Bu yazı Birlik ve Dayanışma Gazetesi’nin 8. sayısında yayımlanmıştır.
Affetmeyecek, Unutmayacak, Helalleşmeyeceğiz!
Türkiye saatiyle 04.17’de başlayan ve milyonların hayatını sonsuza dek değiştiren felaketin üzerinden üç koca yıl geçti. Resmi rakamlara göre 50 binden fazla, gayriresmi tahminlere göre ise çok daha fazla yurttaşımızı yitirdiğimiz bu büyük yıkım, aradan geçen zamana rağmen tazeliğini korumakta. Kahramanmaraş merkezli 7,7 ve 7,6 büyüklüğündeki depremler 11 ili yerle bir etti. Bugün depremin üçüncü yıldönümünde, rant odaklı politikaların yarattığı tahribatı tüm çıplaklığıyla görüyoruz.
Depremin ilk saatlerinden itibaren, enkaz altından yükselen seslere devlet kurumlarından önce halkın kendisi yanıt verdi. Depremden sonraki ilk günlerde yardım gitmeyen, arama-kurtarma çalışması yapılmayan binlerce mahalle bulunuyordu. Yurttaşlar kendi imkanlarıyla enkaz başlarında nöbet tuttu. Afet yönetimindeki bu boşluk, halkın dayanışmasıyla kapatılmaya çalışıldı; insanlar bir sıcak çorbayı, bir battaniyeyi birbirine ulaştırabilmek için seferberlik ağı ördü. Ancak bu çaba bile yetersiz kaldı, özellikle ağır iş makineleri ve profesyonel kurtarma ekipleri gerektiren durumlarda birçok yurttaşımız kurtarılmayı bekleyerek enkaz altında can verdi.
Asrın Felaketi Değil Asrın Cinayeti
“Asrın felaketi” söylemiyle sorumluluğu doğaya atmaya çalışan iktidar, depremin ilk ve en kritik saatlerinde tam bir çaresizlik ve koordinasyonsuzluk sergilemişti. Depremin 20. saatinde ekranlara çıkan bir AFAD yetkilisi, “Her noktanın kontrol altında olduğunu, gidilmeyen yerin kalmadığını” iddia etse de gerçekte sahada büyük bir kaos hâkimdi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, depremden yaklaşık bir ay sonra Adıyaman’da yaptığı açıklamada, “Maalesef ilk birkaç gün Adıyaman’da arzu ettiğimiz etkinlikte çalışma yürütemedik” diyerek, iktidarın deprem karşısında felç olduğunu bizzat itiraf etmek zorunda kaldı. Ancak bu itiraf gelene kadar, iktidarın önceliği yardımları hızlandırmaktan ziyade, “Devlet nerede?” diye soranları not etmek ve tehdit etmek oldu. Altyapı çalışması yapmayan GSM operatörleri ya da depremde pistleri kırılarak kullanılamaz hale gelen Hatay Havalimanı’nı yapan şirketlere halk dışında kimse hesap sormuyordu.
Deprem bölgesi olan ülkemizde afet yönetimindeki bu başarısızlıklar yeni değil, yıllardır süre gelen sorunlar. Örneğin, Kahramanmaraş Valiliği ve AFAD’ın 2020 yılında yayımladığı raporda, kentte 7,5 büyüklüğünde bir deprem senaryosu çalışılmış ve “şehrin büyük bir kısmının etkileneceği” öngörülmüştü. Raporda, tehlikeli bölgelerdeki yapıların tahliyesi ve zemin etütlerinin yapılması gerektiği açıkça belirtilmesine rağmen, bu hayati uyarılar görmezden gelindi ve hiçbir önlem alınmadı. Benzer şekilde Jeoloji Mühendisleri Odası da 2021 yılında Cumhurbaşkanlığına ve ilgili kurumlara Maraş için deprem uyarısı mektubu göndermişti. Bilim insanlarının ve raporların “geliyorum” dediği felaket karşısında iktidar, hiçbir ciddi hazırlık yapmamış olmasının bedelini halka ödetti.
Kızılay’ın Çadırları
Depremin en büyük skandallarından biri, halkın en zor anında yanında olması beklenen Kızılay’ın, depremzedelere bedelsiz çadır dağıtmak yerine, elindeki çadırları yardım kuruluşlarına satmasıydı. Depremin üçüncü gününde, insanlar soğukta barınacak yer ararken, deposundaki çadırları satarak ticari bir işletme gibi hareket etti.
Geçmişte Elâzığ depreminin ardından Kızılay Başkanı Kerem Kınık’ın krizi fırsata çevirip bağış istemesi ve kurumun daha önce cihatçı gruplara yönelik yardım iddialarıyla gündeme gelmesi, bu durumun zaten yeni olmadığını gösteriyor.
Öte yandan, 17 Ağustos 1999 depreminden bu yana toplanan ve “deprem vergisi” olarak bilinen Özel İletişim Vergisi’nin akıbeti de bir başka büyük soru işareti olarak kaldı. Gölcük depreminin ardından geçici olarak getirilen ancak 2009’da kalıcı hale gelen bu vergilerle toplanan milyarlarca liranın nereye harcandığı konusunda iktidar şeffaf bir hesap veremedi. Dönemin maliye bakanları vergilerin “duble yollara” harcandığını söylerken, bir başkası “Deprem vergisi diye bir şey yok” diyebildi. 6 Şubat depreminde ortaya çıkan tablo, 21 yıldır toplanan bu paraların, kentleri depreme dirençli hale getirmek için kullanılmadığını acı bir şekilde gösterdi.
Rant düzeni bunlarla da kalmıyor, depremin hemen ardından yeniden inşa bir “kâr fırsatı” olarak görüldü. Deprem bölgesine giden yardımların organizasyonunda yaşanan sorunlar devam ederken, iktidar hızla beton dökme ve ihale dağıtma telaşına düştü.
Üç Yılın Ardından
Depremin üzerinden geçen üç yılın ardında bölgedeki tablo hâlâ çok ağır. Depremzedelerin bir çoğu hâlâ konteyner kentlerde veya geçici barınma alanlarında yaşamaktadır. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Bir yıl içinde 319 bin konut teslim edeceğiz” vaadi gerçeği yansıtmamış, teslim edilen konut sayısı vaat edilenin çok gerisinde kalmıştır.
Barınma sorununun yanı sıra, günlük yaşamı felç eden ağır altyapı sorunlarıyla kendini hissettirmeye devam ediyor. Özellikle günde 20 saati bulan elektrik kesintileri, ısınmadan iletişime kadar hayatın her alanını sekteye uğratırken, voltaj dalgalanmaları nedeniyle bozulan elektronik cihazlar vatandaşlar için tazmin edilmeyen ek bir mali külfete dönüşüyor.
Bugün, 6 Şubat’ın yıldönümünde, resmi rakamlarla 53 bin 537, ancak bölgedeki tanıklıklara ve uzmanlara göre çok daha fazla olan yitirdiğimiz yurttaşlarımızı anıyoruz.
Bilim insanları İstanbul ve Marmara Bölgesi için “eli kulağında” uyarısı yaparken, 6 Şubat’ta yaşananların İstanbul’da çok daha büyük bir felakete dönüşme riskiyle karşı karşıyayız. Ancak iktidarın ve yerel yönetimlerin hazırlıkları, İstanbul’daki milyonlarca insanın can güvenliğini sağlamaktan uzak.
6 Şubat göstermiştir ki; insanları deprem değil, kâr hırsı, denetimsizlik, imar afları ve rant odaklı düzen öldürmektedir. Depremde yitirdiklerimizin anısına sahip çıkmak, enkaz altında kalan gerçekleri gün yüzüne çıkarmaktan, sorumluların yargılanmasını sağlamaktan ve yeni felaketleri önleyecek bilimsel, kamusal bir planlamayı hayata geçirmekten geçmekte.


