Bugün uzun çalışma saatleri işkolu fark etmeksizin, iş yaşamının sıradan bir parçası gibi sunulsa da, aslında emeğin sistematik olarak sömürülmesinin en görünür biçimlerinden biridir. Özellikle işçi sınıfı için zaman, yalnızca üretim araçları karşısında değil, yaşamın tamamında bir kontrol biçimi hâline gelmiştir. Sabahın erken saatlerinden gecenin geç saatlerine kadar süren mesailer, emekçilerin yalnızca bedenini, emeğini değil; düşüncesini, boş zamanını ve toplumsal varlığını da sermayeye teslim eder. Bu durum, çalışanların tercihi değil, sınıfsal konumlarının doğrudan bir sonucudur. Sermaye sınıfı, daha fazla kar etmek uğruna emekçilerin yaşamlarını parçalayarak uzayan çalışma saatlerini normalleştirecek politikalara sırtını dayar.
Bu durum, emeğin sistematik biçimde değersizleştirildiğini ve işçinin üretim dışındaki yaşam alanlarının sermaye düzeni içinde silikleştiğini gösteren derin bir sınıfsal çelişkiyi ortaya koymaktadır. Bu yazıda, uzun çalışma saatlerini doğuran sınıfsal yapıları ve emeğin bu tahakküm düzenindeki konumunu irdeleyeceğiz.
Sermayenin Kâr Hırsı
Bugünün Türkiye’sinde çalışma saatlerini incelemek amacıyla önümüze birkaç temel başlık almamız gerekirse, ilk olarak önümüze sermaye sınıfının kâr hırsını ve bu durumu destekleyen iktidar politikalarını başa yazmamız gerekir.
Uzun çalışma saatleri, işçi başına düşen üretim miktarını artırarak işverenlerin mevcut iş gücünden en yüksek verimi elde etmesini sağlar; bu sayede sermaye sınıfı, aynı sayıda çalışanla üretimi yükselterek toplam kârlarını artırmayı hedefler. Çalışma sürelerinin uzatılması karı artırmak için stratejik bir yöntemdir çünkü daha fazla üretim, sabit maliyetlerin etkin kullanılmasını sağlar ve birim maliyetleri düşürür.
Fazla mesai saatlerine karşılık mesai ücretlerinin ödenmesi denklemini yanına koyduğumuzda ise; sermaye, emeğin maliyetini düşürmek ve kârını maksimize etmek amacıyla işçileri daha uzun saatler çalıştırırken, fazla mesai ücretlerini ödememek için öncelikle denetimsizlikten yararlanır. Düşük teknolojili üretim süreçleri, sermaye maliyetlerini düşürürken, işçilerin uzun saatler boyunca fiziki ve zihinsel emek harcamasını zorunlu kılar.
Türkiye’de çalışma saatlerine yönelik kazanılmış haklar, işçi sınıfının uzun yıllar süren mücadeleleri sonucunda elde edilmiş; haftalık 45 saatlik yasal çalışma süresi, fazla mesai ücretleri ve haftalık dinlenme gibi temel haklarla anayasal olarak güvence altına alınmıştır. Ancak başka bir değerlendirmede, bu hakların uygulanmadığı, denetlenmediği ve neoliberal politikalar doğrultusunda sermaye lehine esnetildiği doğrudan açıktır.
Güncel bir örnek üzerinden değerlendirmemiz gerekirse geçtiğimiz dönemde turizm işçilerinin çalışma saatlerine bağlı düzenleme bu noktada göz önündedir ve kritik bir önem taşımaktadır.
14 Temmuz 2025’de Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren yasal değişiklikle birlikte Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan belgeli konaklama tesislerinde çalışan işçilerin haftalık dinlenme hakkı fiilen ortadan kaldırılmış; haftada bir gün dinlenme yerine, ancak 10 gün kesintisiz çalıştıktan sonra bir gün izin verileceği karar altına alınmıştır. Bu düzenleme çalışma yaşamının en temel ilkelerinden biri olan dinlenme hakkını hedef alırken, aynı zamanda devletin işveren lehine sınıf ilişkilerini yeniden kurgulama rolünü de ortaya koymaktadır. Turizm sektöründe yoğun sezon ve kâr maksimizasyonu gerekçesiyle işçinin bedeni ve zamanı, bir kez daha sermayeye rehin verilmiş; piyasa mantığına feda edilmiştir.
Bu düzenleme, sadece turizm sektöründeki emekçilere yönelik bir saldırı olmayıp, tüm işçi sınıfını hedef alan yapısal bir tehdittir. Sermaye, turizmi deneme alanı olarak kullanmakta; burada hayata geçirilen her türlü esnek çalışma biçimi, kısa sürede inşaat, sağlık, hizmet ve sanayi gibi diğer sektörlere de yayılmaktadır. Eğer bugün otel çalışanlarının dinlenme hakkı gasp ediliyorsa, yarın bu uygulamalar sağlık çalışanlarının nöbetlerine, kuryelerin teslimat sürelerine ve fabrika işçilerinin mesai haklarına da yansıyacaktır. Böylece, bu yasal değişiklik sadece belirli bir sektöre değil, tüm emekçi kesimlerine karşı yürütülen sistematik bir sınıf saldırısının bir parçası olarak görülmelidir.
Dinlenme Hakkının Gaspı
Kapitalist sistem, kârı maksimize etmenin temel aracı olarak işçinin zamanını hedef alır; bu nedenle çalışma süresinin uzatılması ve dinlenme zamanının kısıtlanması, sermayenin doğal eğilimlerinden biridir. Günde 8 saatlik iş, haftalık izin ve yıllık ücretli tatil gibi düzenlemeler, işçilerin insanca yaşama hakkının asgari koşullarını oluşturur. Bu haklar, üretim süreci içinde işçinin yalnızca bir “araç” değil, hak sahibi bir toplumsal özne olduğunu kabul ettirmenin bir sonucudur.
Dinlenme hakkı, yalnızca fizyolojik bir zorunluluk değil; emeğin sömürüye karşı koyduğu siyasal bir haktır. Dinlenme, işçinin kendisine, ailesine, topluma ve mücadeleye ayırdığı zamanı ifade eder. Bu hakkın gaspı, işçinin yalnızca üretim süreçlerine hapsedilmesi değil, onun toplumsal özne olma potansiyelinin de bastırılması anlamına gelir. Dolayısıyla çalışma saatleri ve dinlenme hakkı, sınıf mücadelesinin merkezinde yer alan, emek ile sermaye arasındaki tarihsel çatışmanın en görünür biçimlerinden biridir.
Uzun çalışma saatlerinin somut sonuçları önümüze güncel başka bir örnek çıkmaktadır; zincir marketlerde çalışan işçiler, günde 10 saati aşan yoğun mesai saatlerine ve asgari ücret seviyesindeki maaşlara mahkûm edilmiş durumdadır. Çalışanlar, neredeyse hiç dinlenmeden, uzun süre ayakta kalarak, reyon ve kasa gibi fiziksel olarak yorucu pozisyonlarda çalışmak zorunda bırakılmakta; bunun sonucunda ise yaygın biçimde bel, diz, damar ve dolaşım problemleri, baş dönmesi ve bayılmalar gibi sağlık sorunları ortaya çıkmaktadır.
Zincir marketlerde çalışan işçilerin sağlıklarını kaybetme noktasına kadar uzun çalışma saatlerine sahip olması, sermayenin işçi maliyetini kısmak adına uyguladığı sistematik politikaların doğrudan sonucudur. Yetersiz personel, fazla mesai baskısı, dinlenme hakkının fiilen ortadan kalkması ve sendikasızlaştırma en temel sorunlardır. Market çalışanlarının bayılması, yalnızca bir “sağlık vakası” değil; işçinin bedeninin sermaye karşısında nasıl yok sayıldığının yansımasıdır. Sermayenin kar hırsı ve rekabeti uğruna işçinin bedeni ve sağlığı gözden çıkarılmakta; market rafları dolarken, işçilerin tükenen hayatları görünmez kılınmaktadır.
İnsanca Yaşam: SOSYALİZM
Bugün, 2025 yılında çalışma saatlerinin uzatılması düzenlemelerini tartışıyoruz.
Ekim Devrimi’nin ardından Sovyetler Birliği, çalışma saatlerini 8 saate indirerek işçi sınıfının insanca yaşama hakkını koruma ve geliştirme konusunda öncü bir rol üstlenmişti. Günlük 8 saatlik iş saati ve sonraki yıllarda haftalık çalışma saatlerinin 40 saate düşürülmesi, sadece işçi sağlığını korumak için değil, aynı zamanda sosyalist yaşam biçiminin kültürel, sanatsal ve entelektüel gelişim imkanlarını artırmak için araçlar olarak görülmüştür. Böylece çalışma saatlerinin kısaltılması, işçinin sadece üretim sürecinde bir araç olmaktan çıkarılıp, toplumsal yaşamın öznesi hâline getirilmiştir. Devletin işçi sınıfına yönelik sorumluluğunun önemli bir göstergesidir.
Sovyetler Birliği’nde çalışma saatleri düzenlemelerinin temel amaçlarından biri ise uzun ve yorucu mesailerden kaynaklanan yorgunluk, iş kazaları ve sağlık sorunlarının azaltılmasıdır. Bu sayede, çalışma saatlerinin kısaltılması yalnızca üretim sürecinde verimliliği artıran ekonomik bir zorunluluk olarak görülmemekle beraber; aynı zamanda sosyalist sistemin yaşanabilirliğini sağlamak ve işçi refahını yükseltmek için hayati önemde bir politika haline geldi. Bu yaklaşım Sovyetler Birliğinde emeğin korunması ve işçi sınıfının özgürleşmesi bağlamında çalışma saatlerinin sınıf mücadelesindeki önemini gözler önüne seriyor ve bize bir kez daha insanca bir yaşamın ancak sosyalizm ile mümkün olduğunu hatırlatıyor.


