İsrail’in, Gazze’de iki yıldır süren ve artık soykırıma dönüşen katliamı bitmek bilmiyor. Tüm dünyanın gözleri önünde gerçekleşen bu insanlık suçunu durdurmak için ABD Başkanı Donald Trump’tan medet uman dünya ülkeleri aslında Gazze soykırımının sessiz ortakları görevini görüyorlar. Batı medyasına göre, her şey 7 Ekim 2023 tarihinde Hamas ve diğer Filistinli direniş örgütlerinin düzenlediği Al Aksa Tufanı saldırısıyla başladı. Peki, gerçekten böyle mi?
El-Nakba
Filistin meselesini düşünürken Mahsus Mahal türküsünde geçen “Kolay değil derdin ucu derinde” dizesi aklıma geliyor. Gerçekten de bu meselede derdin ucu, sadece bugüne değil, on yıllar öncesine dek uzuyor.
Filistin meselesi 7 Ekim 2023’te başlamadı; kökleri, 1948’deki El-Nakba yani “Felaket Günü”ne dayanıyor. O yıl İsrail’in kurulmasıyla birlikte yüz binlerce Filistinli evlerinden edildi, göç etmek zorunda kaldı.
Ne yazık ki bu zorunlu göç ve işgal her şeyin sadece başlangıcıydı. Felaketler art arda gelmeye devam etti. 1967 Altı Gün Savaşı’nda İsrail, işgal ettiği toprakları ciddi anlamda genişletti. Mısır’dan Gazze Şeridi’ni, Ürdün’den Batı Şeria ve Doğu Kudüs’ü, Suriye’den ise Golan Tepeleri’ni aldı. Bu topraklarda yaşayan insanlar tekrar yollara dökülüp vatanlarını terk etti. İsrail devleti ve işgali bu savaş sonucunda kalıcılaştı.
İşgaller sessizlikle geçiştirilmedi. Etki tepkiyi doğurdu: Birinci İntifayla “silkinip” ayağa kalkan Filistinliler kitlesel olarak işgalcilere karşı direndi. Grevler ve boykotlarla da desteklenen direniş İsrail’e karşı ciddi bir direnç gösterdi. 1993’teki Oslo Anlaşmalarıyla bu direniş, diplomasi masasında sönümlendirildi. Filistin Kurtuluş Örgütü yöneticilerinin imzaladığı sözde “barış anlaşması” Filistin’e barış getirmedi; işgal ve sömürü kaldığı yerden artarak devam etti.
Gazze’nin Çığlığı
2023 yılına geri döndüğümüzde Filistin’de durum aşağı yukarı şöyleydi: Filistin Ulusal Yönetimi’nin kontrolü altındaki Batı Şeria, tamamen İsrail’in denetimi altındaydı ve Siyonist yerleşimciler günden güne işgali hızlandırıyordu.
Hamas’ın kontrolündeki Gazze ise yıllardır süren İsrail ablukası yüzünden “dünyanın en büyük açık hava hapishanesi” olarak nitelendiriliyordu. İşsizliğin had safhada olduğu, iki milyon Filistinlinin yaşadığı bu topraklarda halk, insanlık dışı şartlarda hayatta kalmaya çalışıyordu.
İsrail’in Mescid-i Aksa baskınları, zaten gergin olan ortamı iyice tırmandırıyordu. Aynı dönemde, bölgedeki dış politika sahnesinde ise bir tür yumuşama havası görülüyordu. BAE, Bahreyn, Fas ve Suudi Arabistan gibi Arap ülkeleri, ABD’nin yoğun diplomatik çabaları sonucunda İsrail’le normalleşme ve ilişki geliştirme görüşmelerine başlıyordu. Bu hamleler Filistin davasını diplomatik olarak da yalnızlaştırıyordu.
İşte böyle kritik ve hassas bir dönemde, Gazze’deki Filistinli direniş örgütleri ayağa kalktı. Bütün dünyaya Filistin’in hâlâ var olduğunu ve Filistinlilerin hâlâ direndiğini tekrar hatırlattı.
Bu saldırının Filistinliler açısından devam eden ve soykırıma dönüşen olumsuz sonuçlarına bakıldığında, Al Aksa Tufanı’nın İsrail’in bir komplosu olup olmadığı sorusu akıllara gelebilir. Ancak Filistin meselesine sadece 7 Ekim gününden itibaren bakmak oldukça eksik bir analize sebep olur. Al Aksa Tufanı yıllardır biriken siyasi baskıların, ekonomik ablukanın ve diplomatik tıkanmışlığın bir sonucu olarak ortaya çıktı.


