Ana SayfaMercekOrta Doğu’da Savunma Arayışları ve Bölgesel Güç Dengeleri

Orta Doğu’da Savunma Arayışları ve Bölgesel Güç Dengeleri

Orta Doğu’da art arda yaşanan gelişmeler bölgedeki dengeleri yeniden şekillendirirken, her yeni adım bir sonraki gelişmenin de zeminini hazırlıyor. 30 Temmuz tarihinde Suudi Arabistan öncülüğünde; Babülmendep Boğazı, Kızıldeniz ve Aden Körfezi’nde gemilerin seyrüsefer özgürlüğünü ve güvenliğini korumak amacıyla, Türkiye’nin de aralarında bulunduğu 14 ülkenin katılımıyla “Çok Uluslu Deniz Savunma Koalisyonu” kurulduğu açıklandı.

Koalisyon toplantısına 43 ülke katılırken, koalisyona doğrudan dâhil olan ülke sayısı 14 olarak aktarıldı. Bu anlamıyla Türkiye, koalisyonun kurucu aktörlerinden biri olarak rol oynuyor. Öncelikle bu koalisyonu birkaç temel başlık altında sınıflandırarak, oluşumunun öncesinde yaşanan ve sonrasında ortaya çıkması muhtemel gelişmelerin nedenlerini incelemek gerekir.

Kızıldeniz’de Yeni Güvenlik Denklemi

Suudi Arabistan, Çok Uluslu Deniz Savunma Koalisyonu ile öncelikli olarak Kızıldeniz, Babülmendep Boğazı ve Aden Körfezi’ndeki ticaret ve enerji hatlarının güvenliğini sağlamayı hedefliyor. Koalisyonun açıklamalarında doğrudan İran’a karşı kurulmuş bir oluşum olarak tanımlanmaması, bugün özelinde altını çizmemiz gereken ilk noktadır. Fakat belli temel ayrımlar söz konusu; Suudi Arabistan için bugün temel öncelik, Husilerin Kızıldeniz’de ticari gemilere yönelik saldırılarının oluşturduğu güvenlik riskini azaltmak ve bölgedeki kritik deniz yollarının açık tutulmasını sağlamaktır.

Husiler, Temmuz 2026’da Suudi Arabistan’a yönelik bir deniz ablukası ilan ettiklerini ve Suudi limanlarına yükleme veya boşaltma yapan gemilerin hedef alınabileceğini açıkladılar. ABD ve Suudi Arabistan, 28 Temmuz’da Irak’taki İran bağlantılı gruplara ait silah ve lojistik tesislerini hedef aldı; ABD ise bu durumu, İran Devrim Muhafızları tarafından yönlendirildiği belirtilen İHA saldırılarına bir karşılık olarak açıkladı. Daha sonrasında ise Husi milisleri, Yemen’in Kızıldeniz kıyısındaki liman kentlerinde Suudi askerlerine ve teçhizatına yönelik bir saldırı düzenlediklerini duyurdu.

9 Mayıs 2026 itibarıyla ise Suudi Arabistan’ın Cizan kentindeki Saudi Aramco tesisini İHA ile hedef aldıklarını açıkladılar. Stratejik olarak Cizan’ın konumunu değerlendirmek gerekirse; Suudi Arabistan’ın güneybatısında, Kızıldeniz kıyısında bulunan bu kent, Yemen sınırına yakınlığı nedeniyle savaştan doğrudan etkilenen bölgelerden biridir. Aynı gün Yemen’in Kızıldeniz kıyısındaki El-Muha Limanı’nın da hedef alınması, enerji tesisleri ile deniz ticaret yollarının aynı güvenlik denkleminde birleştiğini ortaya koydu. Husiler açısından ise durum, geçmişle bugünün birleştiği daha açık bir noktadan okunabilir. Husiler, bu eylemlerin Suudi Arabistan’ın Yemen’e uyguladığı ablukanın sona erdirilmesine yönelik bir karşılık olduğunu ve güvenlik tedbirlerinin yalnızca Suudi Arabistan’ı hedef aldığını belirtiyor.

İran Faktörü

Ancak koalisyonun oluşumu, Suudi Arabistan açısından Husi saldırılarına karşı yalnızca ortak bir askerî yanıt arayışı olarak değerlendirilmemelidir. Suudi Arabistan’ın deniz savunma koalisyonunu anlamak için Kızıldeniz’deki Husi saldırılarının bir adım ötesine bakmak gerekir.

Suudi Arabistan’ın ABD ile birlikte Irak’ın doğusunda İran bağlantılı silahlı gruplara yönelik operasyonlara katılması, Riyad açısından tehdidin yalnızca ticari gemilere yönelik Husi saldırılarından ibaret olmadığını göstermektedir. İran’la bağlantılı grupların Irak’taki faaliyetleri, Körfez’deki enerji altyapısına yönelik saldırılar ve Kızıldeniz’deki deniz trafiğine yönelik tehditler aynı bölgesel güvenlik denkleminde birleşiyor.

Bu noktada koalisyon, doğrudan İran’a karşı kurulmuş bir askerî ittifak olarak tanımlanmamış ve sınırları henüz net bir şekilde açıklanmamış olsa da, önümüzdeki günlerde Suudi Arabistan’ın bölgesel tehditlere karşı kendi öncülüğünde daha geniş bir caydırıcılık kapasitesi oluşturma arayışının bir parçası hâline gelme ihtimali mevcuttur. Karşı cephede İran ise yaptığı açıklamalarda, ABD ve Suudi Arabistan’ın Irak’taki ortak saldırılarının ardından kendisine yöneltilen suçlamaları reddederken, İran’ı bu saldırılardan sorumlu tutmanın “büyük bir yanlış hesaplama” olacağını vurgulamıştır. Bu anlamıyla, söz konusu oluşumu doğrudan Orta Doğu aktörleriyle birlikte “ABD dışı bir güvenlik koalisyonu” olarak değerlendirmek, bugünden bakıldığında yanılgıya neden olabilir.

Babülmendep Boğazı, Kızıldeniz ile Aden Körfezi arasındaki kritik geçiş noktasıdır. Asya ile Avrupa arasındaki deniz ticaretinin önemli bir bölümü bu güzergâhtan geçmektedir. Babülmendep doğrudan Kızıldeniz’in güney girişiyken, Süveyş ise kuzeydeki çıkışıdır. Dolayısıyla burada yaşanan güvenlik sorunları yalnızca Yemen’i veya Suudi Arabistan’ı değil, küresel ticareti ve enerji piyasalarını da doğrudan etkilemektedir.

Bölgede ABD’nin ve Avrupa Birliği’nin mevcut deniz güvenliği mekanizmaları bulunmasına rağmen, Suudi Arabistan’ın kendi öncülüğünde yeni bir koalisyon oluşturması, meselenin yalnızca ticari gemilerin korunmasından ibaret olmadığını gösteriyor. Orta Doğu’nun güvenliğinin bundan sonra kim tarafından ve hangi siyasi çerçevede sağlanacağı, altını çizmemiz gereken önemli bir husustur. Ticari gemileri korumak ve seyrüsefer özgürlüğünü sağlamak ile Yemen topraklarındaki Husi hedeflerini vurmak aynı eksende açıklanamaz. Koalisyon, tarafların karşı saldırılara birlikte yanıt verme kesinliğini doğrudan taşımasa da bu değerlendirmelerin her birinin önümüzdeki günlerde netleşeceğini bir kenara yazmalıyız.

Mekke Ortak Savunma Anlaşması: Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan Üçgeni

7 Ağustos 2026’da Mekke’de; Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında bir savunma anlaşması imzalandı. Bu anlaşma ile taraflardan birine yönelik silahlı saldırı, üç ülkeye yönelik silahlı saldırı olarak kabul edilecek. Mekke Anlaşması’nın ortaya koyduğu bölgesel güvenlik restorasyonu, olası bir kriz durumunda tarafların nasıl hareket edeceği konusunda bazı temel noktalarda değerlendirmelere sahip. Fakat ilk aşamada bu anlaşma, askerî bir harekât paktı olmaktan ziyade Doğu Akdeniz’den Körfez’e ve Umman Denizi’ne uzanan geniş bir coğrafyada kurulabilecek bir erken uyarı ve istihbarat ağı niteliğindedir.

Anlaşma sonrasında herhangi bir müdahalenin harekete geçirilebilmesi için saldırıya uğrayan ülkenin resmen yardım talebinde bulunması gerektiği belirtilmiştir. Diğer iki ülkenin vereceği desteğin ise istihbarat paylaşımından lojistik desteğe, hatta tehdidin niteliğine bağlı olarak askerî birliklerin konuşlandırılmasına kadar değişebileceği aktarılmıştır.

Fakat anlaşmada asıl odaklanılması gereken nokta bu değildir. Temel perspektif; Pakistan, Türkiye ve Suudi Arabistan’ın jeopolitik ve bölgesel konumlarıyla birlikte şekillenebilen “caydırıcılık” politikasıdır.

Muhatapları tarafından, bu anlaşmanın üçüncü bir ülkeye saldırı amacı taşımadığı ve İsrail’i hedef almadığı açıklanmıştır. Suudi Arabistan’ın geçmiş dönemdeki politikalarını referans aldığımızda da İsrail ve ABD’ye karşı bir anlaşma beklemek veya bu bağlamda analizler yapmak gerçeklikten oldukça uzaktır. Aynı şekilde “Orta Doğu’da Sünni Birliği” değerlendirmeleri de gerçeklikten kopuktur. Bölgedeki Siyonizm tehdidine karşı bir önalım da açıklanmamıştır.

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın coğrafi konumlarına en basit hâliyle baktığımızda bile İran’ın bu denklemde çevrelendiğini söyleyebiliriz. Anlaşmanın caydırıcılık amacı en net şekilde bu düzlemde karşımıza çıkmaktadır. Önümüzdeki günlerde netleşmesi beklenmekle birlikte, ortada ortak bir pakttan ziyade, Suudi Arabistan’ın yalnızca Cibuti Limanı ve bölgesi üzerinden gelebilecek olası bir Somali tehdidine karşı bile güvenliğini sağlamaya yönelik bir adım attığı söylenebilir.

Anlaşmanın muhatapları özelinde değerlendirdiğimizde; Türkiye’nin bölgedeki jeopolitik konumu, Orta Doğu içerisindeki en büyük ordulardan birine sahip olması ve olası bir kara harekâtı alternatifinin bu sayede güçlenme potansiyeli, Türkiye’nin anlaşmada taraf olmasının temel nedenleri olarak sıralanabilir.

Anlaşmanın Sınırları

Türkiye ve Pakistan’ın anlaşmanın içerisinde yer alması, Suudi Arabistan’ın Yemen politikasına veya İran’a yönelik yaklaşımına bütünüyle taraf oldukları anlamına gelmemektedir. Örneğin, 17 Eylül 2025’te Pakistan ve Suudi Arabistan, Riyad’da “Stratejik Karşılıklı Savunma Anlaşması”nı imzaladı. Bu anlaşmanın temel maddesi de taraflardan birine yönelik herhangi bir saldırının iki ülkeye yönelik saldırı olarak kabul edilmesiydi. Fakat Pakistan, Suudi Arabistan’la güçlü savunma ilişkilerine sahip olmasına rağmen İran karşıtı bir siyaset yürütmedi.

Bu nedenle Türkiye ve Pakistan’ın, Mekke Anlaşması’nda ortaklaştığı alan ile ayrıştığı alanı birbirinden iyi ayırmak gerekiyor. Seyrüsefer özgürlüğü ve deniz taşıma yollarının güvenliği geniş bir mutabakat sağlayabilirken; Yemen’deki askerî operasyonlar, İran’a karşı aktif caydırıcılık veya Husilere yönelik kara hedeflerinin vurulması bu ülkeleri aynı noktada buluşturmayabilir.

Babülmendep’ten geçen bir ticari gemiye yönelik saldırının önlenmesi konusunda ortak hareket edilme ihtimali mevcuttur. Fakat aynı saldırıya karşılık Yemen topraklarındaki bir Husi füze tesisinin vurulması gündeme geldiğinde, üyelerin vereceği karar aynı olmayabilir. Bu açıdan, anlaşmanın üyeleri Yemen savaşına müdahil olmak veya İran’la doğrudan karşı karşıya gelmek istemeyebilir. Koalisyon ve anlaşma, pek çok öncül nedeni incelemeyi gerektirse de bu noktada sınırlarına ulaşmaktadır.

Mekke Anlaşması’nın önümüzdeki dönemde doğrudan bir askerî harekâta dönüşmesinden ziyade, caydırıcılık işleviyle sınırlı kalması ve büyük ölçüde kâğıt üzerinde bir düzenleme olarak varlığını sürdürmesi ihtimal dâhilindedir. Anlaşmanın imzalanmasıyla birlikte bölgedeki diğer ikili ilişkiler tamamen sona ermemiş; aksine, bu ilişkilerin farklı düzlemlerde ve çeşitli kanallar aracılığıyla sürdürüleceği anlaşılmıştır. Bununla birlikte, Mekke Anlaşması’nın ABD ve müttefiklerinin bölgedeki çıkarlarını dolaylı yoldan koruma potansiyeli de göz ardı edilmemelidir. Temel işlevin tarafları her koşulda ortak bir askerî müdahaleye sevk etmekten ziyade belirli tehditlere karşı ortak bir caydırıcılık zemini oluşturmak olduğu, bölgesel aktörlerin tehdit algılarının ve hesaplamalarının ne ölçüde değişeceği üzerinden okunmalıdır.

Sonuç Yerine

Her ne kadar İsrail, atılan bu adımların yalnızca kendi güvenliğine yönelik tehdit olduğunu iddia etse de hem kurulacak yeni deniz gücünün hem de Mekke Anlaşması’nın merkezinde İran’ı çevreleme hedefi yatmaktadır. Türkiye’nin “Yeni Osmanlıcılık” hayalleriyle aceleci bir şekilde dâhil olduğu bu anlaşmalar, Türkiye ile İran’ı karşı karşıya getirme riski barındırıyor. Netice itibarıyla bu hamleler, Türkiye’yi olası bir ABD-İran çatışmasının tam ortasına sürükleyebilir. Ticaret güvenliği kisvesi altında imzalanan anlaşmaların ve kurulan ittifakların Orta Doğu’ya barış yerine daha fazla savaş ve kan getireceği ise aşikârdır.

Son Eklenenler

Çözüm Süreci İkinci Aşama: Çerçeve Yasa

Devlet Bahçeli’nin iki yıl önce Meclis açılışındaki sözleriyle başlayan ‘Çözüm Süreci’ ikinci yılını doldurmak...

Birlik ve Dayanışma Gazetesi 13. Sayısı ile Alanlarda!

Birlik ve Dayanışma Gazetesi 13. Sayısı ile Alanlarda! On üçüncü sayımız “Türkiye Yol Ayrımında! Ya Yeni...

Emperyalizm – Gericilik – Piyasacılık Üçgeninde Düzen Kadınlara Ne Vadediyor?

Emperyalizmin bölgemiz ve ülkemiz üzerinde bir tahayyülü var. Bu tahayyül bölgede emek sömürüsünü daha...

Geçmişten Bugüne Emperyalizmin Küba Ablukası

Geçmişten Bugüne Emperyalizmin Küba Ablukası Küba’da son yıllarda uzun süren elektrik kesintilerinin yaşandığı ve hem...