artırmaktan çok, emek sömürüsünün derinleştiği ve çalışma koşullarının kötüleştiği bir tabloyu gizlemektedir.

İŞ GÜVENCESİZLİĞİNİN KURUMSALLAŞMASI

OVP’nin neoliberal politikaları çerçevesinde sunulan istihdam artışı, niceliksel olarak olumlu bir veri gibi görünse de, bu artışın büyük bölümü düşük ücretli, geçici ve sosyal güvenceden yoksun işlerde yoğunlaşmaktadır. Bu durum, işçi sınıfı üzerindeki sömürüyü derinleştirirken, istihdam rakamlarındaki iyileşme görünümü, çalışma koşullarındaki bozulma ve iş güvencesizliğinin artışıyla gölgelenmektedir. OVP, nitelikli istihdam yaratmak yerine, sermaye birikiminin kar marjını artırmayı önceliklendiren bu yaklaşımıyla, işçi sınıfını koruma mekanizmalarını zayıflatmakta ve nihayetinde büyümenin faydasını emekçi sınıflara değil, sermaye lehine yeniden dağıtmaktadır.

Orta Vadeli Program’ın 2025 yılı başında öngördüğü “güvenceli esneklik” düzenlemeleri, Türkiye işgücü piyasasında dönüşümü işaret etmektedir. Planlanan değişiklikler, özellikle belirli süreli iş sözleşmelerinin yaygınlaştırılması ve esnek çalışma biçimlerinin önünün açılması yoluyla, işgücü piyasasının sermaye lehine yeniden yapılandırılmasını hedeflemektedir. Bahsedilen “güvenceli esneklik” söyleminin aksine, bu politikaların işçi sınıfı açısından güvencesizliği kurumsallaştırma riski taşıdığı açıktır.

Söz konusu düzenlemeler, sermayeye işgücü maliyetlerini düşürme ve piyasa dalgalanmaları karşısında esneklik kazanma imkânı sağlarken, çalışanlar açısından istihdam güvencesinin zayıflaması, hak kayıpları ve gelir istikrarsızlığı anlamına gelecektir. Benzer uygulamaların küresel ölçekteki sonuçları, esnek çalışmanın kayıt dışı istihdamı artırdığını, sendikal hakları zayıflattığını ve ücretler üzerinde tersi yönlü baskı oluşturduğunu göstermektedir. Günden güne artığı gözlemlenen döviz/kur dengesi nedeniyle açlık sınırının altında kalan ücret politikaları daha çok erimektedir.

Yayınlanan programda bahsedilen  önümüzdeki dönem makroekonomi politikaları, sermaye birikim sürecinin ihtiyaçlarına uygun şekilde yapılandırılmaktadır. Finansal istikrar vurgusu, emek maliyetlerinin baskılanması ve sermayenin rekabet gücünün artırması hedefiyle uyumludur. Yeşil ve dijital dönüşüm söylemi altında ilerleyen bu süreç, sermayenin yeni kâr alanları yaratmasına hizmet etmektedir. Teknolojik ilerleme ve dijitalleşme yalnızca teknik bir dönüşüm değildir, aynı zamanda toplumsal ilişkilerde, iş gücünün yapısında, eşitsizlikte ve emek-sermaye dinamiklerinde değişim yaratacaktır.

Sermayenin genişletilmesi, güçlendirilmesi ve işgücü piyasasının etkinleştirilmesi politikaları, yeni çalışma modelleri doğurmaktadır. Sonucunda ise karşımıza çıkan somut tahlil sabittir. Emekçiler için uygulanan düşük ücret ve hak gaspı politikaları normalleştirilmektedir.

İş ortamının iyileştirilmesi adı altında yürütülen düzenlemeler ise, sermayenin önündeki idari ve yasal engellerin kaldırılmasına olanak tanımakta, emek lehine düzenleyici mekanizmaları ise zayıflatmaktadır. Kayıt dışılıkla mücadele söylemi dahi, çoğu zaman emekçiler üzerindeki denetim ve baskıyı artırmakta ve daha kötü çalışma şartlarına mecbur bırakmaktadır.

Makroekonomik istikrar ve verimlilik artışı vaatleri, işçi sınıfının güvencesizleşmesi pahasına gerçekleşmekte; gelir dağılımındaki sınıfsal eşitsizlik derinleşmektedir. Bu durum, toplumsal refahın geniş kesimlere yayılmasını engellemekte ve emek-sermaye çelişkisini daha da keskinleştirmektedir.En üst gelire sahip %20’lik grubun toplam gelirden aldığı pay bir önceki yıla göre %48,1 olurken, en düşük gelire sahip %20’lik grubun aldığı pay ise %6,3 olmuştur.  Bu veriler işçi sınıfının gayrisafi yurtiçi hasıladaki  gelir payının çok düşük seviyelerde kaldığını açıkça göstermektedir.

Yerli teknolojinin geliştirilmesi vurgusu ise, teknolojiyi elinde bulunduran sermaye gruplarının daha da güçlenmesine yol açacak bir süreci tetikleyecektir. Gümrük kapılarının kolaylaştırılması, lojistik süreçleri hızlandırsa da, sermayenin kârını artırmaktan öte bir fayda sağlamayacaktır. Bu politikalar emperyalist küreselleşme sürecine eklemlenmeyi kolaylaştırarak, Türkiye ekonomisini etkilere karşı daha kırılgan hale getirecektir.

KIDEM TAZMİNATININ GASPI: TES VE ÇOCUK İŞÇİLİK

OVP’nin bahsettiği çalışma hayatı ve emeklilik düzenlemelerinin içine Tamamlayıcı Emeklilik Sistemi ekleniyor. Tamamlayıcı Emeklilik Sistemi (TES) ise, devletin sosyal güvenlik yükünü emekçinin üstüne bıraktığı bir özelleştirilme projesidir. Kıdem tazminatının TES fonuna dönüştürülmesi, işçi sınıfının haklarından birinin tasfiyesi anlamına gelir. 2026’nın ikinci çeyreğinde yürürlüğe girecek olan Tamamlayıcı Emeklilik Sistemi, çalışanların maaşlarından her ay %3 oranında zorunlu kesinti yapılmasını ve fona aktarılmasını öngörüyor. Aynı denklemde; Kıdem tazminatı, işten çıkarılma durumunda bir güvenceken TES onu borsa dalgalanmalarına açık hale getiriyor. İşçiyi işveren karşısında tamamen savunmasız bırakıyor.

Bu durum, emeklilik yaşının daha da yükseltilmesi, prim gün sayısının artırılması ve emekli maaşlarının enflasyon karşısında daha da erimesi anlamına gelir. Kademeli emeklilik, insani emeklilik maaşı veya adil bir  talepler, sistemin “maliyeti” artırdığı gerekçesiyle gözardı edilmektedir.

OVP’de yalnızca işçileri, emekçileri etkilemiyor, mesleki eğitim stratejileri adı altında çocuk işçilik normalleştiriliyor ve yaygınlaştırılıyor.OVP bahsedilen mesleki eğitim stratejileri, eğitimi piyasa mekanizmalarına bağımlı hale getiren ve emekçi çocuklarını erken yaşta işçileştiren bir yaklaşımı yansıtmaktadır. Kamu-özel sektör iş birliği adı altında özelleştirmeler derinleştirilmekte, mesleki eğitim müfredatı sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda şekillendirilmekte ve çocuklar ucuz işgücü haline getirilmektedir. MESEM uygulamaları ve Organize Sanayi Bölgelerinde yaygınlaştırılan meslekî eğitim merkezleri, çocukları ağır çalışma koşullarına maruz bırakan, onların gelişim ve yaşam hakkını elinden alan ve geleceksizleştiren bir modele işaret etmektedir.

Sonuç olarak, bu politikaların nihai hedefi, işçi sınıfının kazanılmış en temel hakkını  piyasanın açıklığına bırakmaktadır ve devleti bu alandaki sorumluluklarından azat etmektir. Bu durum ise emeklileri yoksulluğa mahkûm ederken, genç kuşakları ise hiçbir güvence olmadan çalışmak zorunda bırakacak sosyal bir faciaya kapı aralamaktadır. Büyüyen tek şey, finans şirketlerinin kârları ve emekçi sınıfların güvencesizliği olacaktır.

Kârı Sermayeye, Yükü Halka: AKP’nin Özelleştirme Karnesi

özelleştirme

Geçtiğimiz günlerde Bloomberg’in haberine göre Türkiye, İstanbul’daki iki köprü ve çok sayıda otoyolun işletme haklarının devrine hazırlanıyor. Bu yeni bir gelişme gibi görünse de, benzer bir satış süreci 2012’de de yaşanmıştı. O dönem, 15 Temmuz Şehitler Köprüsü ile Fatih Sultan Mehmet Köprüsü ve yaklaşık 2 bin kilometrelik otoyolun işletme hakları için 5,7 milyar dolarlık teklif verilmişti. Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, 7 milyar doların altındaki bir satışın “vatana ihanet” olacağını söylemişti. İhaleyi Koç Holding, Gözde Girişim ve UEM Group kazanmış, ancak ihale sonradan iptal edilmişti.

Aslında bu örnek, AKP döneminin genel çizgisini yansıtıyor. AKP iktidarında onlarca kamu kurumu elden çıkarıldı: Petkim, Tekel, Milli Piyango, TEDAŞ, SEKA Kâğıt Fabrikaları, Türkiye Şeker Fabrikaları gibi stratejik işletmeler özelleştirildi.

Özelleştirme politikalarının tarihi ise çok daha geriye uzanıyor. 12 Eylül Darbesi sonrası uygulamaya konulan 24 Ocak Kararları, Turgut Özal öncülüğünde yürütülen neoliberal dönüşümün temel adımlarındandı. Bu kararlar, Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası tarafından hazırlanan yapısal uyum programlarının parçasıydı. Ücretlerin düşürülmesi, sendikal hakların sınırlandırılması, sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesi ve kamu işletmelerinin satışı gündeme geldi. Özelleştirme İdaresi Başkanlığı (ÖİB) kurularak özelleştirme resmî politika haline getirildi.

1986–2024 döneminde gerçekleştirilen toplam özelleştirme gelirleri 71,6 milyar dolar civarındaydı. Esas büyük özelleştirme dalgası, 2001 krizi sonrasında AKP iktidarıyla gelecekti. Bu özelleştirme dalgasının 63,5 milyar dolarlık büyük bir bölümü sadece AKP döneminde gerçekleşti. Bu rakam AKP öncesi dönemin neredeyse 8 katıdır. Yani AKP, özelleştirmede tarihsel bir sıçrama yaratmış, kamu varlıklarının sistemli tasfiyesini gerçekleştirmiştir

Orta Vadeli Program (OVP) kapsamında açıklanan hedeflere göre, 2025’te 21 milyar dolar olan özelleştirme gelirlerinin 2026’da 185 milyar dolara çıkarılması planlanıyor. Bu da yaklaşık 9 katlık bir artış anlamına geliyor. Bu hedefler, köprü ve otoyolların devri konusundaki haberlerle birlikte düşünüldüğünde, yeni bir büyük özelleştirme dalgasının işaretlerini veriyor.

Kamu-Özel işbirliği(KÖİ) sürdürülen projeler ile köprülerden otoyollara, havalimanlarından şehir hastanelerine, enerji santrallerinden altyapı hizmetlerine kadar pek çok alanda kamu kaynakları, uzun vadeli gelir garantileri ve yüksek ödeme taahhütleriyle özel şirketlere aktarılıyor. Bu modelde kamu, projelerin risklerini üstlenirken özel sektör ise kârı garanti altına alıyor. Böylece kamu hizmeti üretmek yerine, kamu varlıkları üzerinden özel şirketlere sürekli ve güvenli bir gelir akışı yaratılmış oluyor. Bu projelere verilen garanti ödemeleri, kamu bütçesini her yıl daha fazla zorlamaktadır. Örneğin sadece 2024’te otoyol ve köprü işletmecilerine yapılan garanti ödemeleri 100 milyar TL’yi aşmıştır. Kullanılmayan yollar ve geçilmeyen köprüler için halkın vergileriyle özel sermayeye kaynak aktarılmaktadır. Devlet, sermayeye risk almadan kâr etme imkânı sunarken zararları üstlenmektedir. Yani kârı sermayeye, yükü halka…

Son yıllarda otoyol ve köprü projelerine verilen garanti ödemeleri kamuoyunda yoğun tartışma yaratmıştır. Geçiş sayıları hedefin çok altında kalmakta, döviz bazlı garanti ödemeleri bütçeye büyük yük getirmektedir. 2025 yılı itibarıyla yalnızca birkaç büyük KÖİ projesine ödenen garanti tutarı, bazı bakanlıkların yıllık bütçesini aşmıştır. Kamu kaynakları, kullanım oranı düşük ve toplumsal ihtiyaçları karşılamayan projeler üzerinden sermayeye aktarılmaktadır. Üstelik bu projelerin çoğu, iktidara yakın büyük sermaye gruplarına verilmiştir. Bu da sorunun teknik değil, sınıfsal olduğunu göstermektedir.

Öte yandan ülkede genç işsizlik artıyor, emekliler açlık sınırının altında yaşıyor, kıdem tazminatı gibi haklar budanmaya çalışılıyor, emekçiler asgari ücrete mahkûm ediliyor. Buna karşın sermayeye sürekli yeni kaynaklar ve rant alanları yaratılıyor. Bu düzen değişmeli.

Özelleştirilen bütün kamu kuruluşları acilen kamulaştırılmalıdır. Aksi halde sermayenin çıkarlarına göre şekillenen neoliberal politikalar, yoksulluk ve kriz üretmeye devam edecektir.

Piyasalaşan Hukukta Avukat Sömürüsü

avukat

Kapitalizmin sağlık, eğitim gibi temel kamu hizmetlerini bile piyasalaştırdığı bir düzlemde hukuk alemine de piyasacılık bulaştırması kaçınılmaz olmakla beraber müdahale edilmesi gereken bir krizdir. Bugün geldiğimiz noktada avukatlar geçinme telaşıyla esnaflaşmak zorunda bırakılmış ve “müşteri-müvekkil” avlamaya çalıştıkları bir hukuk piyasasına doğru sürüklenmiş durumdalar. Bütün bu piyasacılık oyununun içinde genç avukatlar, hukuk fakültesi mezunu olur olmaz kendilerini avukat piyasasının içinde buluyorlar. Sudan çıkmış balığa dönen genç meslektaşlar fakültelerde öğretilmeyen serbest piyasa koşullarında ya halihazırda işletilen bir hukuk dükkanına kendilerini atmak zorunda kalıyorlar ya da kendi ticarethanelerini kurup can pazarında hayatta kalmaya çalışıyorlar.

Tayyip Erdoğan’ın 2008 yılında duyurusunu yaptığı “Her ile bir üniversite” kampanyasıyla beraber ÖSYM Tercih Kılavuzu’ndan derlenen rakamlara göre 2025 yılına gelindiğinde Türkiye 84 hukuk fakültesine sahip ve bu fakülteler yılda ortalama 13.000 hukuk mezunu genci hukuk piyasası için üretiyor. 1 Fakülte ve doğalında öğrenci sayısının çokluğu, nitelikli hukuk akademisyeni eksikliği ile bir araya gelince temel hukuk nosyonuna dahi sahip olma fırsatını yakalayamayan diplomalı genç hukukçular, mezun olur olmaz içine atıldıkları hukuk piyasası fanusunda nefes almak için çırpınıp duruyorlar.

Zorunlu 1 yıllık stajyerlik döneminde bu genç mezunlar; stajyer avukatları ucuz işgücü olarak gören kıdemli avukatlar tarafından, haftanın 6 günü, günün 10-12 saati asgari ücrete dahi yaklaşmayan ücretlerle, sigortasız, güvencesiz çalışmak zorunda bırakılıyorlar. Avukatların mesleki standartlarını korumakla görevli baroların bu konuda stajyer avukatlara tek yardımı, avukat olunca geri ödenmek üzere, kredi açmak oluyor.

Zorunlu staj dönemini kazasız belasız atlatan genç avukat için yolun devamında iki seçenek bulunuyor: piyasada yerini sağlamlaştırmış büyük ticari işletmeler gibi işletilen hukuk dükkanlarında işçi avukat olarak emeğini satmak, yeni bir ticarethane kurup boğulmamaya çalışmak. İlk seçenekte esnafcılık oynayan patron avukata zamanını, emeğini satarak hayatta kalmaya çalışan işçi avukat; uzun süreli çalışma temposuna uyum sağlamalı ve sosyal hayatını rafa kaldırmalı, ağır mobbinglere, sürekli izlenmeye, işyerinde kontrol edilmeye alışmalı ve patrona boyun eğmeli, işsiz kalan meslektaşlarını düşünüp düşük ücretlere şükretmeli ve işine sıkı sıkıya tutunmalı, sabaha uyandığında hala bir iş sahibi olup olmadığını dahi bilemediği gecelere uyumalı ve güvencesiz çalışma şartlarına sesini çıkarmamalıdır. İkinci seçenekte ise kendi ticarethanesini kuran bağımsız çalışan avukat; çalışma alanı için bir büro kiralamalı, gelir elde edebilmek için müvekkil piyasasında henüz kalantor avukatların ağına takılmamış müşteri avına çıkmalı, ezkaza bir müşteri bulursa elde ettiği gelirin %20’sini gelir vergisi olarak tekrar devlete iade etmeli, kalan kazancıyla önce bürosunun sonra evinin kirasını ve faturalarını ödeyebilmeli, beslenme gibi temel ihtiyaçlarını karşılayabilmeli ve bu döngüyle ay sonuna ulaşabilmelidir.

Emekçi avukatların geçmişte örgütlenerek, bir araya gelerek kazanımlar elde edebildiği hatırlanmalı, bu kazanımların örgütsüzlük sebebiyle korunamadığı gözlerden kaçmamalıdır. Bu kazanımlardan biri; 2015 yılında işçi avukatların çalışma esaslarını düzenleyen ve işçi avukatlar açısından ciddi kazanımlar içeren yönetmeliğin genç avukatların örgütlülüğü ve baskısıyla TBB’ye çıkarttırılmasıdır. 2 Ne yazık ki işçi avukatların örgütlülüğün korunamaması ve patron avukatların daha örgütlü baskısı neticesinde Danıştay 2018 yılında bu yönetmeliği iptal etmiştir.3

Yurttaşların hakkını savunmak ve korumakla görevli avukatların kendi hakları için mücadele etmemeleri ancak abesle iştigaldir. Böylesine ahlaksız bir piyasanın içine sürüklenen emekçi avukatlar; insan onuruna yakışır, meslek onuruna layık bir çalışma düzeni yaratmak ve patron avukatlar tarafından sömürülmemek, hukukun piyasalaşmasının önüne geçmek için bir araya gelmeli, örgütlenmeli ve bu düzeni değiştirmelidir.

1 https://www.hurriyet.com.tr/gundem/erdogan-her-ile-bir-universite-9883918
2 https://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2015/12/20151226-6.html
3 https://d.barobirlik.org.tr/2018/20180905114848204.pdf

Birlik ve Dayanışma Hareketi Mücadele Programı Açıklandı!

Birlik ve Dayanışma Hareketi Mücadele Programı Açıklandı!

“Birlik ve Dayanışma Hareketi, hayatın her alanında kurulacak, büyütülecek, güçlendirilecek bir harekettir. Kentindeki tüm sorunlara, işyerinde patronlara, sendikanda sararan sendika ağalarına, mahallende çözülmesi gereken tüm problemlere karşı bir araya gel, Birlik ve Dayanışma’yı sağla!

Ülkenin dört bir yanında yeni bir emek hareketini büyüt, omuz ver!

Birlik ve Dayanışma’yla Mücadeleye Katıl!

Birlik ve Dayanışma Hareketi”

Programın tamamı:

Birlik ve Dayanışma Hareketi Mücadele Programı

Birlik ve Dayanışma’ya Çağırıyoruz:

Ülkemizde emekçiler, ağırlaşan ekonomik ve toplumsal koşullar altında yaşam mücadelesi vermektedir. Alın teriyle geçinen emekçilerin, tarihsel mücadeleler sonucu elde ettiği kazanımlar sistematik olarak tasfiye edilmiş; yoksulluk, güvencesizlik, adaletsizlik ve örgütsüzlük bugün yapısal sorunlar olarak ortadadır. İşçiler, kadınlar, gençler, çocuklar bu sorunların sonuçlarını her gün yaşamakta, geleceğe dair umutları giderek yok olmaktadır.

Bugünlere, patron düzeninin egemenliğini kurmak ve korumak için uygulanan vahşi politikalar ile gelinmiştir. İki kutuplu dünyanın sona ermesi ile birlikte saldırılarını daha da arttıran emperyalist devletler sermayenin dolaşımı, kârların korunması, pazarların kontrolü ve hammaddelerin yağmalanması için savaşlar, işgaller, terör saldırıları ve askeri darbeler gibi araçlar kullanmış, işbirlikçi iktidarlar ortaya çıkmıştır. Emperyalizm, işbirlikçi iktidarlar ile birlikte hegemonyasını pekiştirmek için tüm dünyada emek karşıtı düzenlemeleri hayata geçirmiştir.

Sendikal hareket, bu süreçte doğrudan hedef haline gelmiştir. İşçi sınıfının örgütlü mücadelesini etkisizleştirmek amacıyla, işbirlikçi sarı sendikalar ortaya çıkmış; işkolları parçalanmış; taşeronlaşma, esnek çalışma ve güvencesiz istihdam yaygınlaştırılmıştır. Grev hakkı lokavtlarla engellenirken, sendikaların toplu sözleşme ve örgütlenme özgürlüğü baskı altına alınmıştır. Yandaş sendikalarla işbirliği içinde, işçi sınıfı kontrol altına alınmaya çalışılmış; mevcut sendikal yapılar ise bu saldırılar karşısında etkisiz kalmıştır. Türk-İş, Hak-İş ve Memur-Sen gibi konfederasyonlar, iktidarla uzlaşmacı bir tutum benimsemiş; DİSK ve KESK ise direniş gerektiren bu süreçlerde yetersiz kalmış, örgütsel ve siyasi anlamda zayıflamıştır. Sendikal hareket, hem taban desteğini kaybetmiş hem de toplumsal mücadelede inandırıcılığını yitirmiştir.

Bizlerin örgütsüzlüğünden faydalanan sermaye; emeklilik, iş güvencesi, günlük çalışma saatleri, haftalık izinler gibi kazanılmış haklara saldırmakta; özelleştirmeler ile toplumun kaynaklarına el koyarak sermayeye aktarmaktadır

Sermayeye ucuz ve güvencesiz iş gücü sağlamak için staj adı altında gençler, çocuklar eğitimden koparıldılar; emperyalizmin saldırganlığı sonucunda ülkemize göçmek zorunda kalan mülteciler, açlık seviyesinde maaşla geçinemeyen emekliler üretime dahil edildiler.

Kadınlar eş değerdeki işte eşit ücret alamamakta; esnek çalışma adı altında “anne” olarak kutsanan kadınlar gerici politikalarla birlikte eve hapsedilmeye çalışılmaktadır.

Barınma, beslenme, sağlık, eğitim gibi temel güvenceler piyasanın insafına bırakılmış durumda. Ev sahibi olmak emekçiler için artık imkânsız, kiralar kontrolsüz ve hızla yükselişte  gıda fiyatları artışı anormal, sağlıksız endüstriyel besinler zincir marketlerde, sağlıkta piyasacı dönüşüm hızlanmakta, kamuda eğitim dinci gerici dönüşümle birlikte niteliksizliğin zirvesinde…

Bugün ülkemizde, Cumhuriyetin tüm kurumları kapitalizm ve emperyalizm tarafından çürütülmüş, cumhuriyet patronlara ve gerici tarikatlara teslim edilmiştir. Toplumu kuşatan gericilik; eğitimden kültüre her alanda, egemen ideoloji olan kapitalizmin kullanışlı aracı haline gelmiştir.

Toplumun susmaya, sindirilmeye, zorla ikna edilmeye çalışıldığı koşullarda Birlik ve Dayanışma Hareketi yeniden ve yine mücadeleye çağırıyor.

Birlik ve Dayanışma Hareketi işçi sınıfının gücü, emekçi kadınların cesareti, gençlerin dinamizmi ile sermayeye, patronlara, emperyalizme, gericiliğe karşı eşitlik ve özgürlük için; mücadeleyi yükseltmek için kuruluyor.

Bu mücadelede ilkelerimiz bellidir!

Birlik ve Dayanışmacılar, eşitlikçi ve özgürlükçü bir düzenden yanadır.

Birlik ve Dayanışmacılar, sömürünün kaynağı olan üretim araçlarının özel mülkiyetinin ortadan kaldırılmasından, yani kapitalizmin yıkılmasından; eşitlikçi bir düzenin kurulmasından yanadır.

Birlik ve Dayanışmacılar, işçi sınıfının birliğini ve ortak mücadelesini savunur, işçi sınıfının ortak tarihsel çıkarları doğrultusunda çalışma yürütür.

Birlik ve Dayanışmacılar, işçilerin birliğinin, siyasal mücadele, birlik ve sınıf dayanışmasıyla sağlanabileceğine inanır.

Birlik ve Dayanışmacılar, etnik, dinsel, cinsiyetçi, mesleki ayrımların işçi sınıfının ortak mücadelesini bölen ayrımlar olduğunu düşünür; bu ve her türden ayrımlara karşı işçi sınıfını bilinçlendirme faaliyeti yürütür.

Birlik ve Dayanışmacılar, emperyalizme ve tekellerine karşı ülkenin bağımsızlığını savunur.  

Birlik ve Dayanışmacılar, özelleştirmeye ve tekelleşmeye karşı toplumsal çıkarların ve kamuculuğun yanındadır.

Birlik ve Dayanışmacılar, çocuk işçiliğine ve staj adı altında gençlerin sömürülmesine karşıdır.

Birlik ve Dayanışmacılar, istihdamın artması, işsizliğin azalması, günlük ve haftalık çalışma süresinin azaltılması, izin sürelerinin artması, mobingin cezalandırılması, angaryanın azaltılması için mücadele eder.

Birlik ve Dayanışmacılar, kadınlar için eşit işe eşit ücreti savunur.

Birlik ve Dayanışmacılar, sigortalı, güvenli, örgütlü çalışma için mücadele eder.

Birlik ve Dayanışmacılar, emeklilik yaşının düşürülerek emeklilerin ücretlerinin insanca yaşam standartlarına ulaşmasını talep eder.

Birlik ve Dayanışmacılar, barınmanın temel hak olduğunu savunarak ısınma, barınma, aydınlanma, su gibi temel gereksinimlerin ücretsiz karşılanmasını talep eder.

Birlik ve Dayanışmacılar, tüm özel hastanelerin ve sağlık kuruluşlarının kamulaştırılarak sağlığın parasız olması için mücadele eder.

Birlik ve Dayanışmacılar, toplumun gıdaya sağlıklı, kolay ve en ucuz şekilde erişebilmesi için tarım ve hayvancılıkta merkezi planlamayı savunur.

Birlik ve Dayanışmacılar, eğitimde adaletsizliğin önlenmesi için parasız, eşit eğitim için mücadele eder.

Birlik ve Dayanışmacılar, kadına yönelik her türlü ayrımcılığa,şiddete karşı siyasal, ekonomik, ideolojik ve toplumsal alanlarda mücadele eder.

Birlik ve Dayanışmacılar, ev eksenli işlerin, çocuk ve yaşlı bakımının kadınlar üzerinde yarattığı ağır yükün ortadan kaldırılması ve bu işlerin kamu hizmeti olduğu bilincinin egemen kılınması için mücadele eder.

Birlik ve Dayanışmacılar, gericiliğin toplum üzerinde yarattığı tahakküme karşı her tür saldırının karşısında durur, aydınlanma mücadelesinin en ön saflarında yer alır.

Birlik ve Dayanışmacılar, yaşam alanlarının kamulaştırılarak toplumun bu alanlardan ücretsiz bir şekilde yararlanması için mücadele eder.

Birlik ve Dayanışmacılar, sporun piyasa egemenliğinden kurtarılarak spor yapmanın, izlemenin herkesin hakkı olduğunu savunarak spor tesislerinin yaygınlaştırılması için mücadele eder.

Sen de bu ilkelere katılıyorsan Birlik ve Dayanışma Hareketi’ne katıl!

İnsanca bir yaşam ve eşitlikçi bir düzen için bulunduğun ilçende, mahallende, iş yerinde, sendikanda, meslek örgütünde, her yerde Birlik ve Dayanışma ağını ör!

Söylenmeyle, yakınmayla bir yere varılamaz. Geleceğimizi elimize alalım!

Bulunduğun her yerde; haksızlığın, hukuksuzluğun, adaletsizliğin olduğu her yerde Birlik ve Dayanışmayı sağla!

Birlik ve Dayanışma Hareketi Sensin!

Memlekette olup biten eşitsizliklere, hukuksuzluklara, adaletsizliklere karşı düzenin siyasi partilerine bel bağlamanın hep umutsuzlukla sonuçlandığını hepimiz gördük. Her dönem yeni bir umut tacirinin nasıl ‘’kurtarıcı’’ olarak bizlere pazarlandığını; sonra yine hayal kırıklığına uğratıldığımızı gördük.

Sürekli sandığa, seçimlere işaret edip bizi bir araya getiren toplumsal örgütlenmelerden uzaklaştırıldığımızda nasıl yalnız hissettiğimizi gördük. Bizleri yurttaş olarak değil, birer oy pusulası olarak görenlerin çıkarları değiştiğinde bizleri nasıl yalnız bıraktıklarını da gördük.

Düzen partilerinin renkleri, isimleri, liderleri ne olursa olsun, konu ülkemizin bağımsızlığı olunca hepsinin NATO’cu, AB’ci olduğunu gördük. Konu gericilik, tarikatlar, cemaatler olunca nasıl hepsinin el pençe durduklarını gördük. Konu patronların, holdinglerin, para babalarının çıkarları olunca işçileri, emekçileri, yoksullara nasıl sırt çevirdiklerini gördük.

Depremde, pandemide, yangında; fabrikada, madende, trafikte… Nerede olursa olsun hep ölümün, acıların nasıl yalnızca biz emekçilerin gündemi olduğunu defalarca, canımız yanarak gördük! Paranın saltanatı için çalışanların, onların siyasi partilerinin, derneklerinin, sendikalarının nasıl sol gösterip sağ vurduklarını da…

Daha ne göreceğiz!

Buradan tek çıkış, tek kurtuluş yolu bellidir. Bu ülkenin işçileri, emekçileri, yoksulları için kendi kaderlerini  ellerine almanın vakti gelip geçmektedir. Artık balık istifi toplu ulaşımlarla vardığımız, iliğimize kadar sömürüldüğümüz işyerlerimizden yorgun argın döndüğümüzde kafamızı kaldırıp yalnızca kötülükleri, müdahale edemeyeceğimizi düşündüğümüz gelişmeleri, değişmeyeceğini sandığımız bu düzenin çürümüşlüğünü görmeyeceğiz. Birlik ve Dayanışma ile hareket eden emekçileri, kadınları, gençleri göreceğiz. Eşit, adil bir düzen umudumuzu bulunduğumuz her yerde yeniden yeşerteceğiz.

Birlik ve Dayanışma Hareketi, hayatın her alanında kurulacak, büyütülecek, güçlendirilecek bir harekettir. Kentindeki tüm sorunlara, işyerinde patronlara, sendikanda sararan sendika ağalarına, mahallende çözülmesi gereken tüm problemlere karşı bir araya gel, Birlik ve Dayanışma’yı sağla!

Ülkenin dört bir yanında yeni bir emek hareketini büyüt, omuz ver!

Birlik ve Dayanışma’yla Mücadeleye Katıl!

Birlik ve Dayanışma Hareketi

Birlik ve Dayanışma’nın Sesi Nedir?

Birlik ve Dayanışma’nın Sesi, işçi sınıfının kolektif aklını ve mücadelesini güçlendirmeyi hedefleyen bir yayın organıdır. Yalnızca sınıfın, kadınların, gençlerin yani tüm emekçi halkımızın yaşadığı sorunları haberleştiren değil aynı zamanda onu sınıfın gözüyle yorumlayan ve gündeme taşıyan bir amaçla çalışır. Yayınımızın çalışanları aynı zamanda başka işlerde çalışan emekçilerin kendisinden oluşmaktadır.

Ülkemizde toplumsal ve siyasal gündemlere işçi sınıfının bakışıyla müdahale eder, aklımızı ortaklaştırır ve netleştirir. İşçi sınıfını kuşatan gerici ideolojilere ve çarpıtmalara karşı doğruları gün yüzüne çıkartır. Dezenformasyona, ”tarafsızlık” maskesinin arkasına saklanıp aslında taraf olanlara, emek düşmanlığını politikayla örtmeye çalışanlara karşı bayrak açar.

Ülkede işçi sınıfının taleplerini, mücadelesini, birliğini ve dayanışmasını güçlendirmek için çalışmalara başlayan Birlik ve Dayanışma Hareketi’nin de duyurulması, büyütülmesi için görev alır.

Birlik ve Dayanışma’yla…

F Tipinden Kuyu Tipi Hapishaneye

kuyu tipi

Türkiye’deki siyasi iktidarlar uygulamaya koyacakları (yeni) ekonomik ve siyasal politikalarına daima toplumsal ve devrimci muhalefetin sindirerek başlamıştır. Türkiye siyasi mücadele tarihinde, 1996-2000 yılları arasında “F tipi hapishanelere” karşı yapılan kitlesel açlık grevleri ve ölüm oruçları hafızamızda hâlâ yerini koruyorken, bugün “Kuyu tipi hapishanelere” karşı sürdürülen açlık grevleri ve ölüm oruçları ise önümüzde duruyor.

2000 yılında gerçekleştirilen “Hayata Dönüş” adı verilen operasyonda 32 tutuklu katledildi. 2000 yılında F tipi hücrelere karşı devrimci tutukluların başlattığı açlık grevi eylemlerinde ise 107 tutuklu hayatını kaybetti, yüzlerce tutuklu sakat kaldı. Dönemin DSP’li Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk ise “F Tipleri villa gibi, siz bir de ABD’deki cezaevlerini görün” demişti.

F tipi cezaevlerindeki tek kişilik hücrelerin değil villa, derme çatma bir ev bile olmadığını ve F tiplerinden sonra İMF programının uygulandığını biliyoruz. F Tipi ve Kuyu Tipi cezaevlerinde yaşananları anlamamız için en önemli kelime “izolasyon”dur.

Peki, neyden izolesiniz?

Tutuklunun çevresinde herhangi bir uyarıcının olmayışı, aslında her şeyin tek düze, sade oluşu ve herhangi bir biçimde sosyalleşeceği, iletişim kuracağı bir canlı olmaması. Havalandırmalarda görebileceğiniz yalnızca tel örgü ve yüksek duvarlarla kısıtlanmış bir parça gökyüzü…
Bugünün modern F Tipleri, Kuyu Tipi Hapishanelerdir.

Adalet Bakanlığının açılışını 2021 yılında duyurduğu hapishanelerin asıl adı S-Y-R tipi hapishanelerdir. Kuyu Tipi Hapishaneler ifadesi orada kalan ve ağır tecride maruz kalan tutuklularca konulmuştur.
Bu hapishanelerden S tipi 1 ve 3 kişilik hücrelerden oluşur ve 2 katlıdır. Her hücrenin kendi havalandırması bulunmaktadır.

Y tipi hapishaneler ise yine 1 ve 3 kişilik hücrelerden oluşur ve 3 katlıdır. Hücre pencereleri tel kafesle kaplıdır. Tutuklular o kadar ağır bir tecrittedir ki, F tiplerindeki gibi infaz koruma memurlarıyla dahi herhangi bir iletişim kuramazlar. Hücreler ve havalandırmalar kamera aracılığıyla 24 saat izlenmektedir. Hücrelerin kapıları elektroniktir ve memur butona bastığında merkezden yönlendirilen bir otomasyonla kapı açılır. Tutukluların sohbet hakkı yoktur. Havalandırma hakları ise günde yalnızca 1 saat uygulanmaktadır. Yani günün 23 saati ağır tecrit ve izolasyon koşullarında geçmektedir. Tutuklular bu durumu şöyle ifade etmişlerdir: “Hava yok, güneş yok, insan yok.”

Kuyu Tipi Hapishanelerin insanın fiziksel ve ruhsal sağlığına olumsuz etkilerine ve ağır tecrit, gözetim, izolasyon koşullarının insan hakkı ihlali olduğuna dair Barolar, Türk Tabipler Birliği ve Klinik Psikologlar çeşitli açıklamalar yaparak toplumu bilgilendirme çalışmaları yapmış ve bunu raporlarla kanıtlamıştır.

Kuyu Tipi Hapishanelerde kalanlar ise şunları ifade etmektedir: “Toplumsal ve Siyasal Muhalefete yönelik uygulanacak her politika önce devrimci tutuklular üzerinde denenmektedir. O yüzden daima Kuyu Tiplerinin olağanlaşma ihtimali vardır. O yüzden istenildiği gibi muhalefet olunmazsa Kuyu Tiplerine gönderilme artacaktır.”

Sayılarla Sermaye ve Emekçiler

sermaye ve emekçiler

2025 yılının sonlarına doğru geliyoruz. Her sene olduğu gibi devlet kurumları büyümeye, işsizliğe, enflasyona ve birçok ekonomik parametreye dair verilerini açıklıyor. Bankalar ve finans kuruluşları istatistiklerini paylaşıyor, geleceğe dair beklentilerini ve “temennilerini” dile getiriyor. En nihayetinde bu kurumları ve ekonomistleri dinlediğimizde mesele matematik ve sayılar. Türkiye ekonomisi yılın ilk çeyreğinde yüzde 2,3 büyümüştü. Yılın 2. çeyreğinde ise yüzde 4,8 büyüdü. İşsizliğin yüzde 8 ile düşüş eğiliminde olduğunu görebiliyoruz. Enflasyon ise yüzde 32.95 olarak açıklanarak, geçen yılın aynı zamanına göre ciddi bir fark olduğu ortada. Zira 2024 Ağustos raporunda yüzde 51.97 idi. Devlet kurumları ve finans kuruluşlarına göre ekonomi iyiye gidiyor. Peki gerçekten öyle mi? Bizler de bu kuruluşlar gibi ekonominin iyiye gittiğini hissediyor muyuz? Bizim için de işsizlik düşüyor mu veya ekonomimiz büyüyor mu? Yani ortaya konulan bu sayılar biz emekçiler için aynı anlamı ifade ediyor mu?

Sayıları biraz da bizim perspektifimizden okuduğumuzda bazı çıplak gerçekleri görebiliyoruz. Örneğin toplumun en zengin yüzde 10’u, ülkemizin yüzde 68’lik servetini elinde tutuyor. Buna karşılık toplumun en altındaki yüzde 50’lik kısım ise ülke servetinin yalnızca yüzde 2,6’sını elinde tutuyor. Üretilen değerin ezici çoğunluğuna toplumun çok küçük bir azınlığı tarafından el konulmakta. Yüzde 10’luk bir kesim muazzam bir refah içerisinde yaşarken, geri kalan kesim ise her geçen gün daha da yoksullaşıyor. Çok değerli ekonomistlerimizin ve kurumlarımızın bu sayıları çok gördüğünü maalesef söyleyemeyiz.

2025’in 2. çeyreğinde Koç Holding 7,7 milyar TL kâr açıkladı. Sabancı Holding 1,8 milyar TL kâr açıkladı. Doğan Holding 21,8 milyar TL kar açıkladı. Daha böyle birçok şirket mevcut. Peki ödedikleri vergiler ne kadar? Mesela Koç Holding üzerinden örnek verelim. Koç Holding’in en önemli gelir kalemlerinden birisi TÜPRAŞ. Geçen yılın tamamına baktığımızda TÜPRAŞ yıllık cirosunun yüzde 1’ini bile vergi olarak ödememiş. Bu durum neredeyse bütün hepsi için geçerli. Milyonlarca dolarlık cirolar yapan şirketler, cirolarına oranla neredeyse yüzde 0’a yakın vergi ödüyorlar. Onlar için sayılar bu şekilde. Emekçiler için ise sayılar çok daha farklı bir boyutta. Temmuz ayı ile birlikte bir haneye girmesi gereken toplam gelir tutarı 86.036 TL. Bu sayı bir hanenin yoksulluk sınırının altına düşmemesi için belirlenen sayı. Yani gıda, kira, faturalar, eğitim, ulaşım vs gibi temel ihtiyaçların karşılanması için gereken miktar bu kadar. Bunun yanında asgari ücret ise 22.104 TL. DİSK-AR’ın araştırmasına göre ise emekçilerin yüzde 69,3’ü asgari ücretin yüzde 50 fazlası ve altına çalışıyor. Asgari ücrete çalışanların oranı ise yüzde 33.9. Sayılar bizim taraftan bakıldığında hiç iç açıcı gelmiyor.

Emekçiler için reel ücret kayıpları ise can alıcı boyutta. Yine DİSK-AR raporuna göre işçi ücretlerinin yüzde 40’ı enflasyon, kesinti ve vergilere gitmiş durumda. Asgari ücretli bir çalışan Ocak 2025’ten bu yana 55 bin 130 TL birikimli kayıp yaşadı. Asgari ücretlinin 2 aylık çalışması vergi ve enflasyona gitti. Emekçilerin reel ücretleri erirken, sermaye tarafı ise tam tersine güçleniyor.

Ay sonunu getiremeyen emekçiler mecburi bir şekilde borçlanıyor. Bireysel kredi veya kredi kartı borcu bulunan kişi sayısı 42,4 milyona ulaştı. 2025’in ilk yarısında bireysel kredi kartı veya kredisini ödeyemeyenlerin sayısı 1 milyon 201 bin 388. Buna karşın BIST 100’de banka sektöründeki şirketlere baktığımızda, zarar açıklayan şirket oranı 0. Evet, zarar açıklayan şirket yok. Ağustos 2025 itibariyle gıda enflasyonu yüzde 33 olurken, BIST 100’de gıda sektöründe zarar açıklayan şirket yok. Kiralarda yıllık artış oranı yüzde 74’ü geçmiş durumdayken, BIST 100’de gayrimenkul sektöründe zarar açıklayan şirket yok.

Emekçiler reel ücret kaybı yaşıyor yani çalıştığı halde daha az alabiliyor. Sermaye ise reel kâr artışı yaşıyor yani daha çok büyüyor. Bugün yaşadığımız durum bir bölüşüm şoku. Pandemi dönemi ile zirvesine ulaşan ve hala sert bir şekilde devam eden bir bölüşüm şoku yaşıyoruz. Bunun sonucu olarak gelir ve servet eşitsizliği büyüyor, emekçiler ve sermaye arasındaki makas açılıyor. Emekçiler için sonucu ay sonunu borçla getirmek, porsiyonlarını azaltmak, yoksullaşmak olurken; sermaye içinse gökdelenlerini arttırmak, offshore hesaplarını büyütmek, yurt dışında yeni yatırımlar yapmak oluyor. Yani onlar zenginleştikçe biz yoksullaşıyoruz. Ekonomik kriz mi? Evet, var ama biz emekçiler için var. Sayılar öyle söylüyor. Ama sermaye için ortada herhangi bir kriz yok. Yine sayılar öyle söylüyor.

O zaman sorun bireyin çalışkan veya tembel olması, zeki olması veya olmaması, yabancı dil öğrenip öğrenmemesi değil. Sorun emekçiyi sömüren bu düzenin kendisi. Bu düzen milyonlarca emekçiyi sömürerek ayakta durabiliyor. O halde diyeceğiz ki yoksulluk kader değil, bu düzeni değiştirmemiz lazım. Örgütlenerek, dayanışarak, birleşerek bu düzeni değiştireceğiz.

Nepal’de Kaybedilen Devrim

nepal'de devrim

Nepal’in son 25-30 yılı, feodal monarşiden demokratik cumhuriyete geçiş, Maocu silahlı mücadele, anayasa tartışmaları ve sürekli hükümet değişimleriyle şekillendi. 90’larda Maoist hareket, kırsal feodal yapı, kast sistemi ve egemen aristokrasiye karşı “Halk Savaşı” ilan etti. Fakat bu mücadelenin stratejisi, sosyalist iktidarı tüm devlet aygıtıyla ele geçirip kapitalist ilişkileri kökten yıkmak üzerine değildi; önce burjuva-demokratik kurumları oluşturma, monarşiyi kaldırma ve anayasa yapmak gibi aşamalara dayanıyordu. Bu aşamacı yaklaşım, devrimci iktidar perspektifini zayıflattı.

2005’te Kral Gyanendra’nın parlamentoyu feshedip tek adam rejimine yönelmesi, siyasi gerilimi artırdı. Maoistler, bu krize burjuva demokratik cephe ile ittifaklar kurarak yanıt verdi. Fakat bu hamle, devrimci potansiyeli reformlara sıkıştırdı. 2008’de monarşinin kaldırılması ve cumhuriyetin ilanı önemli bir kazanım olsa da Maoistlerin gerici devlet aygıtını parçalamak yerine onu reforme etmeye çalışması, ciddi sorunlara yol açtı. Halk savaşı resmen sona erdikten bir süre sonra silahlı cepheler tasfiye edildi ve gerillaların orduya entegrasyonu süreci başlatıldı. Bu tasfiye, Maoist hareketin devrimci niteliğini daha da bulanıklaştırır duruma getirdi.

Halkın Hayal Kırıklığı

Nepal’deki reformist ve aşamacı dönüşüm sürecinde yolsuzluklar sistemik bir hal aldı. Üst düzey yetkililer, bakanlar ve yerel yöneticiler, kamu kaynaklarını yanlış kullanma, rüşvet, arazi satışları ve kara para aklama suçlamalarıyla sürekli gündeme geldi. Nepal Komünist Partisi (Maoist merkez) içinde yaşanan “cantonment scam” gibi skandallar, hareketin içindeki çürümüşlüğü gözler önüne serdi. Savaş sonrası asker-milis dönüşüm sürecinde, dağıtılması gereken fonların usulsüz kullanımı, bazı liderlerin ve komutanların fonlardan pay alması, halkın devrimcilere olan güvenini sarstı.

Yolsuzluğun yaygınlığı, sadece etik bir sorun değil; aynı zamanda komünist partilere olan güvensizliği, gençlerin siyaset dışına itilmesini ve protestoların radikalleşmesini beraberinde getirdi. Komünist partilerin iktidarda veya koalisyonda olmalarına rağmen bu sorunları çözememesi, halkın soldan beklentilerini ve umutlarını tüketti.

Gençlik İsyanı ve “Nepo Kids” Olgusu

Eylül 2025’te Nepal hükümetinin sosyal medya platformlarıyla temsilcilik açma konusunda anlaşamayıp erişim yasağı getirmesi, özellikle gençler arasında büyük bir tepkiye neden oldu. Sosyal medya, Nepal gençliği için sadece bir iletişim aracı değil, aynı zamanda ifade özgürlüğü ve toplumsal eleştirinin ana mecrası haline gelmişti. Yasak, “#NepoKids” etiketiyle siyasi elitlerin çocuklarının ayrıcalıklı yaşamlarını, lüks tüketimlerini ve halkla kopukluklarını vurgulayan içeriklerle bir patlamaya neden oldu.

Protestolar, kolluk kuvvetleriyle çatışmalara, devlet binalarının ve siyasi liderlerin evlerinin yakılmasına, hatta başbakanın istifasına yol açacak kadar şiddetlendi. Parlamento feshedildi, geçici hükümet atandı. Eski Yargıtay Başkanı Sushila Karki, gençlerin desteği ve Kathmandu Belediye Başkanı’nın etkisiyle Nepal’in ilk kadın başbakanı olarak geçici göreve getirildi. Ancak, bu hareketin arka planında monarşi yanlıları, faşistler ve Hindistan-ABD bağlantılı kurumların olduğuna dair güçlü iddiaların, sürecin “renkli devrim” senaryosuna dönüşme riskini beraberinde getirdi.

Büyük Güçlerin Nepal’deki Hesabı: ABD, Çin ve Hindistan

Nepal’deki son siyasi kriz, sadece iç yolsuzluklar ve sosyal medya yasaklarıyla açıklanmasının gerçekçi olmayacağı açıktır. Bu kriz, aynı zamanda Güney Asya’daki büyük güç dengelerinin bir sonucudur. Başbakan K. P. Sharma Oli’nin Temmuz 2025’te ilk yurt dışı ziyaretini geleneğe bağlı şekilde Hindistan’a değil de Çin’e yapması, diplomatik dengeleri sarsmıştı. Kathmandu’nun Pekin’le imzaladığı Kuşak ve Yol Girişimi (BRI) taslak anlaşması ve 41 milyon dolarlık mali yardım, Çin’in bölgedeki etkisini artırdı.

ABD ise bu gelişmelere kayıtsız kalmadı. Trump yönetimi döneminde gündeme getirilen 500 milyon dolarlık Milenyum Mücadelesi Sözleşmesi (MCC) enerji ve yol projesi, Nepal’in Çin’e yanaşmasına karşı bir hamle olarak değerlendirildi. ABD için asıl mesele, Çin’in Güney Asya’daki artan gücünü kırmaktı.

Çin tarafı, resmî açıklamalarında “istikrar”, “düzen” ve “Nepal’in iç işlerine karışmama” vurgusu yapsa da, bu temkinli söylemin ardında Kuşak ve Yol’un güvenliği, sınır bölgelerinin kontrolü ve Himalayalar üzerinden yürütülen jeopolitik hesaplar yatıyor. Çin için Kathmandu’nun istikrarı, sadece komşuluk ilişkisi değil, aynı zamanda Hindistan karşısında stratejik bir denge unsurudur.

Bu protestoların arkasında ABD emperyalizminin etkisinin olması ise tahmin etmesi güç bir analiz olmasa gerek. Öte yandan gençlerin sokaklarda devlet binalarını ateşe vermesini ve parlamentoyu kuşatmasını “dışarıdan organize edilen klasik bir senaryo” olarak nitelendirmekte. Parlamentoyu işgal eden grupların teçhizatlı bir şekilde ellerinde profesyonel silahların bulunması ve orak-çekiçli bayrakları yırtmaları, bu iddiaları ciddi anlamda güçlendirmektedir.

Devrimin Kaybedilen Kazanımları

Nepal halkı, devrimle büyük bedeller ödeyerek monarşiyi yıktı ve cumhuriyeti kurdu. Ancak, devrim sonrasında sol hareketin devrimci hedeflerinden uzaklaşması, yolsuzlukların yaygınlaşması ve siyasi istikrarsızlık, halkın umutlarını yerle bir etti. Gençler, yoksulluk, geleceksizlik ve siyasi elitlerin lüks yaşamlarına karşı öfke duymakta.

Ancak, bu öfke, monarşi yanlıları ve ABD destekli gruplar tarafından manipüle edilme riski taşımakta. Nepal’in jeopolitik konumu, Çin ve Hindistan arasında sıkışmış olması, ülkedeki iç siyaseti de derinden etkilemekte. Reformistlerin halkın gerçek ihtiyaçlarından kopukluğu, ABD emperyalizminin müdahaleleri, Nepal halkının kazanımlarını teker teker kaybetmesine neden oldu.

Bugün Nepal’de yaşananlar, sadece Nepal halkına değil, tüm dünya halklarına şu gerçeği göstermektedir: Örgütsüzlük ve iktidar hedefinden sapma, halkların kazanımlarını geri almakta ve emperyalizmin müdahalesine zemin hazırlamaktadır.

Türkiye Çete Şiddeti Sarmalında

Son dönemde adli suçlara sadece haberlerde ve sosyal medyada değil, günlük hayatın içinde de giderek daha sık tanık oluyoruz. Özellikle gençlerin ağırlıklı olarak yer aldığı çete kaynaklı suçlar, her zamankinden daha fazla ön plana çıkıyor.

Türkiye adeta büyüklü küçüklü çetelerin yarattığı bir şiddet sarmalına girmiş gibi görünüyor. Sokaklarımız gün geçtikçe daha tehlikeli bir hâl alıyor. Birçoğumuz kendini artık dışarıda güvende hissetmiyor.

Peki, bunun sebepleri ne? Bu çukurdan kurtulmanın bir yolu yok mu?

Daltonlar, Redkitler ve Casperlar

Ne yazık ki artık bu isimler çocukluğumuzun çizgi filmlerini anımsatmıyor. Suikast, gasp, haraç, uyuşturucu ticareti gibi birçok suça bulaşan bu çeteler son günlerin en çok konuşulan organize suç örgütleri.

Bu çetelerin insan kaynakları da emekçi, yoksul mahallelerde yaşayan gençlerden oluşuyor. Kapitalizmin yarattığı sömürü düzeni, yoksul gençlere hiçbir gelecek sunmuyor. Ne eğitimde ne işte yer alan, yani toplumsal yaşamın dışına itilen gençler; bu kez kapitalizmin parlatıp pazarladığı “kısa yoldan zengin olma” hayaliyle çetelerin ağına düşüyor. Adli suçlar nedeniyle hapse giren gençler, bir türlü çıkamadıkları kısır bir hapishane döngüsüne sıkışıp kalıyor. 1970-80 arası dönemde sosyalistlerin güçlü olduğu, “kurtarılmış bölge” olarak bilinen emekçi mahallelerinin çoğu bugün çetelerin kontrolüne geçmiş durumda. Uyuşturucu, fuhuş, kumar gibi suçların herkesin gözü önünde işlendiği bu sokaklar, çetelerin doğup büyümesi için bulunmaz yerler. Sosyalistlerin, komünistlerin, devrimcilerin türlü yollarla sökülüp atıldığı bu mahalleler artık çetelerin insafında.

Eğitimsiz ve İşsiz

AKP iktidara geldiği ilk günden itibaren, eğitimde özelleştirmeyi ve imam-hatipleştirmeyi tüm gücüyle destekledi. Bunun sonucunda laik, bilimsel, kamusal ve parasız olması gereken eğitim tamamen sermayenin ve tarikatların denetimine bırakıldı. Parası olanlar çocuklarını özel okullara gönderirken, yoksul çocukların önüne çoğunlukla imam-hatipler tek seçenek olarak konuldu. Son yıllarda ise öğrenciler çocuk işçi olarak sömürüldükleri ve iş güvenliği tedbirleri alınmadığı için can verdikleri MESEM’lere yönlendirilmeye başlandı. Eğitimdeki fırsat eşitsizliği ve ağırlaşan yaşam koşulları emekçi çocuklarını eğitim hayatının dışına itti. Hayatta kalmak için çalışmak zorunda kalanlar asgari ücretliler kervanına girmek dışında başka şansa sahip değildi. Nüfusunun neredeyse yarısı asgari ücret civarında gelirle geçinen bir ülkede, iş sahibi olmak bile insanca bir yaşam olanağı sunmuyordu. Bir seçenek daha var: Kısa yoldan para kazanmak. İşte bu noktada çeteler işin içerisine giriyor. Eğitimsiz ve geleceksiz bırakılan gençler, para ve güç vaadiyle çetelere çekiliyorlar. Kısa süre içerisinde işledikleri suçlar yüzünden cezaevine düşen gençler tekrar sokaklara döndüklerinde suç işlemeye devam ediyorlar. Sabıkalı oldukları için yeni iş bulmaları zor. Eğitimsiz oldukları için sıfırdan başlama şansları az.

Çözüm yok mu?

Şimdiye kadar bu yazının oldukça karamsar bir tablo çizdiğinin farkındayım. Nazım’ın dediği gibi, “Bu cehennem / Bu cennet bizim.” Bu cehennemi cennete çevirecek de ancak bu memleketin işçi sınıfıdır.

İnsani olmayan şartlarda yaşayan işçiler; eğitimsiz ve geleceksiz bırakılan gençler; toplumsal yaşamın dışına itilmeye çalışılan ve katledilen kadınlar… Ancak ve ancak örgütlü bir mücadeleye katıldıklarında, sınıfını bilerek girdikleri kavgada hem kendi kaderlerini hem de memleketin geleceğini değiştirebilirler.

Örgütlü mücadeleyle hem mahallelerimiz, hem sokaklarımız hem de memleketimiz gerçekten bizlerin olabilir.