Bu yazı Birlik ve Dayanışma Gazetesi’nin 7. sayısında yayımlanmıştır.
2026 yılına girdiğimiz şu günlerde, Türkiye’de çocukluk; oyun parkları veya okul sıralarından ziyade, sanayi sitelerinin gri duvarları, ağır metal kokusu ve güvencesiz çalışma koşulları, iş cinayetleriyle özdeşleşmeye başladı. Özellikle son yıllarda eğitim sistemine entegre edilen Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM) uygulaması, çocuk işçiliğini “mesleki eğitim” adı altında meşrulaştırmaktadır.
Devlet Eliyle Ucuz İşgücü Modeli: MESEM
Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM), kâğıt üzerinde, ara eleman ihtiyacını karşılamak ve öğrencileri meslek sahibi yapmak amacıyla kurgulanmış bir eğitim modelidir. Ancak uygulamanın sahadaki karşılığı, bu niyetin çok ötesine geçmiştir. Sistem, ortaokul mezunu çocukların haftanın sadece 1 günü okula gitmesini, kalan 4 günü ise bir işletmede “beceri eğitimi” adı altında geçirmesini öngörüyor.
9, 10 ve 11. sınıflarda asgari ücretin yüzde 30’u, 12. sınıfta ise yüzde 50’si oranında ödenen ücretler, devlet tarafından işverenlere teşvik olarak geri ödenmektedir. Bu durum, işverenler için MESEM’i bir eğitim projesinden ziyade, maliyetsiz işçi havuzuna dönüştürmüştür. Sanayideki küçük ve orta ölçekli işletmeler, sigorta ve maaş yükümlülüğü olmadan çocuk emeğini sömürme imkanına kavuşmuştur. Eğitimciler ve sendikalar, bu sistemi çocuk işçiliğinin yasal kılıfı olarak tanımlamakta; çocukların akademik eğitimden koparılarak, fiziksel ve zihinsel gelişimlerine uygun olmayan ağır sanayi koşullarına itildiğini vurgulamaktadır.
Türkiye’de ve Dünyada Çocuk İşçilik
Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) verilerine göre, dünya genelinde 160 milyondan fazla çocuk işçi bulunmaktadır. Afrika ve Asya-Pasifik bölgesi bu sayıların en yoğun olduğu yerler olsa da sorun küreseldir. Ancak Türkiye’deki durum, ekonomik kriz ve göç dalgasıyla birleşerek kendine has ve vahim bir tablo ortaya koymaktadır.
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verileri, sorunun sadece görünen yüzüdür. 2024 ve 2025 verilerine bakıldığında, Türkiye’de 15-17 yaş grubundaki işgücüne katılım oranının yüzde 25 bandına dayandığı görülmektedir. Ancak bu veriler, kayıt dışı çalışan on binlerce mülteci çocuğu ve MESEM kapsamında “öğrenci” statüsünde göründüğü için istihdam verilerine dahil edilmeyen yüz binlerce genci kapsamamaktadır. Eskiden tarım sektöründe yoğunlaşan çocuk işçiliği, günümüzde sanayi, inşaat ve hizmet sektörüne kaymıştır. Bu sektör değişimi, risk faktörlerini de değiştirmiş; tarladaki güneş çarpması riskinin yerini, atölyedeki pres makinesine sıkışma veya inşaattan düşme riski almıştır.
Kaza Değil Cinayet: Türkiye’de Çocuk İşçi Ölümleri
Türkiye, Avrupa’da iş cinayetlerinde birinci, dünyada ise ön sıralardadır. Bu tablonun en karanlık noktasını ise çocuk işçi ölümleri oluşturuyor.
Çocukların, yetişkinler için tasarlanmış makinelerde, koruyucu donanım olmadan ve denetimsiz ortamlarda çalıştırılması ölümlere davetiye çıkarmaktadır. İnşaat iskelesinden düşen, kafası sac büküm makinesine sıkışan veya elektrik akımına kapılan çocukların haberleri, ne yazık ki münferit olaylar olmaktan çıkıp sistematik bir soruna dönüşmüştür. İş Kanunu’na göre çocukların çalıştırılmasının yasak olduğu tehlikeli ve çok tehlikeli işlerde, MESEM kılıfı altında veya kaçak olarak çalıştırılan çocuklar can vermektedir.
Somut Bir Örnek: Dilovası Faciası
2025 yılının acı bilançosu içinde dikkat çeken en büyük toplu iş cinayetlerinden biri, 8 Kasım 2025 tarihinde Kocaeli Dilovası’ndaki Ravive Kozmetik fabrikasında yaşanmıştır. Meydana gelen patlama ve yangında hayatını kaybeden 7 işçiden 3’ü çocuktur. Bu olay, çocukların sanayi bölgelerinde, yanıcı ve patlayıcı maddelerle iç içe, denetimsiz koşullarda çalıştırıldığının en somut kanıtıdır.
Bu tablo bir kaza değil; eğitim sisteminin çökertilmesi, yoksullaştırma politikaları ve sermayenin ucuz emek talebinin bir sonucu.
Veriler Ne Anlatıyor?

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi’nin yayımladığı 2025 Yıllık Raporu, Türkiye’deki çalışma yaşamının, özellikle de çocuk işçiliğinin geldiği vahim noktayı “olağanlaştırılmış bir iş cinayetleri rejimi” olarak tanımlamakta. Rapora göre, pandemi döneminden bu yana en yüksek ölüm sayısına ulaşılmış ve 2025 yılında en az 2105 işçi çalışırken hayatını kaybetmiştir. Bu veriler, günde en az 6 işçinin iş cinayeti sonucu yaşamını yitirdiğini göstermektedir.
Raporun en can yakıcı kısmı, çocuk işçi ölümlerindeki rekor artıştır. 2024 yılında 71 olan çocuk işçi ölümü sayısı, 2025 yılında 94’e yükselmiş ve İSİG Meclisi’nin kayıt tutmaya başladığı günden bu yana en yüksek seviyeye ulaşmıştır. Bu artışın temel sebebi olarak, çocuk işçiliğinin tarımdan sanayiye ve kent merkezlerine kayması ile devlet eliyle yürütülen MESEM politikaları gösterilmektedir.
MESEM ve Devlet Politikalarının Etkisi
Bugün çocuk işçiliğin artmasında devlet politikalarının doğrudan etkisi olduğunu söylemek lazım. MESEM (Mesleki Eğitim Merkezi) uygulaması, çocukları sanayi için ücretsiz işgücü kaynağı haline getirmiştir. İşverenler, çocuklara ödemeleri gereken ücretleri İşsizlik Fonu’ndan karşılamakta, hatta yemek ve yol parasını dahi ceplerinden vermemektedir. 17 Ocak 2025 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan yönetmelikle, mesleki eğitime geçiş yaşı fiilen 10-11’e (ortaokul 5. ve 6. sınıf) kadar düşürülmüştür. Bu durum, mesleki eğitim adı altında çocuk işçiliğinin ortaokul seviyesine inmesi anlamına gelmektedir.
Türkiye’deki mesleki eğitim politikalarının mimarisi, pedagojik hedeflerden ziyade TÜSİAD ve MÜSİAD gibi sermaye gruplarının ‘ucuz işgücü’ taleplerine göre şekillendirilmiştir. Bu sistem, özellikle yoksul aile çocuklarını hedef alarak, onlara ‘hem diploma hem meslek’ vaatleri sunmaktadır. ‘Koluna altın bilezik takmak’ ve gelecekte kendi işini kurmak gibi süslü vaatlerle sisteme dahil edilen bu çocuklar, gerçekte Organize Sanayi Bölgeleri’nin (OSB) dişlileri arasına itilmektedir. Onlara sunulan gerçekler ise çalınan çocuklukları oluyor.
Sonuç Olarak
MESEM uygulaması mevcut haliyle bir eğitim modeli olmaktan çıkmıştır. Çocukların haftada 4 gün ucuz işçi olarak kullanıldığı bu sistem yerine, okul temelli ve simülasyon atölyelerinde gerçekleşen gerçek bir mesleki eğitim modeli getirilmelidir. Stajlar, üretim baskısı altında değil, öğrenim odaklı ve sıkı denetim altında yapılmalıdır.
Çocuk işçiliği, yoksulluğun bir sonucudur. Ailelerin ekonomik refahı artırılmadan, çocukların eve ekmek götürme zorunluluğu ortadan kaldırılamaz. Eğitim çağındaki her çocuğun maddi yükümlülüklerden arındırılmış bir şekilde eğitimine devam etmesi devletin anayasal sorumluluğudur.
Bir çocuğun yeri torna tezgahının başı değil, okul sırasıdır. Çocuklarımıza bir gelecek borcumuz var. Bu tablonun değişmesi lazım. Değiştirmemiz lazım.


