Ana SayfaMercekKapitalizmin Gölgesinde Kadın Cinayetleri: Rojin Kabaiş Davası

Kapitalizmin Gölgesinde Kadın Cinayetleri: Rojin Kabaiş Davası

Kadın cinayetleri sadece bireysel olaylar değil; toplumsal ve sınıfsal dinamiklerle şekillenen, politik bir gerçekliktir. 2025’in ilk dokuz ayında, Türkiye’de resmi verilere göre en az 290 kadın hayatını kaybetti; bunların 219’u cinayet, 71’i ise şüpheli ölüm olarak kayıtlara geçti. İktidarın “Aile Yılı” ilan ettiği 2025’te, her gün en az bir kadın yaşamını yitirdi. Bu durum, kadınların yaşam hakkını güvence altına almakta yetersiz kalan toplumsal ve politik yapının açık bir göstergesidir. Bu yazıda Rojin Kabaiş örneğine bakacağız.

Rojin Kabaiş’e Ne Oldu?

Bu gerçeklik, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi öğrencisi 21 yaşındaki Rojin Kabaiş’in ölümüyle daha net bir şekilde ortaya çıkıyor. Eylül 2024’te yurttan çıktıktan sonra kaybolan Rojin, 18 gün süren aramanın ardından Van Gölü kıyısında cansız bulundu. Ölüm sonrası yapılan ilk otopside, Rojin’in ölüm nedeni suda boğulma olarak tespit edildi. Yayınlanan ilk Adli Tıp raporunda, Rojin’in vücudunda iki farklı erkeğe ait DNA tespit edilmiş olmasına rağmen, bu örneklerin vücudun hangi bölgelerinden alındığı bir yıl boyunca açıklanmadı ve raporda vajinal bölgede DNA bulunmadığı açıklandı.

Rojin’in ölümü sonrası soruşturma sürecinde, dosyaya 16 Ekim 2024 tarihinde kısıtlama kararı getirildi. Resmi gerekçe olarak somut bir açıklama yapılmamış olmakla beraber bu kararın, gerçeklerin aileden ve kamuoyundan saklanması amacı taşıdığı su götürmez bir gerçektir.

Bugün üzerinden bir yıldan uzun bir süre geçti, bu sürede ailesinin bir yıllık mücadelesinin ardından, 10 Ekim 2025 tarihli Adli Tıp Kurumu’nun raporu açıklandı. Yayınlanan yeni rapora göre, Rojin’in bedeninde biri göğüs bölgesinde, diğeri vajinal bölgede olmak üzere iki farklı erkeğe ait DNA örneği bulundu. Bu bulgular, cinsel saldırı ihtimalini güçlendirirken, ölümün başından itibaren intihar olarak sunulmasının gerçeği yansıtmadığını ve olayın üstünün kapatılmaya çalışıldığını açıkça göstermektedir. Burada bahsedilen intihar ihtimallerinin ucu biri taraftan tutulmakla beraber sonu bulunmamaktadır. Rojin’in 8 ay önce kütüphaneden aldığı ‘Kayıp Aranıyor’ kitabı delil olarak sayılmıştır.

Rojin Kabaiş davasında ortaya çıkan ihmaller, yalnızca bir soruşturma eksikliği değil; aynı zamanda kadınların yaşam hakkını güvence altına almakta yetersiz kalan toplumsal ve politik mekanizmaları da gözler önüne sermektedir. Bir senenin sonunda açıklığa kavuşan DNA raporu süreci ileri sarmakla kalmayıp, soruşturmanın faili aramak yerine, intihar ihtimalini kuvvetlendirmek üzerine yürütüldüğünü bize göstermektedir. Bugün itibari ile üzerinden 13 ay geçmiştir ve bir yıldan uzun bir süre içerisinde soruşturmada bir şüpheli dahi bulunmuyor. Bu durum bize soruşturmanın intihar varsayımı ile yürütüldüğünü açıkça gösteriyor.

Üniversite öğrencisi Rojin Kabaiş’in ölümü bağlamıyla kadın cinayetlerini değerlendirdiğimizde, öncelikle bu olayın yalnızca bireysel olmadığını, aynı zamanda politik ve toplumsal bir mesele olduğunu görmek gerekir.

Şiddetin Kökeni: Kapitalizm

Kadın cinayetleri, sadece fail-mağdur ilişkisiyle açıklanamayacak politik ve toplumsal bir olgudur. Bugün kapitalizm koşullarında; toplumsal cinsiyet rolleri, ekonomik yapı ve sınıfsal farklılıklar, şiddetin nasıl ve kimlere yöneltildiğini belirler. Kadınların içinde bulunduğu sosyal ve ekonomik konum, hem şiddete maruz kalma risklerini hem de korunma mekanizmalarına erişimlerini doğrudan etkiler. Bu nedenle, kadın cinayetleri yalnızca bireysel bir suç değil, toplumsal yapının ve sınıfsal eşitsizliklerin bir yansımasıdır. Her bir alt metin bu noktada kadın cinayetlerinin politik olduğu sonucuna çıkmaktadır.

Kapitalizm, şiddeti toplumsal düzenin devamını sağlayan temel bir mekanizma olarak işler. Dolayısıyla şiddetin kaynağını anlamak için, önce özel mülkiyetin, sınıflı toplumların ortaya çıkışıyla şekillenen mevcut toplumsal yapıya bakmak gerekir.

Kapitalist düzenin kendisi, şiddeti üretir ve sürdürür; emekçi kadınlar ise bu sistemin yarattığı eşitsizlikler nedeniyle en kırılgan kesim olarak öne çıkar. Kadına yönelik şiddetin kökenine inmek, kısa vadeli çözümler aramakla mümkün değildir; sorunun temelinde yatan ekonomik ve sınıfsal ilişkilerin dönüştürülmesi gerekir. Bu şiddeti ortadan kaldırmanın gerçek yolu, özel mülkiyetin ve mevcut sınıflı üretim ilişkilerinin tasfiyesi ile mümkündür.

Kadın Cinayetlerinde Sistematik Cezasızlık

Yazının başında bahsettiğimiz ilk noktaya geri dönelim: Türkiye’de kadın cinayetlerinin arkasında yatan nedenler, sınıfsal eşitsizliklerle ve iktidar politikalarıyla ilişkilidir. Türkiye’de kadın cinayetlerinde uygulanan “iyi hal” ve “haksız tahrik” indirimleri yargının sistematik cezasızlığının en göz önünde örneğidir. Faillerin mahkemede pişmanlık göstermesi veya duruşmadaki tutumları gerekçe gösterilerek verilen indirimler, çoğu zaman nitelikli adam öldürme suçlarının hafifletilmesine yol açmakta ve cezanın caydırıcılığını ortadan kaldırmaktadır. Bu durum, kadınların şiddete karşı korunmasız bırakılmasının yanı sıra, failleri cesaretlendiren bir boşluk yaratmaktadır. İyi hal indirimlerinin bu şekilde uygulanması, kadın cinayetlerinin toplumsal bir sorun olarak ele alınmadığını ve yargı sisteminin ataerkil ve sınıfsal eşitsizlikleri pekiştiren bir rol oynadığını açıkça ortaya koymaktadır. Rojin Kabaiş soruşturmasında olduğu gibi, 8 ay önce kütüphaneden alınmış olan bir kitap intihar delili olarak sayılabilir. Bambaşka bir davada ise “takım elbise, gömlek” iyi hal indirimi alınmasına neden olunabilir.

Şiddeti destekleyen iktidar politikaları yalnızca yargı süreci ile sınırlı kalmamaktadır. İstanbul Sözleşmesi, kadınlara yönelik şiddeti ve aile içi şiddeti tanımlayan, şiddetin önlenmesi, mağdurların korunması ve faillerin cezalandırılması için devletlere yükümlülükler getiren uluslararası bir sözleşmedir.

Sözleşme, yalnızca hukuki çerçeve sağlamakla kalmaz, aynı zamanda toplumsal cinsiyet eşitliğini güçlendirmeye yönelik politikaların geliştirilmesini de teşvik eder. Türkiye, sözleşmeyi 2011’de imzalamış ve 2014’te yürürlüğe koymuştur; ancak 2021’de Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile sözleşmeden çekilmiştir. İstanbul Sözleşmesinden çekilinilmesinin ise iki temel nedeni bulunmaktadır. Sözleşmede yer alan “toplumsal cinsiyet” ve “cinsiyet kimliği” kavramlarının Türk toplum yapısı ile uyumlu olmadığı gerekçesi. İkincisi ve konumuzla asıl bağlantıyı kuran nokta; 6284 sayılı kanun. 6284’ün varlığı ile İstanbul Sözleşmesine ihtiyaç olmadığı gerekçe olarak sunulmuştur. İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı yasanın farkları mevcuttur fakat burada konumuzdaki asıl kritik nokta; 6284’ün uygulanmasının kadınları şiddet ve cinayetten koruduğudur. 6284 sayılı kanun, kadınları, çocukları ve aile bireylerini şiddetten korumayı amaçlayan bir yasadır. Kanun, fiziksel, psikolojik, cinsel ve ekonomik şiddeti önlemeye yönelik koruma tedbirleri, uzaklaştırma ve iletişim yasağı uygulamalarını içerir. Mağdurun başvurusu üzerine mahkeme hızlı karar alarak bu tedbirleri uygular ve öncelik olarak koruma sağlaması gerekir.

Aynı şekilde güncel olarak görüyoruz ki bugün İstanbul Sözleşmesi yürürlükten kaldırılmıştır ve 6284 sayılı yasa uygulanmamaktadır. Kadınları şiddetten, cinayetlerden koruyan yasalar birer birer tasfiye ediliyor, ya kaldırılmaya çalışılıyor ya da uygulanmıyor.

Bugün burada bahsettiğimiz her bir olgu için sayamayacağımız kadar örnek mevcuttur. Rojin Kabaiş davasındaki ihmallerden, eşini döverek öldüren faile iyi hal indirimi uygulanmasına kadar örneklerin devamını getirebiliriz. Sonuç olarak aynı noktaya dönmemiz gerekir: İstanbul Sözleşmesi, 6284 sayılı yasanın uygulanması  ve adil yargılama kritik olmakla birlikte, bu önlemler kadınların yaşam kavgasında tek başına çözüm sunamaz; kadın cinayetlerinin kökeninde yatan toplumsal ve sınıfsal yapının dönüştürülmesi, sistematik eşitsizliklerin ortadan kaldırılması gerekmektedir. Kadınların yaşam hakkını güvence altına almak için mücadele sadece yasaların uygulanmasıyla sınırlı kalmamalı, aynı zamanda eşitsizlikleri ve adaletsizlikleri üreten toplumsal ve ekonomik düzeni değiştirmeye odaklanmalıdır.

Son Eklenenler

Affetmeyecek, Unutmayacak, Helalleşmeyeceğiz!

Bu yazı Birlik ve Dayanışma Gazetesi’nin 8. sayısında yayımlanmıştır.Affetmeyecek, Unutmayacak, Helalleşmeyeceğiz!Türkiye saatiyle 04.17’de başlayan...

MESEM Gerçeği ve Çocuk İşçilik

Bu yazı Birlik ve Dayanışma Gazetesi’nin 7. sayısında yayımlanmıştır. 2026 yılına girdiğimiz şu günlerde, Türkiye’de...

Bir Evsiz ve Bir Ölüm

Bu yazı Birlik ve Dayanışma Gazetesi’nin 7. sayısında yayımlanmıştır. “Kağıthane’de gece saatlerinde yaşanan olayda, soğuktan...

Emperyalizme ve NATO’ya Karşı Mücadeleyi Yükseltelim!

Bu yazı Birlik ve Dayanışma Gazetesi’nin 7. sayısında yayımlanmıştır. Emperyalizme karşı mücadele, konu Türkiye olunca...