Türkiye’de Yangınların Anatomisi: Kapitalizm, Altyapı ve Yetersizlikler

Türkiye’nin yaz aylarında en önemli gündemi, özellikle son yıllarda daha da artan, orman yangınlarıdır. Akdeniz ikliminin getirmiş olduğu; yazların sıcak ve kurak olması aynı zamanda rüzgârların artışı, yangın için bir hayli elverişli ortamı hazırlamaktadır. Fakat bu doğal faktörlerin ötesinde yangınların kontrol edilemez boyuta gelmesindeki sebepler; kapitalizmin getirdiği sermaye ilişkilerinin doğayı ve insanı kâr mantığına tabi kılmasında aranmalıdır.

Son yıllarda orman yangınlarına en dikkat çeken sebep, elektrik iletim hatlarıdır. AKP dönemi özelleştirmeleri ile belli başlı büyük holdinglere devredilen elektrik dağıtım şirketleri, altyapı yatırımlarını uzun süredir ihmal etmektedir. Köylüler, yıllardır çürüyen direkleri, bakımsız telleri yetkililere defalarca bildirmiş ancak bakımın maliyetli olması, bu yatırımların ertelenmesine yol açmıştır. Bu nedenle kıvılcımın çıkması çoğu zaman kaçınılmaz hâle gelmektedir. İzmir Valisi Süleyman Elban’ın İzmir’deki yangınlar sonucu “Hem Çeşme hem Ödemiş hem Seferihisar hem de Foça’daki yangınımız, elektrik hatlarından kaynaklı olarak çıkmış durumda” demesi bu durumun itirafı niteliğindeydi. Akdeniz yazlarının kavurucu sıcağında, bir kıvılcım bile kilometrelerce ormanı kül etmeye yetmesi ise kesinlikle göz önünde bulundurulması gerekiyor.

Yangınların söndürülme süreci de bir başka tartışma konusudur. Türkiye’nin yangın söndürme kapasitesi, uzun yıllardır gündeme gelen bir yetersizlik sorunudur. Uçak filosunun sınırlı olması, helikopterlerin ihtiyacı karşılayamaması ve müdahalelerdeki koordinasyonsuzluk, örgütsüzlük yangınların büyümesine önemli bir etken. Bu tablo, her yaz aynı soruları gündeme getirir: “Neden gerekli hazırlıklar yapılmadı? Neden uçaklar zamanında havalanmadı?” ve “Vergilerimiz nereye gidiyor?” Aslında tüm bu soruların cevabı basittir. Yangın söndürme uçaklarına yatırım yapılmaz, çünkü bu doğrudan kâr getirmez. Buna karşılık inşaat ve turizm rantlarına sınırsız bütçe ayrılır. Yani devlet; halkın çıkarlarına değil, sermayenin ihtiyaçlarını karşılamaya odaklanmaktadır.

Yangınların ardından ortaya çıkan manzara ise toplumsal eşitsizlikleri gözler önüne sermektedir. Köylülerin evleri, zeytinlikleri ve hayvanları büyük zararlar görürken; turistik tesislerin çevresinde
daha hızlı ve örgütlü bir müdahale göze çarpar. Bu durum, devletin kaynak kullanımındaki önceliklerini somutlamaktadır. Halkın yaşadığı köyler çoğu zaman kaderine terk edilirken, rant
açısından değerli bölgeler daha fazla korunmaktadır.

Tabii bu tabloyu yalnızca “doğal afet” başlığıyla açıklamak kesinlikle mümkün değildir. Çünkü doğa,
yangının çıkışına zemin hazırlasa da onu büyük felakete dönüştüren faktör insan eliyle yapılan tercihlerdir: bakım yapılmayan elektrik direkleri, yatırım önceliği verilmeyen büyük yangın söndürme uçakları, şeffaf olmayan ranta dayalı imar politikaları. Yangınların hemen ardından gündeme gelen “yanan alanlar imara açılacak mı?” sorusu, bu tercihler zincirini daha da görünür kılmaktadır.

Türkiye’deki orman yangınları artık bir “doğa olayı” değil, toplumsal bir mesele hâline gelmiştir. Çözüm de bireysel çabalarda değil, yapısal değişimlerde aranmalıdır. Elektrik altyapısının kamulaştırılması, bakım ve onarımın piyasa kârına değil toplumsal ihtiyaca göre planlanması. Söndürme kapasitesinin güçlendirilmesi, itfaiye ekiplerine nitelikli eğitimler ve teçhizatlar, yerel halkın bilgi ve emeğinin sürece dâhil edilmesi, bu yapısal önlemlerden bazılarıdır. Aksi hâlde, her yaz
aynı sahneler tekrarlanacak; dumanın içinde kaybolan sadece ormanlar değil, aynı zamanda canlarımız olacaktır.

Paylaş :