Bu yazı Birlik ve Dayanışma Gazetesi’nin 1. sayısında yayımlanmıştır.
Türkiye, büyük bir yoksullaşma ve geleceksizlik çemberine sürüklenmiş durumda. Sermaye düzeninin tüm kamusal hakları elimizden aldığı, ülkemizin emperyalizmin ileri karakolu haline getirildiği, yargıdan orduya kadar tüm devlet mekanizmalarının sermayeye, emperyalizme ve AKP iktidarına hizmet eder hale getirildiği bir dönemden geçiyoruz. Bu dönem yeni başlamadı, biliyoruz. Fakat sermaye düzeninin çıkışsızlığının tüm toplumu büyük bir cendereye sürüklediği önemli bir kesitten geçiyoruz. Bu kesit aynı zamanda emperyalist sistemin savaşlarla, siyasi operasyonlarla, ekonomik tehdit ve baskılarla, doğayı talan ederek, tüm insani değerleri piyasanın zimmetine sunarak kendi yolunu açmaya çalıştığı bir özelliği de içerisinde barındırıyor.
Türkiye de bu durumdan azade değil. Bugün içinden geçtiğimiz süreci ne emperyalizmin yayılmacı ve saldırgan tutumundan, ne de sermayenin gözü dönmüşlüğünden bağımsız ele almamız mümkün.
AKP iktidarı da bugün emperyalizmin, sermayenin, gericiliğin Türkiye’de vücut bulmuş hali durumunda. Gençlere yoksulluk, geleceksizlik, işsizlik; kadınlara taciz, baskı, gericilik; işçi sınıfına sömürü, güvencesizlik ve yoksullaşma dışında bir seçenek sunamayan AKP iktidarı tüm bu sıkışmışlığı aşmanın yolu olarak ise baskı ve tahakkümü artırma yolunu seçmiş durumda. AKP iktidarının kodlarında sermaye düzeninin çıkarı, emperyalist iş birlikçilik ve gericilik yer alıyor. Türkiye, kapitalist üretim biçiminin bedellerini ödüyor, patronlar zenginleşiyor, emekçilerin hayatı her geçen gün daha da kötüye gidiyor.
Tadilat mı ıslahat mı?
Bu gidişata dur demek için önümüze getirilen düzen içi formüllerin ise artık bir karşılığı bulunmuyor. Kapitalizmi, emperyalist iş birlikciliği, gericiliği orasından burasından törpüleyerek Türkiye’yi yaşanılabilir bir ülke hale getirme projelerinin hepsi çökmüş durumda. Düzen partilerinin sömürü düzenini teğet geçen çözüm önerilerinin altında ise büyük bir yanılgı yatıyor. Türkiye’nin yaşadığı sorunları yalnızca başkanlık rejimine ya da AKP iktidarına bağlayan fakat emperyalizmle tam boy uyumu savunan, AKP iktidarını ekonomiyi batırmakla suçlayan ama Şimşek Programını olumlayan, laiklik kırmızı çizgimizdir diyen fakat tarikat, cemaat örgütlenmeleriyle ve toplumun dinsel referanslarla yönetilmesine karşı çıkamayan “halkın hassasiyetleri ve değerleri” diyerek çağ dışı örgütlenmelerin önünü açan bu tutumla büyük bir hesaplaşmaya girişilmesi gerekiyor.
Türkiye’nin kurtuluşunun düzen partilerinin “adaylarından” geçtiğini salık veren stratejisizliğin karşısına ise gerçek bir mücadele programı ve stratejisiyle çıkılmak durumunda. Düzenin tadilatını değil, ıslahatını hedefleyen, sorunların asıl kaynağı olan sermaye düzeniyle uzlaşmayan bir mücadeleyi tartışmamız gerekiyor.
Düzen karşıtı bu mücadele ise emekçilerin, kadınların ve gençlerin kendi gücüne, aklına ve örgütlülüğüne dayanmak durumunda. Artık, kurtarıcı beklemek yerine harekete geçmek ve yarının Türkiyesi için adım adım mücadeleyi büyütme vakti geldi de geçiyor.
Örgütlü bir sınıf hareketi için
Sermaye düzeninin, topluma ve emeğe yönelik saldırılarını artırırken en büyük rahatlığı karşısında örgütlü bir sınıf hareketinin olmayışı. Bugün eğer AKP iktidarının tahakkümüne karşı bir set çekilecekse bunun ön koşulu emekçilerin örgütlülüğünü siyasete taşıyabilmesinden ve düzenin karşısına çıkabilmesinden geçmektedir.
Ekonomik krizin faturasının emekçilere kesilmesine karşı, emperyalizmin üslerinin ülkemizde yer kaplamasına karşı, kadın cinayetlerine iyi hal indirimi uygulayanlara ve gerici ideolojilerle kadınları kuşatmaya çalışanlara karşı, gençliği geleceksizlik ve işsizlik kıskacına hapsedenlere karşı güçlü bir sesin yükseltilmesi gerekiyor.
Fakat işçi sınıfının örgütsüzlüğü ya da dağınıklığı tek sorun değil. Ya da başka bir ifadeyle sınıfın belirli bölmeleri kimi zamanlarda gerçekten de güçlü tepkiler ortaya koyabiliyor ve hakları için mücadeleyi yükseltebiliyor. Benzer bir durum kadın ve gençlik hareketi için de geçerli. Üniversiteler kimi dönemlerde ülke gündemine oturacak bir çıkışı gerçekleştirebiliyor. Çoğu zaman sorun tüm bu çıkışların bir bütünlüğe oturmuyor olması ve süreklileşememesi. Özünde ise düzenin saldırılarına yanıt vermenin ötesine geçilememesi.
Her gün elimizden alınan haklarımızın savunusu şüphesiz önemli bir mücadele başlığı fakat bununla yetindiğimiz durumda haklarımızı ne oranda koruyabildiğimizi ele almamız gerekiyor. Bugün ihtiyaç duyulan mücadele pratiği ise güncel mücadele başlıklarının yanında yeni bir düzenin kuruculuğu misyonunun da bu kavganın içinde somutlanması. Yani örgütlü bir sınıf hareketinin merkezinde kuruculuk fikrinin oturması gerekiyor. Haklarımızı korumak da, düzeni haklarımıza el uzatamayacak hale getirmek de sınıfa karşı sınıf yaklaşımıyla mümkün görünüyor.
Gücümüz Birliğimizden ve Dayanışmamızdan Gelir!
Memleket tablosunu çizerken herkesin aklına bir soru geliyor. “Hâlâ umut var mı?” Türkiye’de uzun zamandır hakim olan umutsuzluk hali kırılabilmiş durumda değil. Fakat düzenin tüm adımlarına, gücüne, mekanizmalarına rağmen toplumun sindirilemediği gerçeğini unutmamak gerekiyor. Düzen partilerinin sahte umutları ve düzen içi projelerin sonuç getirmemesi umutsuzluğu beslese de işçi sınıfının, kadınların ve gençliğin mücadelesi ise umudu her daim diri tutuyor.
Bugün örgütlü bir sınıf hareketinin aynı zamanda toplumun tüm kesimlerine umut olması ve mücadelenin sonuç getireceğini göstermesi gerekiyor. Çünkü bu direngen tavrın toplumun tüm alanlarına hızla nüfuz edeceğini biliyoruz. Bunun için ise işçi sınıfının birliğinin sağlanması gerekiyor. Sınıfı bölen her türlü yaklaşımla mücadele edilmeli ve emeğin mücadelesi siyasal ve toplumsal alana taşınmalıdır.
Tarihimiz şanlı direnişlerle doludur. Sınıfın birliği ve dayanışması tekrardan ayağa kaldırılmalıdır.
Sorumuza geri dönersek, bizler yalnızca memleketten umudu kesmeyenler değil, aynı zamanda memlekete umutla bakanlarız. Umudumuzu ise kendi gücümüzden ve mücadelemizden almaktayız.


